Yeni Parti Arayışları

YUSUF YAVUZYILMAZ

Yeni parti arayışları, parti kurmaları beklenen Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül ve Ali Babacan üçlüsünden Ahmet Davutoğlu’nun partisini kurmasıyla yeni bir aşamaya geldi. Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın birlikte hareket ettiği ve bu iki ismin Ahmet Davutoğlu’na sıcak bakmadıkları bilinmektedir. Ahmet Davutoğlu “Gelecek Partisi” adıyla parti kurma çalışmalarını tamamlamasına karşın, diğer isimler henüz beklemedeler.

Bir insanın siyasal partilerden birini desteklemesi kadar, görüşünü değiştirip başka bir siyasal partiyi desteklemesi de doğaldır. İslam siyaset geleneğinde farklı siyasal oluşumların fitne ve ihanet olarak değerlendirilmesine sıkça rastlanır. Saadet Partili militanlar, kendi partilerinden ayrılan Erdoğan, Gül ve arkadaşları için ihanet ve davayı terk etme gibi argümanlar kullanmış, hatta daha da ileri giderek Siyonizm’in hizmetine girdiklerini iddia etmişti. Şimdi aynı tutum Gül, Babacan ve Davutoğlu için Ak partili militanlar tarafından iddia ediliyor. Farklı siyasal tutumları içtihat alanından çıkarıp, itikat alanına taşımanın ortaya çıkardığı bir sonuçtur bu.

Aslına bakılırsa yeni siyasal arayışları tetikleyen faktör, seçmen davranışıyla ilgilidir. Yapılan anketler genel anlamda iktidar partisinde bir gerileme olduğunu, iktidar partisinden giden oyların büyük çoğunlukla MHP’ye kaydığını ya da kararsız olduğunu gösteriyor. Burada karşımıza üç sorun çıkmaktadır:

1-İktidar partisi Ak Partiden kopan oylar, benzer parametrelerle siyaset yapan ve aynı toplumsal kesime hitap eden Saadet Partisi’ne neden kaymamaktadır?

2-Ak Parti neden oy kaybetmektedir ve kaybolan oylar neden kararsız seçmen kitlesini çoğaltmaktadır?

3- Kararsız seçmen neden muhalefet partilerinden birine eğilim göstermemektedir?

Ak Parti’den çeşitli sebeplerle kopan oyların Saadet Partisi’ne gitmemesinin nedenlerinden biri Saadet Partisinin siyaset tarzına karşı olan isteksizlik, diğeri, belki de daha önemli olanı, 17 yılı aşan iktidar tecrübesinin muhafazakar dindarları dönüştürmesi ile ilgilidir. Dahası iktidar tecrübesi, İslamcıları dönüştürerek hem milliyetçiliğe hem de muhafazakarlığa yaklaştırmıştır. Böylece sivil siyaset alanında düşünce üreten İslamcılık, iktidara ve devlete eklemlenerek dönüşümcü ve itirazcı yapısını kaybetmiştir. Kuşku yok ki, bu dönüşümü sadece siyasal iktidara bağlamak hatalı olur. Süreç, İslamcıların  güç, iktidar ve servet karşınında son derece donanımsız olduklarını göstermiştir.

Ak parti’nin oy kaybının kuşkusuz sosyolojik, ekonomik ve siyasal sebepleri var.

1-Ak Parti iktidarının ilk on yılındaki değişim ve dönüşümcü kimliğini giderek kaybetmesi. Bir zamanlar mücadele ettiği merkezi elitlerin yerini alması ve onlara benzer davranmaya başlaması.

2-Ekonomik alandaki bütün yatırımlara karşın üretim ekonomisinin ihmal edilmesi.

4- Yolsuzluk iddiaları, rant kavgaları ve bürokratik atamalardaki liyakatsizlik

5- İstanbul Sözleşmesi gibi, aileyi ifsat eden toplumsal zeminle uyumsuz politikalardaki ısrar.

6- 15 Temmuz sonrası yapılan yargılamalardaki hatalar.

7- Ak Parti’nin özellikle 15 Temmuz ve Hendek kalkışması sonrası tamamen güvenlik eksenli bir siyasete dönmesi.

8- Bütün iddialara karşın Başkanlık sistemine karşı oluşan toplumsal muhalefet.

Bütün bu olumsuzluklara karşın iktidar partisinin hala birinci parti olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir. İktidar partisinin oy kaymesine karşın kaçan oyların muhalefet partilerine gitmemesi ve kararsız seçmen kitlesinin artışı yeni parti ihtiyacını gösteren bir parametre olabilir. Çünkü kararsız seçmen iktidarı da muhalefeti de yeterli görmemektedir.

Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül’ün özellikle başkanlık sistemi konusunda Erdoğan ile farklı düşündükleri biliniyor. Davutoğlu ve Gül, güçlendirilmiş parlamenter sistemden yana duruyorlar. Bu anlayış farkı Ak Partinin kurucuları arasında önemli bir mesafe yaratmıştır.

Diğer yandan Ahmet Davutoğlu’nu bekleyen en önemli tehlike Suriye politikasının mimarlarından biri olmasıdır. Bu konuda kendisine yoğun eleştiriler var. Davutoğlu, Suriye eksenli yürüttüğü politikalara yönelik eleştirilere tatmin edici cevaplar da verememektedir. Bir diğer handikap da Ak Parti tarafından ile sürülen, Ahmet Davutoğlu’nun partiye ihanet etmesi ve muhalefetin ekmeğine yağ sürme iddiasıdır.

Şimdiye kadar Ak Parti’den ayrılan siyasilerin başarısız olması da, yeni siyasal arayış içinde olanların önündeki bir diğer psikolojik faktördür. Ancak koşulların farklılaştığı gerçeğini de kabul etmek gerekir.

Yeni partilerin başarısı bir yandan kendi performanslarına, diğer yandan Ak Parti’nin performansına bağlıdır. Diğer yandan bu sistemde, iktidarın küçük oy farklarıyla seçilmesi, küçük partileri önemli bir konuma getirmiştir. Yüzde birlik bir partinin dahil olacağı ittifak seçimi kazanabilir.

Yeni parti arayışlarını zorlayan bir faktör de, siyasal partilerin merkezi, otoriter ve çoğulculuğa kapalı modelleridir. Parti içinde farklı düşüncelere sahip insanların düşüncelerini ifade etmesi kolay değildir. Bu anti demokratik işleyiş anlamında partilerin birbirlerinden çok farkı yok. Faklı düşünce üretenler dışlanmakta, hain ilan edilmekte ve partiden şu veya bu şekilde uzaklaştırılmaktadır.

Ak Parti’nin özellikle 15 Temmuz ve Hendek terörü karşısında güvenlik eksenli politikalara dönmesi, aslına bakılırsa Sünni siyasal aklın yapısıyla uyumludur. Moğol saldırısı sonrası, karşı karşıya kaldığı soruna karşı, güvenlik eksenli bir siyasal akıl geliştiren Sünni anlayış, o zamandan beri bütün devletlerin genel siyasal çerçevesini oluşturmuştur. Moğollar gibi askeri gücünden ve otoriter disiplin anlayışı dışında bir özelliği olmayan bir topluluğun İslam beldelerini tarumar etmesi yeni bir paradigma dönüşümüne yol açmıştır. Böylece güvenlik ve onu sağlayan askeri güç ön plana çıkmıştır. Maverdi ve İbn Cema’a bu sistemi meşrulaştırmıştır. Ne yazık ki, bugün Müslümanların siyasal paradigmalarını bu anlayış belirlemektedir.

Ak Parti’nin karşılaştığı kriz sonrasında devletçi ve milliyetçi refleks göstermesi, Türkiye’deki İslamcılığın sağ-milliyetçilik ve muhafazakarlıkla sürdürdüğü tarihsel birliktelik ile ilgilidir. İslamcı siyasetin karşılaştığı krizlere muhafazakar tepkiler vermeleri, bu siyasal anlayış içinde rahat hareket etmesi ile de ilgilidir.

Öyle görülüyor ki, otoriter ve güce dayalı siyaset, İslam dünyasında “Hılf’ul Fudul” ve “Medine Vesikası”nın katılımcı ve özgürlükçü sesini iyice boğmuştur. Tarihte yaşadığımız olumsuzlukları tekrar yaşamamız gerekmez. Müslümanlar mutlaka bu otoriter ve baskıcı siyaset anlayışının boğucu atmosferinden kurtulmalıdır.

Müslümanlar mutlaka adalet, özgürlük, katılımcılık ve müzakereyi temel alan bir siyaset anlayışı geliştirmelidirler. Muhammed Abid Cabiri’nin yerinde tespitiyle İslam siyaset düşüncesi, tarihsel olarak geliştirdiği “Sünni hilafet-saltanat ideolojisi” ile “Şii imamet mitolojisini” aşmalıdır.

Sivil siyasetin oluşması ve gelişmesi, farklılıklara saygı ve eleştirel düşünce geleneğinin yerleşmesine bağlıdır. Türkiye’de sivil toplumunun ve eleştirel düşüncenin önündeki en büyük engel, sivil toplum örgütlerinin devleti taklit eden bir anlayışa sahip olmasıdır. Ne yazık ki, sivil toplum kuruluşlarını işleyiş biçimleri, demokrasi ve adalet ilkelerinin uzağındadır. Bu anlamda sivil toplum örgütleri devletin ve otoriter siyasi geleneğin temsil edildiği yerlerdir. Bu nedenle, kuruluşları ve işleyiş biçimleri sivil olmayan kuruluşlardan demokratik tepkiler beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.

Kürt siyasetini bekleyen en önemli tehlike, devletin ideolojisini eleştirirken onu taklit eden ve sivil siyasetin karşısında duran bir otoriter anlayışa sahip olmasıdır.

Yorumlar

Site Yorum 0
DISQUS: 0