“Tek Tip Eğitim” Sivilleşebilir mi?

Modern devlet, hayatın her alanına müdahale temelleri üzerine inşa edilmiştir. Her şeyin kayıt altına alınması esastır. Her vatandaş vergi mükellefidir, işçi ücretinden, sanayici ve esnaf ise kazancından vergi ödemekle yükümlüdür. Anne ve baba, yeni doğan çocuğunuzu nüfusa kaydettirmek zorundadır, çocuğuna, devletin uygun göreceği bir isim verebilir. Motorlu araç kullanmak isteyenlerin, kamu kurumlarından ehliyet almaları gerekir. Çocuklar belli bir yaşa geldiğinde, devletin belirleyeceği müfredata göre eğitim alması için, (özel veya devlet) eğitim kurumlarına teslim edilir. Evlenme akdini devletin memurları kıyar, boşanmaya devletin yargıçları karar verir. Apartmanda oturanlar arasında basit uyuşmazlıklar bile devletin mahkemelerinde görülür. Hasta olanlar, devletin veya devletin ruhsat verdiği hastanelerde tedavi olur, tedavi masraflarının büyük bir bölümünü, kamu kurumlarında veya özel sektörde çalışanlar (primleriyle) karşılanır. İşyerleri devletin ruhsatı (onayı) ile açılır, iş sahipleri, devletin belirlediği kurallar çerçevesinde işçi çalıştırır. Namaz, devletin izniyle yapılan/açılan camilerde ve devletin tayin ettiği imamların arkasında kılınır. Öldüğünde, tapulu bir mezar yeri yoksa devletin belirlediği yere defnedilir. Bu örnekleri sonsuza kadar uzatmak mümkündür. Hepsinin ortak noktası, devletin aşırı müdahaleciliğidir. Bunlardan bazılarının gerekli veya faydalı olması, devletin hayatın her alanına müdahale ettiği gerçeğini değiştirmiyor.

Modern devletlerin en çok müdahale ettiği alanların başında da hiç kuşkusuz “eğitim” geliyor. Belli ideolojilerin temsilcileri olan devletler, sistemin eğitimle ayakta duracağını çok iyi bildikleri için, küçük yaşlardan itibaren çocukları eğitim kapanına alıyorlar. Kendi doğrularını çocukların bilinç altına yerleştiriyor ve bu çocuklar büyüdüklerinde sistemin taşıyıcısı haline geliyor. İdeolojisi ne olursa olsun, bütün devletler bunu yapıyor. Eskiden, kabileler, tanrıların gazabından korunmak için kendi içlerinden kurbanlar seçer, sunak taşlarına yatırır ve tanrılara kurban ederlerdi. Şimdi ise modern devletler, çocukların tamamını “kurban” olarak teslim alıyor, format atıyor, biçimlendiriyor ve modern hayata teslim ediyor. Kuşaklar arasındaki çatışmanın temelinde de bu çelişki yatıyor. Protest müziğin önemli temsilcilerinden (İngiliz) Pink Floyd grubu, 1979’da “The Wall” isimli eserinde, modern eğitim sistemine, çocukların biçimlendirilmesine isyan ediyor. Büyük beğeni kazanan bu müzik eseri, 1982 yılında başarılı bir şekilde sahneye de aktarıldı. Çocukların yuvarlak kafalarının yontularak köşeli hale getirildiği, seri üretim bandının üzerine dizilen çocukların peş peşe uçuruma yuvarlandığı sahneler hayli ilginçti. Modern eğitim sistemine Batı’dan böyle itirazlar yükselirken, Müslümanların sessizliğini trajik buluyorum. Esasen, Müslümanların önemli bir kısmı “devletçiliği” benimsediği için bu sisteme sesini çıkarmıyor. Zira devleti ele geçirdiklerinde, çocukları kendilerinin biçimlendireceğini hesap ediyor.

Modern devletler, amaçlarını, “zorunlu eğitimle” gerçekleştiriyorlar. İnsanların kimliklerinin oluşmasında eğitimin yanında (aile, çevre, egemen kültür vs.) başka unsurlar olsa da, en belirleyici faktörün eğitim olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Bütün seri üretimlerde olduğu gibi, sisteme entegre edilemeyen (biçimlendirilemeyen) kafalar “imalat hatası” olarak değerlendiriliyor. Zorunlu eğitimin standart olmadığını da belirtmek gerekir. Avrupa ülkelerinde zorunlu eğitim, çocukların eğilimlerine ve kabiliyetlerine göre çeşitlilik gösterirken,  Türkiye’de oldukça katı bir sistem uygulanmaktadır. Bunun sebebi de, “tek tip eğitim sisteminin” anayasalarla (1960, 1982) tahkim edilmesidir. Halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasasının 174.maddesi, “tek tip eğitimi anayasal teminat altına almaktadır.  “.İnkılâp kanunlarının korunması MADDE 174- Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz: 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu”[1] Anayasanın 42. maddesi, tabloyu gayet net olarak ortaya koymaktadır: “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

Tek tip eğitim, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bütün bilim, öğretim ve eğitim kurumlarını laikleştirerek Milli Eği­tim Bakanlığı’na bağlayan 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanununa dayanmaktadır.  Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1924’te TBMM’yi açış konuşmasında Türkiye’de çift yönlü (iki tür­lü) [okul-medrese] eğitimin sakıncalarına değinerek, eğitim ve öğretimin tüm anlamı ile ulusal nitelikte olacağını bildirdi. TBMM’nin 3 Mart 1924’teki toplantısında Saruhan (Manisa) mebusu Va­sıf Bey (Çınar) ve 57 arkadaşının imzası­nı taşıyan bir önerge üzerine Tevhidi Ted­risat Kanunu (öğretim birliği yasası) kabul edildi. 7 maddeden oluşan bu yasanın 1.maddesi Türkiye’deki bütün bilim ve öğ­retim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandığını, 2.maddesi Şeriye ve Evkaf vekâleti ya da özel vakıflarca yönetilen bü­tün medrese ve okulların Milli Eğitim Ba­kanlığı’na devredildiğini hükme bağladı. Yasanın 4.maddesiyle Milli Eğitim Bakan­lığı’na din uzmanları yetiştirmek amacıy­la Dar'ulfünun’da bir İlahiyat Fakültesi kur­ma ve imamlık ve hitabet gibi din hizmetlerinin görülmesini sağlamak için de ayrı okullar (İmam Hatip Okulları) açma görevi verildi. Yasada ek bir maddeyle ilkokullar­da öğretimin Türkçe yapılması da zorunlu kılındı. Böylece okul-medrese ikiliği orta­dan kaldırıldı ve medreseler kapatılmış ol­du. Yasanın devrim yasalarından olduğu 1961 Anayasası’nda belirlendi. 1982 Ana­yasası Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu koru­maya alırken, 24.maddesi ile “din ve ah­lak eğitimi ve öğretimi devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır” kuralını getir­di.

Türkiye’de böyle bir modelin (tek tip eğitimin) anayasal sistem haline getirilmesi, devlet elitleriyle halk arasındaki çatışmanın ana unsurlarından biri olmuştur. Bu sistem çocukların din eğitimine imkân vermediği için, halk İmam Hatip Okullarına yönelmiştir. İmam Hatip Okullarıyla dinini gelecek nesillere aktarmanın hesaplarını yapmıştır. Sisteme uygun din adamı yetiştirmek amacıyla kurulan bu okullar, bu amaca hizmet etmediği için “üvey evlat” muamelesi görmüştür. Devlet, tamamen vatandaşlar tarafından yaptırılan İmam Hatip Okullarının açılmasına onay vermemiş, kontenjanların artırılması taleplerine kulak tıkamıştır. 28 Şubat darbe sürecinde, meslek liselerine getirilen katsayı uygulamasının esas muhatabı da İmam Hatip Liseleridir. Katsayı uygulamasıyla, İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversite sınavlarında hak ettiği puanları yüzde 30 ila yüzde 50 arasında gasp edilerek, 14 yıl boyunca 14 milyon İmam Hatip Lisesi mezunu üniversitelere alınmamıştır. Bu kısıtlamaların hukuki ve insani dayanağının olmadığını belirtmek gerekir. Din eğitimi, uluslararası sözleşmelerle kabul edilen, anayasalarımızda da yer alan, “din ve vicdan özgürlüğünün” unsurlarından biridir. Din ve vicdan özgürlüğü, inanmayı, ibadet etmeyi (uygulamayı), öğrenmeyi/öğretmeyi (eğitimi), örgütlenmeyi, yaymayı (tebliği) kapsar. Bunlardan birine veya birkaçına yönelik kısıtlama, din ve vicdan özgürlüğünün ihlali anlamına gelmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, velilerin talepleri halinde, “devletlerin, çocuklara din eğitimi vermekle yükümlü olduğuna” dair kararlar vermektedir. Çok partili dönemin başladığı 1960 yılından bugüne dek (tam 57 yıl boyunca), tek tip eğitim, özel vakıf üniversiteleri ve özel orta öğretim kurumlarıyla esnediği halde, Müslümanların, İmam Hatip Liseleri dışında başkaca bir eğitim modeli beklenti ve taleplerinin olmaması, her şeyi devletten beklediklerini göstermektedir.

Evrensel hukuk kurulları ve insan hakları bağlamında, “din eğitimi” bütün velilerin çocuklarının hakkı olduğu halde, Türkiye’de bu haktan, sadece İmam Hatip Lisesinde ve Kur’an Kursunda okuyan çocuklar yararlanabilmiştir. Diğer liselerde okuyan çocukların din eğitimi, ailelerinin inisiyatifine bırakılmıştır. Bu boşluğu bazı STK’lar doldurmaya çalışsa da, orta öğretimde okuyan öğrenci sayısı dikkate alındığında bu hizmet devede kulak bile sayılmaz. Din eğitimi devlete bırakıldığında, siyasal iktidarların ve bürokratların takdiri önem kazanmaktadır. Bu konuda yarım asrı aşan uygulama (tecrübe) iç acıcı değildir. Din eğitimi gibi temel bir hakkı, siyasal iktidarların ve bürokratların iki dudağının arasına bırakmamak için, önce, eğitimin devlet tekelinden çıkarmak gerekir. Eğitim devlet tekelinden çıktıktan sonra yeni arayışlar ve yeni modeller söz konusu olabilir.

On beş asırlık birikiminin ürünü olan İslam medeniyetinin bize bıraktığı en önemli miraslardan biri “usta-çırak” ilişkisidir. Usta birikimlerini çırağa aktarmakta, çırak usta olduğunda birikimlerini çırağına aktarmakta, bu ilişki sürgit devam etmektedir. Usta çırak ilişkisi, sadece zenaat alanı ile sınırlı değildir. Eğitimden ekonomiye, fıkıhtan el sanatlarına varıncaya kadar toplumsal yaşamın her alanını anlamak gerekir. Mesela, bundan önceki yüzyıllarda, bugünkü gibi modern üniversiteler yoktu. Kim hangi ilmi almak istiyorsa, bu konunun uzmanına gider, icazet (ruhsat) alıncaya kadar eğitim alırdı. Dünyaca meşhur pek çok âlim “icazet sistemiyle” yetişmiştir. Bugün, icazet sisteminin geri getirilmesini (uygulanmasını) söylemiyorum ama, önceki yüzyıllarda icazet sisteminde yetişen âlimlerin bilgi düzeyi, bugünkülerin üzerindeyse, (öyle görünüyor) mevcut sistemde bir yanlışlık var demektir. Eğitimde devlet ile halkın rolünün ne olduğuna ilişkin sorunun cevabı, eğitimin rotasını da belirleyecektir. Eğitim, vatandaşların hakkı, devletin görevidir. Eğer hak halka ait ise, onun formatını belirleme hakkı ve yetkisi de halka ait olmalıdır. Halk “kendi değerlerini” çocuklarına (gelecek nesillere) özgür bir şekilde aktarma hakkına sahip olduğunda, devlet ve millet arasındaki çelişki çatışma da kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bunun için STK’lara büyük görevler düşmektedir.

Türkiye’de STK’lar yeterince güçlü olmadığı için bu güne kadar çok sayıda darbe ve darbe teşebbüsüne maruz kaldık. STK’larımız güçlü olsaydı, küresel güçler, darbeyi veya darbe teşebbüsünü akıllarından geçirebilir miydi? O kadar çok eksiğimiz var ki! STK’larımız, isteyen her velinin çocuğuna Kur’an öğretmekten aciz midir? Eskiden musiki cemiyetlerimiz vardı, şimdi yavaş yavaş kayboluyor. Bu kuruluşlar sadece enstrüman kullanmayı değil, nezaheti/nezaketi, gelecek kuşaklara taşımaya aracılık ediyordu. Geleneksel değerlerimiz kaybolduğu için çocuklarımız, tren şakırtılarını çağrıştıran müzikleri dinliyor, onlardan hoşlanıyor. Tezhip ve hat eğitimlerini de, salt el becerisi eğitimine bağlamak yanlış olur. Bazı belediyeler bu tür kurslar düzenliyor, bunları takdir ediyoruz. Ama bu işleri STK’larımızın üstlenmesi gerekmez mi? Bugün yaşadıklarımıza baktığımızda, yakın tarihte yaşadıklarımızın tekrarından ibaret olduğunu görüyoruz. Aynı delikten ikinci kez, beşinci kez geçmememiz için, kaç tane STK’mız, yakın tarih okuması yapıyor? Bizlere uyarılarda bulunuyor? Tarihçilerimize haksızlık yapmayalım, aynı soruyu, hukuk, tıp, mimarlık vs. alanında faaliyet gösteren diğer STK’larımıza da sorabiliriz. Bugün, “küresel sistemin büyük bir bataklık olduğunu” söylüyoruz. Eğer yanlış şeyler yapılıyorsa, bunları tespit edip, “önerimizin” olması, bunu da, STK’larımız eliyle yapmamız gerekmez mi? Evet, büyük bir travma geçirdik, yapmak istedik, yapamadık, yaptırmadılar. Geçmişe takılmayalım, bugüne bakalım. Geçmişte büyük medeniyetimizi, “sivil unsurlar” inşa etmişti. Büyük bir imparatorluk yıkıldı, oldukça uzun bir “fetret dönemi” geçirdik. Değişimler dönüşümler yaşadık. Acılarımız oldu, tecrübelerimiz oldu. Bu büyük medeniyeti, STK’lar eliyle yeniden inşa etmemizin “tam zamanı” değil mi?


[1] Aynı maddenin devamında, (anayasayla koruma altına alınan) diğer devrim yasaları sayılmaktadır: 2. 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanun; 3. 30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun; 4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâh esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü; 5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun; 6. 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun; 7. 26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi lâkap ve unvanların kaldırıldığına Dair Kanun; 8. 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun


  • Sayı: 165
  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :