Spor’ un Metafiziği

Modern İngilizcedeki spor kelimesi, eski ingilizce de “eğlenceli vakit geçirme faaliyeti” anlamına gelen disporter kelimesinden gelir ve onun kökeni de “uzaklara taşımak” anlamına gelen Latince desporte kelimesidir. Kelime, içeriği ile birlikte öylesine şöhret bulmuştur ki, dünyadaki neredeyse tüm dillere olduğu gibi girmiştir. Bu bağlamda spor kelimesinin anlamı ve işlevi şudur: Anlık olarak kişiyi hayatın sıkıcılığından kurtaran eğlenceli faaliyet. İçinde her ne kadar eğlenceye yakınlaştırma ve sıkıcılıktan uzaklaştırma duygularını barındırıyorsa da, sonuçta spor terimi, her kültürde ve dönemde, bir takım kurallar içeren ve aynı zamanda rekabet veya yarışma kapsamlı bir fiziksel aktiviteye işaret etmiştir. En geniş anlamıyla spor, jogging (idman amaçlı yavaş koşma) gibi türü kural ve rekabet unsuru taşımayanlar hariç olmak üzere, ölümcül ciddiyet taşıyanlar (araba-motor yarışları ya da dövüş sporları), aslen birer sanat unsuru olanlar (okçuluk), takım halinde yapılanlar (futbol vb.) ve hatta fiziksel bile olmayanları (bunun tek örneği satrançtır) kapsamaktadır.

Halen devam etmekte olan spor dalları olmakla birlikte yitip gidenleri de, değişerek bugüne gelenleri de bulunmaktadır. Bilinen ve halen günümüze kadar ulaşmış en eski spor dalı olan güreş, M.Ö. 4000’lerde yaşamış Sümerlere kadar dayanmaktadır. M.Ö. 3700 tarihli bir Akad tableti ve M.Ö. 2000 yılına ait bir hiyerogfil yazısından anlaşıldığı üzere, güreşin incelikleri ve manevraları dahi çok eskiden belirlenmiştir ki, bu buluntular, bir spor dalı hakkındaki yazılı temel teknikler açısından oldukça önemlidir. Güreşten aynı şekilde Gılgamış destanında da rastlanmaktadır. Bunun yanında Yunan pankrationu, Helenik sopa savaşı, Roma gladyatör oyunları, Ortaçağ şövalye savaşları gibi oyunlar kaybolmuş durumdalar. Polo, eski Japon top oyunu kemari ve bugün Amerikan futbolu olarak bilinen oyunlar da, değiştirilmiş ve seküler halleriyle yaşamaya devam ediyorlar.

Gerçekte tüm tarih, arkeoloji, antropoloji ve edebiyat disiplinleri, hangi dönemde ve bölgede gerçekleşirse gerçekleşmiş olsun, eski dünyada, kadim geleneklerde, sporun dinsel kökenleri olduğunda, hatta biraz daha ileri giderek, sporun tamamen dinsel nedenlerle yapıldığı konusunda hemfikirdir. En ünlü antik dinsel gelenek olarak bilinen ve M.Ö. 776 yılında başladığı varsayılan Olimpiyat Oyunları, ismiyle müsemma olarak dinsel nedenlere dayandırılmıştır. İsmiyle müsemma diyoruz, zira Olimpiyat kelimesi, Yunan tanrılarının yeri olan Olympos dağına bir özentiden kaynaklanmaktadır ki, bu oyunlar tanrılar tanrısı Zeus’a, bunun yanında tanrı Apollon’a adanmıştır. Böylece spor, kazanılacak faaliyetlerin armağanı olarak, onların doğalarını ve özelliklerini betimleyen tanrılara adanmış, yarışmanın bizzat kendisi tanrıyla birlikte tanımlanmış, biçimi ve içeriği ile dinsel işaretler içeren bir disiplinin kusursuz başarısına dönüşmüştür. Eski Mısırlılarda da o kadar görkemli olmasa da, olimpiyatların formuna yakın kutsal atletik oyunlar da mevcuttu.

Bu bakış açısı ve uygulama biçimi, her konuda dinin hayatın her alanını kapsadığına işaret eder. Sanat da böyledir ki zaten modern bir kelime olan ve Latincedeki artem sözcüğünden türeyen art/sanat kelimesinin yerine antik yunan uygarlığı, tekne adını vermekteydi. Bu kelimenin anlam dağarcığında içine sadece bugünkü gibi güzel sanatlar dairesi içine alınan belli başlı sanat uygulamalarını değil, çömlek yapıcılığı gibi el becerilerinden tutun, güzel konuşma ve beden geliştirmeye kadar her alandaki maharet biçimi de girmekteydi. Bu meyanda spor, ilk uygulama anlayışından kaynaklanır şekilde, bir sanat olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya görüşü ve yaşam biçimi anlamında en geniş haliyle alınan din algısı dolayısıyla da, her olay ve olgu, her düşünce ve uygulama, dini bir vecibeydi ve din dairesi içinde gerçekleşmekteydi. Dolayısıyla ister pagan ister sahih din anlayışı ve uygulayışı çerçevesinde spor, kendi din ve tanrı algısı çerçevesinde hayat bulmuştur. Elbette ki pagan düşünüş ya da sahih bir dinin deformasyona uğraması sebebiyle insan ve toplum anlayışı ile buna bağlı olarak gelişen yaşam biçimi, insanı açmazlara ve çıkmazlara iletir. Zira dünyayı Cennet’e, insanı Tanrı’ya “bağlamak” anlamını barındıran din kelimesi, vahyedilmiş ahlaki öğretiler bütünlüğüne işaret eder. Buna göre amacı ve hedefi, tüm insanlığın nefsini arındırmaktır. Ancak din kelimesinin içeriğinde bulunan bağlam ve ilişki biçimini tenzihi rütbeden/aşkın olandan tamamen kopartılınca ortaya çıkan sadece kurallar yığınını betimleyen bir sistem kalır. Spor da aynı şekilde hayatın diğer alanlarında dinden uzaklaştırılınca ya da tahrif bir din anlayışıyla hareket edilince gösteri fenomenine ve üretilen/yapay bir güzelliğe dönüştürülmüştür. Sanatın sanat için yapılması gibi sporun da sadece spor için uygulanması, sanki gölgelerin kendilerini şekillendirecek bir şeye ihtiyaç duymadıklarını ya da hayatın sonsuz bir şaka ve kontrolsüzlük olup aynı zamanda anlamlı olduğunu düşünmeye benzer. Bu meyanda spor, kendi ereğini bulmuş gibi görünür. Bu “ototelik” (kendi gayesini ve hedefini kendisi yaratma) algılanış, sporu geliştiriyormuş ve ona bağımsız bir statü kazandırıyormuş gibi görünmesine rağmen potansiyel olarak yoksullaştırır, dahası içini boşaltır. Böylelikle sporcular kasları güçlendirilmiş birer “insan-hayvanlar” a dönüşür. Bedene atfedilen bu yaklaşım şekli ve bu yolla elde edilmek istenen kusursuzluk arzusu, beraberinde sadece bedeni ve fiziksel duyuları putlaştırmayı getirir. Gerek dinsel bir algı içinde olsa da sonuçta pagan zihniyetine mensup olan Yunan ve Roma dünya görüşü ile yaşam biçimi, sanatında olduğu üzere, beden ve biçim kültü oluşturur. Kültür kelimesinin kökeninde kült kelimesinin olduğu hatırlanırsa, işte Batı kültürünün önce pagan sonra seküler bir tarzda gerçekte bir kült inşa ettiği ve dine karşı bu kültü konuşlandırdığı daha iyi fark edilecektir. Bu bağlamdaki spor saplantısı, seks saplantısının hem belirtisi hem nedenidir. Özünde teşhircilik bulunan bu yaklaşım, güç ve dayanıklılık yerine, görüntü ve büyüklüğü esas haline getirmiştir. Profesyonel spor anlayışı ile sporcular birer kahraman figürüne dönüşürken, diğer taraftan büyük bir endüstrinin doğmasına yol açmaktadır. Ticarete olanak tanıyan spordaki profesyonellik ahlaki amacın yoksunluğu ile birleştiğinde, kendi ikonlarını yaratabilmektedir. Nihayetinde para ve prestij, geçerli iki akçe haline dönüşmüştür. Tüm bu anlayış ve yaşayışın kökeninde ruh-beden algısına ait yaklaşımlar bulunmaktadır; farklılıklar da buna göre şekillenmektedir.

Ruh-beden ilişkisi

Kadim geleneklerde parçalı bir anlayış biçimi yoktur. Her şey birlik ve bütünlük içindedir, bu yüzden de iletişim ve etkileşim halindedir. Dilsel açıdan zaman zaman kullanılan ayrımsal ifadelerin ontik (varoluşsal) bir karşılığı yoktur. Onlar sadece bir meramı ifade etmek için ayrılan zihinsel kategorilerdir. Bunun en belirgin örneği ve belki de ayrışım yapıldığında en karmaşık hal alan biçimi, ruh-beden ilişkisidir. Her şeyi birlik ve bütünlük içerisinde alan anlayışlar için ruh ve beden kelimeleri, sonuçta bir yapıyı farklı yönlerden dillendiren ve fakat aslında aynı şeye işaret eden iki ayrı kelimedir. Ruh bedenden, beden ruhtan ayrı olarak telakki edilmez ve isimlendirilmez. Ancak antik yunan düşüncesi, birçok meselede olduğu gibi, yine kadim gelenekten kopmuş ve ruh ile bedeni ayrıştırmıştır. Belki bu ayrım ilk dönemlerde çok belirgin değildi; ancak özellikle Descartes ile birlikte bu yapı çok kesin bir biçimde, beden lehine ayrıştırıldı. Beden, antik yunandan beridir kutsanan bir şeydir. Sporun bedenle ilgisi de bundandır. Spor yaparak, aslında beden güçlendirilir, dahası güzelleştirilir. Bu anlayış, hazcılık ile yakından ilgilidir. Nitekim sporcuların birer kahramana ve örnek gösterilen bir fenomene dönüştürülmesi de bundandır. Ruh için daha çok sanat dalları, özellikle de müzik önerilmiştir. Dolayısıyla ayrımlaşma başlamış, her bir şey için vasıtalar hazırlanmıştır.

Ruh beden ayrımını ruh lehine ayrıştıranlar da olmuştur elbette. Ancak bu tarz yaklaşım ya kadim gelenekleri ruh lehine ayrıştırdığı ve bedeni kötümsediğini sanan yanlış bir yaklaşımdan doğmuştur ya da bedenin bu denli kutsanması sonucunda ruhun eksik kaldığını ve dolayısıyla Tanrıdan uzaklaşıldığı kaygısıyla sonraları ortaya çıkan Hıristiyan felsefesinden kaynaklanmaktadır. Maalesef bu yanlış anlama ve kaygılı yaklaşımlar, Müslüman zihin dünyasında da revaç bulmuştur. Ayrımı ruhun lehine yapanlar ve bedeni küçümseyen (kimilerince kötümseyen) anlayışlar, bedeni kafes gibi görmüş ve bu kafesi rahatlatma rolünü de ruha vermiştir. Antik Yunan’daki bedeni ölümsüzleştirme projesi, kadim dünyadan geldiği sanılan ama aslında hiç alakası olmayan, ruhun ölümsüzlüğüne evirilmiştir. Haliyle ruhun güçlenmesi ve güzelleşmesi için ibadet etmekten/ritüller gerçekleştirmekten başkası kalmamıştır. Bu yaklaşım biçiminin en katı taraftarları putlaştırarak tanrıya eş koşma ve vakit geçirerek tanrıdan uzaklaştırma korku ve kaygısıyla tüm sanat ve spor dallarını yasaklarken; daha naif (belki de liberal) olanları bu disiplinler arasındaki bazı dallarına izin vermişlerdir. Mesela sanatta musikiye, o da sadece savaş için kös kullanma ve cenge iştirak ettirme anlamında; sporda da atıcılık ve binicilikte, savaşta ayakta kalma ve kazanma amacındadır. Dikkat edilirse buradan spor ile savaş/cihad arasında çok yakın bir ilişkinin kurulduğu görülür. Zira savaş ancak kutsal bir dava uğruna yapılırsa anlamlı ve haklı olunduğu için, bunu teşvik eden bu tür unsurlar da mubah, hatta neredeyse farz kapsamına alınmıştır.

Ruh ve bedenle ilgili bu ayrımcı yaklaşım, hangisinin lehine ve ne amaçla olursa olsun, sakat bir ayrıştırmadır. Beraberinde birçok sorunu getirmiştir. Bu ayrıştırma biçimi, hayatı, varlığı, insanı parçalar ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Halbuki bir ve bütün şeklinde yaklaşım, ruh denilen isimlendirmenin aslında bedenden farklı olmadığını, bu farklı gibi görünen kelimelerin tamamen zihinsel olduğu ve sadece pratik bir amaçtan dolayı yapılageldiğini gösterir. Bedene yapılan her yatırım, ruha da yapılmış demektir zaten; ya da tersi. Bu yüzden de biri diğerinden ayrıştırılamaz ve biri diğeri için feda edilemez. İnsan nasıl bölünebilir ve ayrıştırılabilir ki, bir tarafına ruh, başka bir tarafına da beden denilsin? İnsan ruhu, bedeninin her yerindedir. Bu açıdan ayak parmaklarının en küçüğündeki küçücük bir sancı bile bedenin her tarafınca hissedilir. Tersinden bir ifadeyle de, insan bedeni başlı başına bir ruhtur. Aksi takdirde beden denilen cisim, sadece heykel parçasına dönüşür.

Belki üzerinde uzunca durulması gereken bu konuyu şimdilik burada noktalayalım. Buradan hemen savaş/cihad konusunun sporla ilişkisine geçersek, bizim geleneğimizde çokça bilinen, kimilerince hadisi şerif olarak telakki edilen, ancak her kim tarafından söylenmişse de, güzel bir anlamı ve aktif bir amacı olan küçük cihad-büyük cihad ayrımına yönelebiliriz. Burada açılmak istenilen taraf, yeni bir ayrıştırma değil elbet. Ruh-beden meselesinde bahsettiğimiz gibi bu tür ayrımlar ontik değerlendirilmediği müddetçe, fayda mülahaza edebilir. Buna göre eğer bir savaş nedeniyle spor anlamlandırılıyor ve mubah kılınıyorsa, insan her dem cihad halindedir; başta nefsiyle. Sanat ve spor, asli olarak Tanrı’dan uzaklaştırmayı gerektirmez ki yasaklansın ya da kerih görülsün. Elbette sanat ve spor adına bu tür sapmalar vardır; kaçınmayı gerektirir. Zira bunlar sakatlanmayı beraberinde getirir. Asıl sakatlanma, sporda meydana gelen aksilikler değil, bunlar vasıtasıyla zihnin dumura uğramasıdır. Buradan bakıldığında spor, tıpkı sanat gibi, Allah’tan uzaklaştırmaz, bilakis yakınlaştırır. Zira bunlar özü itibarıyla zaten kutsaldır. Değilse, o ne spordur ne de sanat…

Bu da demektir ki spor, çocuklukla olgunluk, oyun ile disiplin arasında bir köprü olduğu için, en organize biçimlerinde dahi insana ve tabiata özgüdür. Bu anlamda geleneksel bir toplumda gerekli olan her faaliyet, aynı zamanda bir yol olabilir. Böylesi bir toplumda ise ne düalist bir yaklaşım olabilir ne de profan bir algı.  

Nitekim Doğu savaş sanatları olarak bilinen Kung-Fu, Tae-Kwan-Do, Tai Chi, Karate, Kendo ve hatta belki de Judo ile sonraları ortaya çıkan Aikido’nun izlerini sürdüğümüzde Bodhidharma’nın Shaolin Tapınağı ve Zen Budist rahiplerine ulaşırız. Özellikle de kurucu babalardan olan Bodhiddharma, Çin’e M.S. 520 yılında ilk defa ulaşan Hintli bir Budist rahiptir. Bu şahıs, savaş sanatları kavramının gerçek temsilcisidir. Hayvan ve böceklerin saldırı teknikleri ile doğanın gücü üzerinde çalışıp, tüm bunları özel bir nefes alma tekniğiyle (yoga) birleştiren Bodhidharma, silahsız dövüş ve zihinsel konsantrasyonun efsanevi sistemi için bir temel yaratmıştır. Burada yatan amaca ve tekniğe dikkat edilirse, ruh-beden birlikteliği ve bütünlüğünün, üstelik insan-tabiat birlik ve bütünlüğüne kadar ileri derecede bir algılama ve uygulama örneği olduğu fark edilecektir. Gerçekten de Zen Budistler, kendini koruma yolunun ilkin kendini mükemmelleştirme yolundan geçtiğini açıkça ifade ederler. Bu ise tabiatla bütünleşmenin yanında, insanı bir bütün olarak görüp öyle hareket etme esasına dayanır. Gündelik hayatlarında spor ve sanat/zanaatı hedefledikleri ve yerine getirdikleri için klasik Budist anlayışından zen algısıyla ayrışan bu Budistler, hem geleneksel öğretiye yeni bir çehre katmış hem de hayatı karşılama açısından çığır açmıştır. Dhyana olarak da bilinen Zen Budizm, tüm kadim öğretiler gibi, tümüyle kuramsal olmayan, varlığın sınırsız sahası gibi salt rasyonel yolla kavranamayacak bir bilinç düzeyi sağlar. Öyle ki bu tutum okçuluk sanatından tiyatro sanatına, çay merasiminden çiçek düzenlemesine kadar her alanda geçerli ve gereklidir.      

Ruh-beden birliği ve bütünlüğünü, aynı şekilde küçük cihad-büyük cihad anlam ve birlikteliğini en güzel ve anlamlı bir biçimde çok önemli bir örnek olan ve Resulullah’ın da öğretilmesi konusunda salık verdiği okçuluk üzerinden bulabiliriz.

Kadim bir öğreti olarak okçuluk

Her şeyden önce bilinmesi gereken şudur: Okçuluk sanatıyla az veya çok bedensel alıştırmalarla kontrol edilebilecek bir sporcunun kabiliyeti kastedilmez. Kökeni manevi alıştırmalara uğraşmaya ve manevi bir amaca dayanan bir kabiliyet kastedilir. Buna göre okçuluk, okçunun kendisiyle mücadele ettiği ölçüde hayatın ve ölümün temel maddesidir. Öfke ve sevgi, gerilim ve rahatlama gibi tüm çelişikleri içinde ahenkli bir şekilde barındırır. Okçu, sadece karşısındaki hedefi/kişiyi değil, kendisini de hedefler. Böylece aynı zamanda hem amaçlayan hem amacın bizzat kendisi, hem hedefleyen hem de hedefin bizzat kendisine dönüşür. Ok ve yay, onlarsız da gerçekleşebilecek bir şeylere sadece vesiledir. Yayı çekme anı, kendini serbest kılma, kararlı bir şekilde kendini ve kendinde olan her şeyi arkada bırakma, sadece o amaçsız gerilim kalacak şekilde kalma anlamlarını taşır.

Okçuluğun bu meyanda ele aldığımız sembolizmi Zen Budizmi’ne has değildir sadece. Bundan çok öncelere dayanan Eski Mısır, Irak, Yunanistan ve Özellikle de Hindistan’da da bu sembolizm iyi bilinir ve pratiği işlenir. Fazlaca bilinmeyen tecrübe ise Müslüman dünyadaki, özellikle Müslüman Türklerdeki zengin okçuluk geleneği ve pratiğidir.

Türk-İslam geleneğinde yay Allah’ı temsil eder; haliyle ok da kulu/insanı betimler. Bu açıdan ilk yayın Cebrail tarafından Hz. Âdem’e, mahsullerini kuşlardan korumak üzere verildiği; yine sonraları karmaşık okun kendisine verildiği ilk kişi, öyle ki oğlu İsmail (as) ile birlikte İbrahim (as) övülmüş okçular olarak söylencelerde zikredilmiştir. Bu anlatıların kökeninde elbette Türklerin atıcılık ve binicilik konusundaki maharetlerinin, İslam’la tanışmadan sonra Resulullah’ın bu konudaki tavsiyeleriyle birleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Şurası kesindir ki, sahabeler arasındaki Sa’d b. Ebi Vakkas’ın okçuluğu meşhurdur ve Resulullah’ın ona olan övgüsü bilinmektedir.

Müslüman Türkler de yayın Allah’ı temsil ettiğini, dolayısıyla da okun kula izafe edildiğini biraz önce aktarmıştık. Buradan devam edersek çok ince noktalara ulaşırız. Yay kelimesi Türkçe’ de yay-mak, yay-la, yay-gı gibi eylem ve nesne ismi olarak karşımıza çıkarken, yaz-mak fiiliyle de çok yakın bir bağlantısı, hatta kök birlikteliği vardır. Türkçe eklemeli bir dil olduğu kadar ses değişmeli de bir dildir. Yay kelimesinin sonundaki “y” harfi, ses benzerliği dolayısıyla “z” harfine dönüşebilmekte ve o haliyle yeni kelimeler türetilebilmektedir. Bu da bize daha zengin çağrışımlar yapan anlam haritasını oluşturur. Yay kelimesinin yaz kelimesi ile aynı kökten olması ve yayın Allah’ı temsil etmesi, aynı şekilde yazma fiilinin asıl sahibinin Allah olduğuna da apaçık bir işarettir. Buradan hemen yay ile bitişik nizam olarak düşünülen ve ondan asla ayırt edilemeyen ok kelimesine geçtiğimizde ok kelimesinden oku-mak fiilinin türetildiğini anlayabiliriz. Allah’ın “yay” ı temsil etmesi hasebiyle asıl “yazar” olmasına paralel bir şekilde, kul da “ok” u temsil ederek okuyucu rolünü peşinen üstlenmiş olur. Bu ifadelerimiz, kader anlamına gelen yazgı (ya da daha açık şekliyle alın yazısı) kelimesinin içerdiği anlam ve aidiyeti düşünüldüğünde daha iyi anlaşılacak ve kabul görecektir. Kaderi belirleyen, kalemi elinde tutan Allah’tır. Kul ise onu sadece okur. Bu bağlamda okumak fiili, ok atmak (ok-lamak) fiili gibi yayla birlikte ve yay içinde olmayı çağrıştırdığı gibi, hedefe doğru yönelme ve isabet ettirme amacını da taşır.

Buradan hareketle okçuluk sembolizmi için serdettiğimiz kadim geleneklere ait yukardaki ifadelere zeyl (ya da şerh) olarak denilebilir ki, okçuluk doğası itibarıyla kendinde akıl yürütmenin ve manevi nüfuzun işaret taşlarını uhdesinde taşır ve böylelikle potansiyel olarak bunları harekete geçirir.           


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :