Ortak Bir “Adalet Tasavvuru” Mümkün mü?

Adalet, yeryüzündeki bütün insanların ve toplumun bütün kesimlerinin üzerinde ittifak ettiği en önemli değerlerden biridir. Bu değer üzerindeki konsensüs, içeriği söz konusu olduğunda ayrışmaktadır. Adalet denildiğinde, herkes başka bir şeyi, Mevlana Şems’i, Ferhat Şirin’i, Mecnun Leyla’yı vs. anlamaktadır. Adaletle ilgili kafa karışıklığını anlatan en güzel hikâye ünlü Fransız yazar Samuel Beckett’in Godot’u Beklerken[1] isimli tiyatro oyunudur.  Oyundaki Godot, günümüzdeki adalet beklentisiyle birebir örtüşmektedir. Bu kitabın, yazarından daha fazla şöhrete kavuşmasının sebebi, Godot’un, herkesin hayal âlemindeki birini temsil etmesidir. Bu tiyatro oyununda herkes birbirine “Godot’un gelip gelmediğini” sormakta, kim olduğunu bilmediği Godot’u (bir kurtarıcıyı) beklemektedir. İnsanların adalet beklentisini Godot’a benzetmek yanlış olmaz. İnsanların çoğu, ekonomide, siyasette, sağlıkta, eğitimde, vs. yaşadığımız sorunların tamamını, adaletin olmamasında görmekte, adalet gelmediği takdirde bu sorunların devam edeceğine inanmaktadır. Adalet bu kadar önemli olduğuna göre, adaletin içeriğini, ne olduğunu tartışmamız gerekir.

Adaletin ne olduğunu anlamak için, hak, özgürlük ve adalet kavramlarını birlikte ele almak gerekir. Hak, insana özgü bir kavram olarak tanımlansa da, evrendeki bütün varlıkların (mahlûkatın) diğer varlıklara karşı koruma altındakilerin tamamı olarak anlamak gerekir. Yakın tarihe kadar sadece insanlar için kabul edilen hak kavramı, “hayvanları” (hayvan haklarını) ve “cansız varlıkları” (çevre hakkını) da ifade etmeye başlamıştır. Ancak bu iki hak (hayvan hakları/ çevre hakkı) oldukça yeni olup, gelişme sürecindedir. İnsan hakları, daha kapsamlı bir koruma altındadır. Yaşam hakkı, şeref hakkı, mülkiyet hakkı, seçme ve seçilme hakkı, seyahat hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı, iletişim hakkı, binlerce insan hakkından en çok bilinenleridir. Hakların tamamını saymak mümkün değildir. Gelişen teknoloji, (basın hakkı, iletişim hakkı, gibi) yeni haklar ortaya çıkarmaktadır. Hukuk, hakların yasalarla formüle edilmiş görünümleridir. Özgürlük, herhangi bir hakkın uygulamaya konulmasıdır. Hakkın varlığı elbette önemlidir, ancak uygulanabildiği takdirde anlamlıdır. Bu açıdan bakıldığında, hak ve özgürlük bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bir anlam ifade etmesi için, her ikisinin de birlikte mevcut olması gerekir. Yaşama geçirilemeyen bir hakkın varlığı ile yokluğu eşdeğerdedir. Yolun olmadığı bir köyde seyahat hakkının, okulun olmadığı bir yerde eğitim hakkının, işin olmadığı bir yerde çalışma hakkının, varlığından söz edilemez. Her hak, özgürlükle birlikte talep edilmelidir. Adalet, herhangi bir hakkın önündeki engellerin kaldırılması, bertaraf edilmesidir. Adalet talebinin mutlaka bir hakka dayanması gerekir. Eğer hak yoksa adalet talebinin de dayanağı olmaz. Özetle, hak, özgürlük ve adalet bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır.

Toplumun bütün kesimleri, haklar konusunda mutabık olursa, “ortak bir adalet” idealinde buluşabilir. Hakların ortak özelliği, evrensel, doğuştan, devredilmez, vazgeçilmez ve dokunulmaz olmasıdır. Teknolojideki gelişmeler, insanların yaşamını kolaylaştırırken, hak ve özgürlükleri de tehdit etmektedir. Eskiden doğal yollarla (sesle, posta güvercinleriyle, davullarla) gerçekleştirilen iletişim hakkı, telefonla, telsizle, radyo ve televizyon dalgalarıyla çeşitlilik kazanırken, bu araçlar özel hayatın gizliliğini ortadan kaldırmaktadır. Sürekli gelişen ve artan görüntü ve ses kayıt cihazları, bu tehdidin boyutlarını daha ileri aşamalara taşımaktadır.

Hakların evrenselliği, hakların rölatif (değişken) olmadığını, zaman ve mekân ayırımı olmaksızın, daima aynı olduğu anlamına gelmektedir. Nasıl ki, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’ in çocuklarından birinin (Kabil’in) diğerini Habil’i) öldürmesi “yaşam hakkının” ihlali ise bugün de yaşam hakkının ihlalidir. Mülkiyet hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, seyahat hakkı başta olmak üzere, bütün haklar insanlık tarihi kadar eskidir.

Hakların değişmezliği, insanların haklarının korunması açısından en önemli güvencedir. Eğer haklar, kişiden kişiye, toplumdan topluma veya zamana göre değişseydi, hukuki güvenliğin yerini keyfilik, düzenin yerini anarşi alırdı. İnsanlar, hakların evrenselliği nedeniyle, dünyanın her yerinde, aynı talepleri dile getiriyorlar. Yaşam hakkının ihlaline, yurtlarından sürülmeye (başka ülkelere göçe zorlanmaya), insanlık aleyhine işlenen suçlara, adil yargılama hakkının ihlaline, haksız tutuklamaya, haksız gözaltına, her türlü işkenceye, seyahat hakkı ihlaline, vs. karşı ortak bir dil geliştirebiliyorlar. Haklar, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed(sav)’e ve hatta bugüne kadar aynıdır. Dünyadaki hukuk sistemleri, aynı kaynaktan(vahiyden) beslendiği için birbiri arasındaki aşırı benzerlikler bulunmaktadır. Allah, her kavime peygamber göndermiş, hepsine de aynı ilkeler ve aynı esasları göndermiştir. Gönderilen peygamberlerin hepsi, insanlara, ‘aynı mesajı’ iletmişler,  heva ve heveslerini ilah edinmemeye, başkalarını Rab edinmemeye, Allah’a şirk koşmamaya, sadece Allaha kulluk etmeye, “fıtrata” (fabrika ayarlarına) dönmeye davet etmişlerdir. Bugün, dünya nüfusunun kahir ekseriyeti dine, yarıdan fazlası[2] da “Allah’a, Peygamberlerine ve bu Peygamberlere gönderilen kutsal kitaplara” inanmaktadır. Ancak bu kavimler, zamanla kendilerine indirilen vahiyden sapmışlar, hatta kendilerine gönderilen kutsal kitapları bile değiştirmişlerdir. Sadece son Peygamber Hz. Muhammed(sav)’e indirilen Kur’an’ı Kerim, tek bir harfi dahi değiştirilmeden bugünlere kadar ulaşmıştır. Tevrat ve İncil’in tahrif edilmesine rağmen, bu dinlerin hak anlayışları arasındaki benzerlik, hakkın kaynağının aynı olduğunu göstermektedir. Bu dinlerin kutsal kitaplarında, “bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağı, hırsızlık yapılmaması, zina edilmemesi, başkalarının malına el konulmaması, (özetle) kul hakkına tecavüz edilmemesi” (Tevrat, Çıkış, Bab 20’deki on emirden son beşinde), “Babana ve anana hürmet edeceksin, öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, komşuna karşı yalan şahitlik yapmayacaksın, komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına yahut kölesine yahut cariyesine yahut öküzüne yahut eşeğine yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin.” tavsiyeleri, bütün peygamberlere aynı esasların gönderildiğini kanıtlamaktadır. Dinlerin yasa koyucuları etkilemesi, hukuk normlarını birbirine yaklaştırmaktadır.

Hakların kaynağı aynı (vahiy) olduğu halde, kişiden kişiye, toplumdan topluma veya zamana göre farklı yorumlanmıştır. Bunun sebeplerinden biri hakların çarpıtılması ise de, en önemli sebebi ideolojilerin hak kavramını kirletmesidir. Dinlere alternatif olarak üretilen ideolojiler, değişmez değerleri tehdit olarak gördükleri için, hak kavramına karşı cephe almışlar, içeriğini boşaltmayı denemişler, bunda önemli ölçüde başarılı da olmuşlardır. Sosyalizm, faşizm, liberalizm gibi çağdaş ideolojiler, hak kavramını yeniden tanımlamıştır. Bugün, dünyada, hak kavramları arasındaki farklılıklar, ideolojilerin eseridir. Bu ideolojilerin memurları tarafından yazılan “hukuk” (!) metinleri okunduğunda, evrensel/değişmez hakların içeriğinin nasıl boşaltıldığı ve yeniden tanımladığı görülecektir.

Hukukun amacı, insanların haklarını korumak, haklarına yönelen saldırıları defetmek, hakkı sahibine teslim etmek, (özetle) “adaleti” gerçekleştirmektir. Dünyanın her yerinde bütün mahkemeler bunun için faaliyet göstermekte, hakkı sahibine tevdi etmenin (adalet) çabasını göstermektedir. Hak tek ise “doğru” da tek olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk, en az matematik kadar kesindir! Eğer, aynı hakla ilgili farklı görüşler öne sürülebiliyorsa, (doğru görüş hariç) bu görüşleri öne sürenlerde, görme kusurlarından biri var demektir.

İdeolojiler, haklar üzerindeki mutabakatı engellediği için, kişiden kişiye değişkenlik göstermektedir. Hakkın içeriği konusundaki tartışmalar, adaleti göreceli hale getirmektedir. Hakkın içeriğiyle ilgili farklı yorumlar, özgürlük taleplerini de etkilemektedir. Toplumun farklı kesimleri, evrensel bir hak formu için değil, kendi hak formu için özgürlük talep etmektedir. Haklarla ilgili ayrışmanın temelinde ideolojiler yatmaktadır. İdeolojiler, hakların içini boşaltmakta, boşalttığı alanı, ideolojilerin doğrularıyla doldurmaktadır. İdeolojilerin etki alanından kurtarılamadığı takdirde, ortak bir hak kavramı üzerinde mutabakat mümkün görünmemektedir. Hak üzerinde mutabakat sağlanamadan, ortak bir adalet tasavvurunun da mümkün olmadığını belirtelim. İdeolojilerin egemen olduğu ülkelerde, ideolojilerin biçimlendirdiği hak kavramını bir kenara bırakarak, Müslümanlara bakalım. Müslümanlar, hak denildiğinde aynı şeyleri mi anlıyor?

Müslümanların bir kısmı: Hak, Allah’ın rızasına uygun olandır. O’nun rızasına uygun olmayan hiç bir şeye müsaade edilemez. Toplumun bütün fertleri, Allah’ın emirlerine uymak zorundadır. İslam’ı yaşamanın yegâne yolu, İslam’ın hâkim olması, devletin İslam ahkâmı ile yönetilmesidir.  Müslümanların devlet başkanı halifedir. Halife seçiminde, halife adayının hangi şartları taşıması gerektiği ve nasıl seçileceği fıkıh kitaplarında yazılıdır. Kadınların tesettüre riayet etmesi, (tabii, başını örtmesi) dinin emri ve gereğidir. Namaz dinin direğidir, sosyal yaşamın merkezine oturmalıdır. Namaz vaktinde alışverişe, üretime, eğitime, ara verilmeli, namazdan sonra devam edilmelidir. Buna riayet etmeyenlere yaptırım uygulanmalıdır. İçki büyük günahlardan biridir. Müslüman bir toplumda, içkinin üretilmesi, tüketilmesi, ticareti yasaktır. Bu yasağa uymayanlara yaptırım uygulanmalıdır. Zina büyük günahlardan biridir. Bu günahı işleyenler, ağır bir şekilde cezalandırılmalıdır. Müslüman yöneticiler, sadece cezalandırmakla yetinmemeli, bu günahı önleyecek tedbirler de almalıdır. Mesela, kadınlar ve erkekler, birlikte seyahat etmemeli, ayrı araçlarda seyahat etmelidir. Kız çocukları ve erkek çocuklar, ayrı sınıflarda eğitim görmelidir. Müslümanları, karşı cinsin muayene etmesi haramdır. Kadınları kadın doktorlar, erkekleri de erkek doktorlar muayene etmelidir. Ailenin reisi erkektir, kadının görevi kocasına itaat etmektir. Kadınlar yönetici olamaz. Kabaca, Müslüman bir toplumda, Allah’ın uygun görmediği davranışlara asla izin verilmez, bu davranışların mutlaka cezai yaptırımı olmalıdır.” şeklinde düşünmektedir. Suudi Arabistan ile İran’daki uygulamaların birçoğu, yukarıda açıklanan görüşlere yakındır. Toplumda yaygın olarak kabul gören bu görüşler, “teokratik” bir devlet anlayışını yansıtmaktadır.

Bu görüşlerin birçoğunun (ve tabii teokras

inin) Asrı Saadet uygulamasıyla örtüşmediğini belirtmemiz gerekir. Aynı kaynaktan beslenen Müslümanların çok farklı noktalara savrulması, ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir. Bu sorun, ideolojilerin, Müslümanları (az veya çok) etkilemesidir. Müslümanların, bu etkilenmenin farkına varmaması belki de en trajik yanıdır. Müslümanlar, kendi/kadim değerlerini esas almak yerine, reaksiyoner bir tavrı tercih ettikleri için, ideolojilerin tuzağına düşmekte, (ideolojilerin çizdiği zemininde) ideolojilerin belirlediği oyunun kurallarıyla, karşıt bir tavır belirlemektedir. Örneğin, hayatın her alanına müdahale eden modern devlet algısına karşı çıkması gerekirken, kendisi de, hayatın her alanına müdahale eden bir devlet arzulamaktadır. Devletin, sadece çoğunluğun değil, toplumun bütün kesimlerini kucaklayan, hepsine eşit mesafede duran, tarafsız ve adil bir hakem olması gerektiğini ıskalamaktadır. İnsanlık onuru, hak ve özgürlükler, toplumun ortak değerleri, devletin ortak paydası, omurgası olmalıdır. Devlet mekanizması, hak ve özgürlükleri tehdit etmeyecek şekilde formüle edilmeli, kamu kurumları, muhtemel sapmalarına karşı, etkili denetim mekanizmalarıyla denetlenmelidir. Milyonlarca insanın evlerinin bombalandığı, yurtlarından sürüldüğü günümüzde, birlikte ve barış içinde yaşamanın anahtarı, haklar üzerinde mutabakattır. Haklar üzerinde mutabakat sağlandığı takdirde, ortak bir adalet tasavvuru da mümkün olacaktır. Küresel bir barışın gerçekleşmesi, haklara nüfuz eden ideolojilerden arınmayla mümkün olabilir. Hak talebinde bulunabilmemiz için, öncelikle hakkın içeriğini bilmemiz gerekir. Ailede, kadının ve erkeğin konumu nasıl olmalıdır? Ebeveynin çocuk üzerindeki hakları nelerdir? İşçi ile işveren ilişkileri nasıl olmalıdır? İfade özgürlüğü, Din ve vicdan özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, vs. denilince ne anlıyoruz? Bunların üzerinde yeniden düşünmemiz gerekiyor. Hakkın içeriğini ideolojilerden temizleyebildiğimiz takdirde, “ortak bir adalet tasavvuru” kendiliğinden oluşacaktır.

 


[1] Fransız yazar Samuel Beckett’in 1949 yılında yazdığı “Godot’u Beklerken” isimli tiyatro oyunu, 1953’te Pariste sergilenmiş, hızla başka ülkelerde de yayılmaya başlamıştır. Eylemsizliklerine yenilmiş insanların, Godot adında ne olduğu bilinmeyen bir kimse veya "şeyi" beklemelerini konu alan en önemli absürt tiyatro eserlerinden biridir.

[2] 2010 yılı istatistiklerine göre, 6,9 milyar Dünya nüfusunun, 2,2 milyarının (%32) Hıristiyan, 1,6 milyarının Müslüman(%23), 1 milyarının (%15) Hindu, 500 milyonunun (%7) Budist ve 14 milyonunun (%0,2) Yahudi olduğu tahmin edilmektedir. 


  • Sayı: 165
  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :