Ölüm: İdam mı, ihya mı?

Prof. Dr. Bilal SAMBUR

 

 

ÖLÜM, insan hayatının doğal bir aşamasıdır. Her varlık ölümlü olmasına rağmen, insanın ölümle kurduğu ilişki çok farklıdır. Her varlık gibi ölümlü olan insan, aynı zamanda ölüm olgusunun farkında olan, onun hakkında düşünen, fikir, kavram ve değer üreten bir varlıktır. İnsan, ölüm olgusunu anlamlandırmaya çalışan tek varlıktır. Ölüm gerçeğinin farkında olarak yaşamaya çalışan insan, felsefe, din, ahlak, bilim ve sanat faaliyetlerinde bulunmaktadır. Felsefe, bilim, sanat, ahlak ve din başta olmak üzere bütün beşeri tecrübe alanlarının ölüm karşısında alınan yaşam eylemleri olduğunu söyleyebiliriz. İnsanı yaşamsal tecrübeler içinde bulunmaya iten temel gerçeklik, ölüm olgusudur. Ölüm olgusu olmadan hayatın canlı bir tecrübeye dönüşmesi mümkün değildir. Ölüm, hayatı bitiren bir son veya tehdit değildir. Ölüm, hayatın içini dolduran ateşleyici güçtür. Ölüm gerçekliği karşısında insan hayata sarılmakta, hayatı insani, felsefi, dini, sanatsal, bilimsel, ahlaki ve manevi açılardan yaşamaya çalışmaktadır. Ölüm olgusu, insanda ölüm korkusu denilen derin varoluşsal durumu meydana getirmektedir. Ölüm korkusu, gelip geçici sıradan bir korku hali değildir. Ölüm korkusu, varlığın ihtişamına karşı geçici olduğu gerçekliğiyle sürekli olarak yüz yüze olmanın getirdiği bir sarsılış, hayret ve huşu halidir. Ölüm korkusu, insanın, varlığının ve hayatının anlamı üzerinde yeniden tefekkür etmesini ve varoluşun nihai gayesinin ne olduğunu anlamak için yoğun bir çaba sarf etmesini gerektiren bir durumdur. Modern dönemin en büyük faciası, insanın ölüm olgusunu unutması, ölüm konusunda gafil olmasıdır. Pozitivist, bilimperest ve materyalist çerçeve, ölümün hiçbir anlamı olmadığını, ölüm konusunda düşünmenin boş bir hurafeden ibaret olduğu konusunda insanı aldatmış gözükmektedir. Tarihteki en büyük ölümler, ci
nayetler, katliamlar ve soykırımlar modern dönemde meydana gelmiştir. Ölümün en yıkıcı biçimlerde yaşandığı modern dönemde insanın ölümden gafil olması, büyük bir faciadır. İnsan, yaşanılan ölümlerden ders almamaktadır. Ölümden ders almayan insan, kaydettiği bütün bilimsel ve teknolojik ilerlemelere rağmen ölümden kurtulamamakta, bilim ve teknoloji insanı sofistike bir şekilde insanı ölüme götüren araçlara dönüşmektedir. Ahlakın, felsefenin ve dinin içinin boşaltılmasının, insanın hayata dair anlamlı bir perspektif geliştirememesinin arkasında ölüme yabancılaşma ve ölümden gafil olma hali vardır. İnsanın yeniden insanlığının ve hayatının anlamını keşfedebilmesi için ölümü yeniden keşfetmesi, ölümü yeniden anlamlandırması, ölüm ve hayat arasında sağlıklı bir ilişki kurması gerekmektedir. Materyalist ve pozitivist bir anlayışın ürünü olan katı bilimperest metotlarla ölüm gibi insanlığın temel tecrübe kategorisi durumundaki bir gerçekliğin anlaşılması ve anlamlandırılması mümkün değildir. Ölüm olgusunu anlamlandırmak için dine, felsefeye, ahlaka ve sanata ihtiyaç vardır. Modern dönem ve kadim zamanlar arasındaki en önemli farklardan birini, ölüm karşısında takınılan tutum oluşturmaktadır. Eski Mısırda insanlar, ölümden sonraki hayat için büyük hazırlık yapar, enerji ve zamanlarını harcar ve kaynaklarını oluşturmaya çalışırlardı. Onlara göre bu dünya hayatı gelip geçici bir rüyadan ibaretken, ölüm ise ebedi olan hayatı temsil etmekteydi. Günümüzde ise ölümün kötü bir kâbus olduğu düşünülmekte, asıl olanın bu dünya hayatı olduğu vehmedilmektedir. Günümüz insanının gündeminde ölümden sonraki hayata hazırlanmak için özel bir çaba göstermek şeklinde bir ihtiyaç bulunmamaktadır. Dünyanın kalıcılığı, ölüm sonrasının önemsizliği gibi çarpık bir anlayış insanlığın zihin dünyasını iğfal etmiş durumdadır. Ölümün ebediyete açılan kapı olduğu ve bu hayatın, ebedi hayata hazırlanmak için bize verilen çok değerli bir sermaye olduğu gerçeği ihmal edilmektedir.

ÖLÜM, insan hayatının doğal bir aşamasıdır. Her varlık ölümlü olmasına rağmen, insanın ölümle kurduğu ilişki çok farklıdır. Her varlık gibi ölümlü olan insan, aynı zamanda ölüm olgusunun farkında olan, onun hakkında düşünen, fikir, kavram ve değer üreten bir varlıktır. İnsan, ölüm olgusunu anlamlandırmaya çalışan tek varlıktır. Ölüm gerçeğinin farkında olarak yaşamaya çalışan insan, felsefe, din, ahlak, bilim ve sanat faaliyetlerinde bulunmaktadır. Felsefe, bilim, sanat, ahlak ve din başta olmak üzere bütün beşeri tecrübe alanlarının ölüm karşısında alınan yaşam eylemleri olduğunu söyleyebiliriz. İnsanı yaşamsal tecrübeler içinde bulunmaya iten temel gerçeklik, ölüm olgusudur. Ölüm olgusu olmadan hayatın canlı bir tecrübeye dönüşmesi mümkün değildir. Ölüm, hayatı bitiren bir son veya tehdit değildir. Ölüm, hayatın içini dolduran ateşleyici güçtür. Ölüm gerçekliği karşısında insan hayata sarılmakta, hayatı insani, felsefi, dini, sanatsal, bilimsel, ahlaki ve manevi açılardan yaşamaya çalışmaktadır. Ölüm olgusu, insanda ölüm korkusu denilen derin varoluşsal durumu meydana getirmektedir. Ölüm korkusu, gelip geçici sıradan bir korku hali değildir. Ölüm korkusu, varlığın ihtişamına karşı geçici olduğu gerçekliğiyle sürekli olarak yüz yüze olmanın getirdiği bir sarsılış, hayret ve huşu halidir. Ölüm korkusu, insanın, varlığının ve hayatının anlamı üzerinde yeniden tefekkür etmesini ve varoluşun nihai gayesinin ne olduğunu anlamak için yoğun bir çaba sarf etmesini gerektiren bir durumdur. Modern dönemin en büyük faciası, insanın ölüm olgusunu unutması, ölüm konusunda gafil olmasıdır. Pozitivist, bilimperest ve materyalist çerçeve, ölümün hiçbir anlamı olmadığını, ölüm konusunda düşünmenin boş bir hurafeden ibaret olduğu konusunda insanı aldatmış gözükmektedir. Tarihteki en büyük ölümler, cinayetler, katliamlar ve soykırımlar modern dönemde meydana gelmiştir. Ölümün en yıkıcı biçimlerde yaşandığı modern dönemde insanın ölümden gafil olması, büyük bir faciadır. İnsan, yaşanılan ölümlerden ders almamaktadır. Ölümden ders almayan insan, kaydettiği bütün bilimsel ve teknolojik ilerlemelere rağmen ölümden kurtulamamakta, bilim ve teknoloji insanı sofistike bir şekilde insanı ölüme götüren araçlara dönüşmektedir. Ahlakın, felsefenin ve dinin içinin boşaltılmasının, insanın hayata dair anlamlı bir perspektif geliştirememesinin arkasında ölüme yabancılaşma ve ölümden gafil olma hali vardır. İnsanın yeniden insanlığının ve hayatının anlamını keşfedebilmesi için ölümü yeniden keşfetmesi, ölümü yeniden anlamlandırması, ölüm ve hayat arasında sağlıklı bir ilişki kurması gerekmektedir. Materyalist ve pozitivist bir anlayışın ürünü olan katı bilimperest metotlarla ölüm gibi insanlığın temel tecrübe kategorisi durumundaki bir gerçekliğin anlaşılması ve anlamlandırılması mümkün değildir. Ölüm olgusunu anlamlandırmak için dine, felsefeye, ahlaka ve sanata ihtiyaç vardır. Modern dönem ve kadim zamanlar arasındaki en önemli farklardan birini, ölüm karşısında takınılan tutum oluşturmaktadır. Eski Mısırda insanlar, ölümden sonraki hayat için büyük hazırlık yapar, enerji ve zamanlarını harcar ve kaynaklarını oluşturmaya çalışırlardı. Onlara göre bu dünya hayatı gelip geçici bir rüyadan ibaretken, ölüm ise ebedi olan hayatı temsil etmekteydi. Günümüzde ise ölümün kötü bir kâbus olduğu düşünülmekte, asıl olanın bu dünya hayatı olduğu vehmedilmektedir. Günümüz insanının gündeminde ölümden sonraki hayata hazırlanmak için özel bir çaba göstermek şeklinde bir ihtiyaç bulunmamaktadır. Dünyanın kalıcılığı, ölüm sonrasının önemsizliği gibi çarpık bir anlayış insanlığın zihin dünyasını iğfal etmiş durumdadır. Ölümün ebediyete açılan kapı olduğu ve bu hayatın, ebedi hayata hazırlanmak için bize verilen çok değerli bir sermaye olduğu gerçeği ihmal edilmektedir.

Ölüm ve dünya hayatı konusunda sahip olunan bu çarpık anlayış, ruh ve beden ilişkisi konusunda da yapay tutumların geliştirilmesine neden olmuştur. Ruh olgusunun içi boşaltılmıştır. Ruhu ihmal eden modern insan, bedeni genç ve dinç bırakmak için akla hayale gelmedik her yolu denemektedir. İnsan, bugün bütün enerjisini bedenini tatmin etmeye harcamaktadır. Ruhu ihmal eden ancak bütün enerjisini bedensel varlığı için harcayan bir yaklaşım, bedenin tahrip olmasından başka bir şeye yaramamaktadır. Ölüm, daha ileri ebedi hayata geçiş tecrübesi olarak düşünülmediği için ölüme nefretle ve korkuyla yaklaşılmaktadır. Ölümü sükunet ve huzurla karşılayan Socrates’in tutumunu bugünün dünyasında bulmak imkânsızdır. Ölümün uzun bir yolculuk içinde önemli bir istasyon olduğu, ancak bir son olmadığı, daha ebedi bir varlık ve hayat düzeyine geçiş için ölümün kaçınılmaz bir tecrübe olduğu gerçeğini unutan günümüz insanı, ölüm gerçeğinden gafil olmanın hikmetten de gafil olmak olduğunu fark etmemektedir. Modern dünya, Socrates’in ölüm karşısındaki bilgece duruşunu yeniden anlamalıdır. Ölümü unutmak, insan olduğumuzu unutmaktır. İnsani varlığımız üzerinde düşünmek ölüm üzerine düşünmek demektir. Eski Roma’da kişi öldükten sonra palyaçolar kiralanırmış. Kiralanan palyaçolar, ölen kişi hakkında şakalar yaparak onun insan olmasından dolayı kaçınılmaz bir şekilde ölümlü bir varlık olduğunu hatırlatan espriler yaparlarmış. Ölümlü olmak ile insan olmanın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu unuttuk. Ölümü unuttuğumuz için insan olduğumuzu idrak edemiyoruz. ‘Ölmeden önce ölmeyi bilme’ olgunluğuna erişmemiz için bize yapılan bu evrensel uyarının farkında olmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar insanlık, büyük teknolojik ve maddi başarılara imza atmaktadır. Tıp her alanda gelişmekte, insanlar uzaya gitmekte, ulaşım ve iletişim baş döndürücü bir hızla gerçekleşmektedir. Günümüzde kaydedilen başarılar sayesinde insanın bu dünyada kalıcı olacağı, hatta ölümün çaresinin bile bulunacağı vehminin ciddi olarak konuşulmasına neden olmaktadır. Bu dünya hayatında kaydedilen hiçbir gelişme, ölümden sonraki hayattaki yerimizi garanti altına almamaktadır. Hiçbir başarı, ölüm sonrası hayatta sigorta işlevi görmemektedir. Ölüm ve hayat arasındaki ilişkinin sağlıklı anlaşılması, çok önemli bir ihtiyaçtır. Ölüm, yok oluşun kendisi değildir. Ölüm varlığa tehdit değildir. Ölüm, yok oluş olmadı

ğı gibi, yok oluşa tehdit oluşturan bir olgudur. Ölümün hayat denilen süreçte yeni bir başlangıç olduğunun kabulü, hayatın bütünüyle kabul edilmesini, idrak edilmesini ve yaşanmasını gerekli kılarken, aynı zamanda korku ve endişe ile hayatın heba edilmemesi gerektiğini de bize öğretmektedir. Ölümün varoluşsal bir olgu olduğu ve insanın insan olmasından dolayı ölümlü bir varlık olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle insanın varoluşsal kaygısının giderilmesi mümkündür. Ölüm olgusu, genelde korku durumuyla özdeşleştirilmektedir. Korkunç olan ölüm olgusunun kendisi değildir. İnsanı ölüm korkusuna götüren temel durum, genel de ölüm hakkındaki ön yargıları, çarpık inanışları ve değerleridir. Ölüm ve hayatın birbirinden tamamen farklı iki durum olarak anlaşılması, ölüm ve hayatın birbirinden ayrılması, ölüm korkusu dediğimiz sağlıksız psikolojik halin doğmasına neden olmaktadır. Ölüm ve hayat, birlikte insani varlığımızı oluşturmaktadır. Ölüm ve hayatın birbirine entegre edilmesi, ölüm korkusu yerine ebedi hayat ve mutluluk umudunun doğmasına neden olmaktadır. Ölümden herkes korkmasına rağmen, hiç kimse kendi ölümünü düşünmemekte, onun hakkında anlamlı bir yaklaşım geliştirmeye çalışmamaktadır. İnsanlar, çoğunlukla kendilerinin öleceği gerçeğinden farkında olmadan kaçmaktadırlar. Hepimiz, çoğu zaman hep başkalarının ölümünü izleyen seyirciler olduğumuzu düşünmekte, ölümün şimdilik veya başka zaman bizim başımıza gelecek kaçınılmaz tecrübe olduğunu düşünmemekteyiz. Ölüm gerçeğinin bizim için geçerli olduğunun farkında olmama, çoğunlukla ölümü inkâr etmemize veya bastırmamıza neden olmaktadır. Ölüm gerçeğini inkâr ederek, bu gerçekliğin bizim için geçerli olmadığını sağlamak mümkün değildir. Ölüm, istisna kabul etmeyen bir gerçekliktir. Ölüm olgusu konusunda farkındalığımızın artması ve şuurlanmamız, hayatın ve kendimizin daha fazla farkında olmamızı sağlamaktadır. Ölüm olgusunun farkına varmadan, insanın bir bütün olarak var oluşunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Ölüm gerçekliğinin farkında olarak insanın varoluşunu gerçekleştirmeye çalışarak bütüncül bir hayat sürmesi mümkündür. Ölüm olgusunun farkında oluş, sürekli olarak hayatımızı sistematik bir şekilde yenilenmeye ve değişime tabi kılarak varlığımızı zenginleştirmemizi ve derinleştirmemizi gerekli kılmaktadır. İnsanın bu dünyadaki konumunu en iyi ifade eden kavram, belki de misafirliktir. İnsan, misafir olarak bulunduğu dünyada, yolculuğuna devam etmek üzere ölüm yoluyla ayrılmaktadır. Ölüm, kişinin yok oluşu değil, kişinin dünyadan ayrılışıdır. Dünyanın ahiretin tarlası olarak idrak edilmesi bu bağlamda çok önemlidir. Dünyayı ahiretin tarlası olarak gören anlayış, dünya ve ahiret arasında coğrafik bir ayırım yapmamakta, onları bütüncül coğrafya olarak kabul etmektedir. Dünyanın ahiretin tarlası olduğu düşüncesi, dünya-ahiret coğrafyasını bütünleştirdiği gibi, ahiret coğrafyasındaki verimli ürünün bu dünya coğrafyasında yapılan ekinin kalitesine, yani sürdürülen hayatın ahlaki ve manevi standartlarına göre olacağı fikrini de ortaya koymaktadır. İnsanın ne olduğu ve ne olması gerektiği arasındaki fark, ölüm karşısındaki duruşuna ve anlayışına göre değişmektedir. Çoğu insan, ölümü bir yok oluş yani idam olarak düşünmektedir. Ölümün hayatın ve insanın idamı olarak düşünülmesi ve bu şekilde idrak edilmesi, insanın ve hayatın inkârı anlamına gelmektedir. Ölümün idam olarak değil, yeni bir ihya safhası olarak anlaşılması ise, insanın önüne yeni ufuklar, imkânlar ve yollar açmaktadır. Ölümün yeni bir ihya süreci olarak kavranması, insanın gerçek anlamda olgunlaşması ve gelişimi için yeni bir imkân olarak değerlendirilmesini sağlamaktadır. İnsanın ölüme beşeri olgunlaşmanın bir imkânı olarak bakması, kişinin kendisini sürekli olarak geliştirmesine ve yenilemesine neden olmaktadır. Ölümün ihya olarak idraki, insanın ve hayatın inkârını değil, güçlendirilmesini gerektirmektedir.

Ölüm ve hayat arasındaki ilişki, birisinin varlığı, diğerinin yokluğunu gerektirmekte şeklinde çarpık ve yüzeysel bir anlayışla kurgulanmaktadır. Bu bakış açısına göre ölüm gerçeği, bizi hayattan alıkoyan, hayatta geç bırakan bir düşünce olduğu için, ölüm hiçbir şekilde gündeme getirilmemeli ve ölüm hakkında düşünülmemelidir. Epikür, ölüm ve hayat ilişkisini bu çarpık anlayış temelinde formüle eden kişi olarak şöyle demektedir: “Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok.” Ölüm kendisinden korkulacak bir olay değildir. Ölümün, bizi hayata yabancılaştıran değil hayatla tanıştıran bir olgu olarak anlaşılması lazımdır. Bunun için ölüm ve hayat ilişkisini şu şekilde yeniden formüle etmeliyiz: “Ölüm varsa, ben varım, ben varsam ölüm var.” Ölümün varlığı insanın varlığını gerektirirken, insanın varlığı da ölümün kaçınılmaz gerçeklik olduğunu zorunlu kılmaktadır. İnsan ve ölüm ikisi birlikte bir yerde olmalıdır. İnsan, ölüm ve hayat arasındaki ilişkinin sağlıklı kurulması için ‘ölüm benim için ne ifade ediyor’ sorusu üzerinde ciddi bir şekilde düşünmek lazımdır. ‘Ölüm, benim en büyük nasihatim oluyor’ idrakinde olarak ölüm ve hayat arasındaki ilişkiyi kuran fıtri bir yaklaşım, tevhit, adalet ve barış değerleri çerçevesinde Allah’a sahih anlamda kulluk yaparak insanlığımızı gerçekleştirmenin imkânlarını sunmaktadır.


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :