Naif bir cellat elinde ölüm

ENES TARIM

 

 

YAŞANAN her şeyin sıradanlaştığı günümüzden geçmişe kayıp gittiğimizde; ölüm cezasının dahi bir seremoniye dönüştüğünü görüyoruz.

“Aynı evrende yaşamamalı cellatlar ve çocuklar. Ya ölmeli cellatlar ya da hiç doğmamalı çocuklar…” Che Guevara

DÜNYA genelinde idam cezalarını ifa edenler, genellikle halk tarafından sevilmez, hatta nefretle karşılanır.

Bu cezalar geçmişte, asarak, yakarak, giyotinle, kılıçla uzuvlarını keserek, kızgın demirle vücudun dağlanması ve çarmıha germek gibi bir yığınla usullerle uygulanırdı.

Osmanlıda ise “Fatih Sultan Mehmet Kanunnamesi”, “Kanuni Sultan Süleyman Kanunnamesi”, “Bosna Kanunnamesi” gibi yazılı kanunnamelerden uygulanmakta olan cezalandırma şekillerini öğrenmekteyiz.

Bunlar; asma, sopa vurma, çomaklama, sakal kesme, suçlunun alnını dağlama(özellikle yüz kızartıcı suçlarda), işkence, el kesme, kollara bıçak sokup gezdirme, uzuv kesme, teşhir, alına damga basma gibi cezalardı.

Yanı sıra suçu yüze vurma, öğüt verme, azarlama, kulak çekme, teşhir, mali cezalar, mirastan yoksun bırakma gibi nispeten hafif cezalar da vardı.

Evli olup da zina edenlere uygulanan “recm ceza-

sı” uygulanmasına Osmanlı’da pek rastlanmasa da,

“Naima Tarihi” 1680’de Kazasker Beyazizade Ahmet Efendi’nin İstanbul Kadılığı döneminde Aksaray’da Kavaflık yapan “Abdullah Çelebi”nin karısının bir Yahudi ile zina etmesi üzerine kadını Sultanahmet’te Recm ile öldürttüğü, Yahudi’nin de boynunu vurdurttuğunu yazmakta.

Kement denilen yağlı ip ya da yay kirişleri ile kanları akıtılmadan öldürme ilkesi ise, çoğunlukla Osmanlı Şehzadelerine ve Hanedandan olanlara yapılan bir uygulama idi.

Zira hanedan mukaddes sayıldığından kanı akıtılmazdı ve boğularak kansız bir ölüm, hanedanın ölümüydü.

Saray da yapılan infazlar genellikle gece uykuda iken gerçekleştirilirdi.

Evliya Çelebi farklı bir infaz şekli olarak II. Osman’ın yumurtalıklarının sıkılarak öldürülmesini Seyahatnamesinde zikreder.

Değnek veya falaka cezası en çok rastlanan cezalardandı.

Değnek cezası yüz, karın, tenasül uzvu hariç tüm vücuda; erkek suçlular ayakta, kadın suçlular ise oturtularak, değnekle, işlenen suçun içeriğine göre belirli sayılarda vurulmak sureti ile gerçekleşirdi.

En ilginç cezalardan biri de, suçlunun bir eşeğin üzerine ters oturtularak kafasına bir hayvan işkembesi sarılması ve eşeğin kuyruğunun yular gibi tutturularak sokaklarda dolaştırılması idi.

Ağır ceza gerektiren suçlarda ise cellâtlar devreye girer ve infazlar genellikle palalarla, suçlunun başının gövdesinden ayrılması sureti ile gerçekleşirdi.

Osmanlı’da sarayda cellat bulundurma geleneği meşhurdu. “Sultan Abdulmecid” döneminde bu ge-

Cellatlık hor ve hakir bir meslekti ve genel olarak Çingeneler, Kıptiler ya da Hırvatlar arasından; aynı zamanda da ölenlerin çığlıklarını işitmeyerek daha katı yürekli davranmaları için sağırlardan seçilirdi ve cellât olarak seçilen kişilerin dilsiz olmaları işe alınmada öncelik sağlayan özelliklerdendi.

leneğe son verildi ve meşhur “Cellatlar Ocağı” tarihten tamamen silindi.

Onlardan geriye isimsiz ve şekilsiz taşlardan oluşan bir mezarlık, Topkapı’ da yer alan “Cellat Odaları” ve silah hazinesinde sergilenen birkaç cellat palası kaldı.

Cellatlık hor ve hakir bir meslekti ve genel olarak Çingeneler, Kıptiler ya da Hırvatlar arasından; aynı zamanda da ölenlerin çığlıklarını işitmeyerek daha katı yürekli davranmaları için sağırlardan seçilirdi ve cellât olarak seçilen kişilerin dilsiz olmaları işe alınmada öncelik sağlayan özelliklerdendi.

İnfaz sırasında, infaz ettikleri kişinin tanıması ihtimaline karşı, tüm yüzlerini kapatıp sadece gözlerini dışarıda bırakan bir maske takarlardı. Bu onları daha da korkunç bir hale getirirdi.

Cellâtların başında yer alan kişiye “cellât başı” denirdi ve cellât adayları, önce usta bir cellâdın yanında “yamak” olarak çalışır, zamanla kalfa ve ustalığa yükselirdi.

Osmanlı’da cellatların en ünlüsü Sultan İbrahim’in celladı olarak ün yapan “Cellat Kara Ali” idi. Tarihinin en mahir, en acımasız ve soğukkanlı celladı olarak bilinen Kara Ali, Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesi ile sonuçlanan olaylar sırasında, önce Sadrazam Ahmet Paşa’yı, ardından Sultan İbrahim’i boğması ile ünlüydü.

Sultan İbrahim’i boğmak için hücreye girip eski padişahı ile göz göze geldiğinde dayanamayarak dışarı kaçtığı; ancak Sadrazam Sofu Mehmet Paşa’nın tehditlerinden korkup ağlaya ağlaya Sultan İbrahim’i infaz ettiği söylenir.

Bir devlet adamı idama mahkûm olunca, ferman kendisine “Bostancıbaşı” tarafından eteği öpülerek hürmetle gösterilir, teselli edici sözler söylenir ve abdest alıp iki rekât namaz kılmasına müsaade edilirdi.

Viyana bozgunundan sonra Belgrad’da infaz edilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, namazından sonra” vücudum toprağa düşsün!” diyerek odanın kilimlerini toplatmış; celladın kemendi boynuna geçirmesine yardım etmiş ve “sanatını maharetle yap!” diyerek son nefesini vermişti.

Taşrada, cellat gönderilip idam edilen siyasi mahkûmların, hükmün infazından sonra başı kesilir, yolda bozulmaması için bal doldurulmuş bir kıl torba içerisinde cellat tarafından İstanbul’a getirilir ve Payitaht’ ta yıkandıktan sonra teşhir ve defnedilirdi.

İdama mahkûm edilenler için bekleme süresi azami üç gündü.

İdam kararı üç gün içinde Divan-ı Hümayun’da görüşülür, deliller gözden geçirilir, duruma göre mahkûm bağışlanır ya da infaz emri verilirdi.

Cellâtlar sözün tam manasıyla “isimsiz” insanlardı. “Emir kulu” olmalarına rağmen, herkes onlardan nefret ederdi. Ne dostları, ne arkadaşları vardı. Meslekleri yüzünden evlenemedikleri için de tümüyle yapayalnız yaşarlardı. Sağlıklarında sadece “cellât” olarak anılır, öldüklerinde ise mezar taşlarına isimleri dahi yazılmazdı. Onlar, toplum tarafından reddedilmiş, normal hayattan sonra umumi mezarlıklara da kabul edilmeyip dışlanmış ve yalnızca kendilerine tahsis edilen ayrı mezarlıklara defnedilmişlerdir.

Bu süre içinde mahkûmların yapabildiği tek şey dua etmekti.

Üçüncü günü çok tedirgin geçirirlerdi.

Vakit akşama devrilirken, tedirginlikleri artar, her ayak sesine yürekleri titrer, ölüp ölüp dirilirlerdi.

Eğer mahkûmun idam kararı Divan’da tasdik edilmişse, üçüncü günün sonunda zindanın demir kapısı açılır, görevi, mahkûma şerbet sunmak olan bir Bostancı kapıda belirirdi.

Bostancının kapıda belirmesiyle mahkûmun gözü, Bostancının tepsi üstünde taşıdığı bardağa dikilirdi.

Her şeyi o bardağın içindeki şerbetin rengi belirlerdi.

Eğer şerbetin rengi beyaz ise, mahkûm affedildiğini anlar, derin bir nefes alır, kuyuda soğutulmuş şerbeti afiyetle yudumlar, ardından bostancının eşliğinde sahile iner, sürgün yerine giderdi.

Genellikle idamdan affedilenler sürgüne gönderilirdi.

Yok, eğer bardakta kıpkırmızı kızılcık şerbeti varsa, işte bu “ölüm şerbeti” demekti…

O an Bostancı susar, mahkûm susar, sadece bardağın rengi konuşurdu.

“Ölüm Şerbeti”ni içen mahkûm, infaz için götürülürdü.

Eğer idam edilen kişi bir siyasetçi ya da devlet görevlisi ise, cellâtlar başını kestikten sonra cesedi sırtüstü yatırır, kesik başını sağ koltuğunun altına koyarlardı.

Bu yüzden devletin üst düzey görevlileri, “Kelle koltukta yaşıyoruz” sözünü çokça söylerlerdi.

Cellat naif ve yufka yürekli biri ise, infazdan önce mahkûma gusül abdesti aldırır, onu teselli eder, dünyanın faniliği konusunda sözler söyler, Kelime-i Şahadet getirttikten sonra, mahkûmun başını “Cellât Taşı”na dikkatle yerleştirip palayı indirirdi.

Eğer infaz edilen meşhur biri ise kesik başı “İbret Taşı” denilen taş sütunların üzerine konur, “İbret-i âlem” için üç gün bekletildikten sonra, denize atılırdı.

Cellâtlar sözün tam manasıyla “isimsiz” insanlardı.

“Emir kulu” olmalarına rağmen, herkes onlardan nefret ederdi. Ne dostları, ne arkadaşları vardı.

Meslekleri yüzünden evlenemedikleri için de tümüyle yapayalnız yaşarlardı.

Sağlıklarında sadece “cellât” olarak anılır, öldüklerinde ise mezar taşlarına isimleri dahi yazılmazdı.

Onlar, toplum tarafından reddedilmiş, normal hayattan sonra umumi mezarlıklara da kabul edilmeyip dışlanmış ve yalnızca kendilerine tahsis edilen ayrı mezarlıklara defnedilmişlerdir.

Ve Cellât mezarlarında, ne mesleklerine, ne mensubiyetlerine, ne de makam ve mevkilerine ilişkin en küçük bir işaret ve yazı olmayıp, doğum-ölüm tarihleri dahi belirsizdir.

Onların mezar taşları son derece kaba ve dayanıksız taşlardan seçilmiştir ve sanki bir an önce eriyip gitmesi, hiç yaşamamış gibi olması istenmiştir.

Tüm bunları neden mi anlattık?

Geçmiş dönemleri anmak, konuşmak insanda değişik bir hüzün- mutluluk karışımı duygu algılaması oluşturuyor.

Kendi geçmiş yaşanmışlıklarımız, çocukluğumuz, hayatımızın geçmiş evreleri nedense o kadar fazla nostalji ve özlem barındırıyor ki, o demleri konuşmak, düşünmek ayrı bir tat, lezzet ve mutluluk duygusu veriyor.

Ve yaşanan her şeyin sıradanlaştığı günümüzden geçmişe kayıp gittiğimizde; ölüm cezasının dahi bir seremoniye dönüştüğünü görüyoruz.

Modern toplumlarda yaşamak, insanı çoğu zaman bunaltıyor; geçmişin sessiz, derin ve gizemli yollarında yürümeye davet ediyor.

Davete icabet etsek de, bu gezinti maalesef, tarihin tozlu sayfalarında, tarih kitaplarının güzelim kâğıt kokularını içimize çekmekte kalıyor.

Hayat da zaten bugünlerde, cellâtların mezar taşlarının dayanıksızlığı gibi kırılgan, naif ve kısacık!

Biteviye, parmaklarımızın arasından kayıp gidiyor...


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :