Müslümanlar ve Modern Yönetim Sistemi

Peygamberimizin uygulamaları, dört halifenin seçilmeleri ve günümüze kadar elde edilen insanlığın ortak mirası olan düşünce ve yönetim sistemleri, bize geniş bir perspektifte bir yönetim sistemi inşa edecek zengin örnekler sunmaktadır. Sosyal hayatı kuşatan İslam, yönetim açısından zamanın ve mekânın/toplumun ruhuna uygun, İslam’ın temel prensiplerine aykırı olmayan modellerin geliştirilmesi/benimsenmesi konusunda Müslümanları serbest bırakmıştır.

Bugün için, yönetim açısından, istenen/beklenen/ihtiyaç duyulan, zamanın ruhunu yakalamak adına uygulanabilirliği/üstünlüğü kanıtlanmış, sosyolojimizin gerçeklerine dayanan bir yönetim sisteminin geliştirilmesine büyük ihtiyaç vardır. Günümüzün yaygın kabul ve uygulamaları göz önüne alındığında ortaya konulacak seçim ve karar sisteminin demokrasiden daha üstün olması; yönetim sisteminin de cumhuriyetle kıyaslanabilmesi, onların eksiklik ve yanlışlıklarını ortadan kaldırması gerekmektedir.

İslam tarihi boyunca en önemli siyasal sorunlardan biri olarak, iktidar/taht kavgaları birçok Müslümanın kanının akmasına neden olmuştur. Bu çatışma ortamları devlet ve sistemleri zayıflatmış ve dış düşmanların kolayca üstünlük sağlamalarına neden olmuştur.

Günümüzde karışık ve büyük meseleleri; zaman, para ve enerji açısından en iyi şekilde çözebilmek için insan hatalarının azaltıldığı sistemler kullanılmaktadır. Başarının, hâkimiyetin ve gücün temelinde sistemlilik bulunmaktadır. İslam toplumlarının dağınık ve sistemlilikten yoksun çalışmalarındaki başarısızlık; motivasyon kaybına, var olan gücün şiddet olarak içeri yönelmesine ve iç çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Günümüz toplumları inanç açısından yüksek bir homojenliğe sahip değildir. Ulusal veya coğrafi kriterlere göre çizilen sınırlarda kurulan devletlerde değişik dinlerden insanlar bir arada yaşayabilmektedir. Bunun yanında, büyük çoğunluğu Müslüman olarak kabul edilen toplumlarda dahi, modern dünyanın her türlü eğilim ve inanışlarına rastlamak mümkündür. Tüm bu insanları ortak değerler etrafında toplayarak sistemli bir birlik oluşturma yolunda, hakikatin yaşanılmasının ve anlatılmasının önünde engellerin olmadığı, farklılıkların gözetildiği bir yapının kurulması insan hak ve onuruna daha uygundur.

Peygamberimiz döneminde Medine’de sağlanan birliğin/cemaatin, site/şehir devletine dönüşmesi; Raşit halifeler döneminde ise bu site devletinin coğrafi ve kültürel olarak daha da genişleyerek federatif bir yapıya dönüşme süreci, model olarak hep en üstte değerlendirilmiştir. Tarihi süreçte, yaşanılan toplumun özellikleri ve dünyadaki diğer toplumların tecrübeleri dikkate alınarak, belirli ilkeler dâhilinde icma/ictihad ile en iyi siyasal yapını oluşturulması için bir çaba harcanması gerekirken; Peygamberimizin(as) vefatından yaklaşık 30 yıl sonra Emevilerle birlikte saltanatın benimsendiği ve miladi 19. yüzyılın başına kadar bunun değişmediği görülmektedir.

Devlet başkanlığının verasetle devredilmesi ile başlayan saltanat/hilafet birleşiminin o dönemde yaşayan sahabe ve diğer Müslümanların icması ile kabul edilmesi tarihsel bir durumdur. Burada, Sünni fıkhın gelişmesi sürecinde Kur’an, Sünnet gibi naslara İcmanın eklenmesi ve bu hukuki prensiplerin devlet işlerine de uygulanması ile din adına siyaset üzerinde bir bakıma vesayet gelişmiştir. İcma’ya uyulmasının farz olması ve her yeni icmanın eski uygulama üzerinde bir karar olarak görülmesi, saltanatın kabulünü geri dönüşü olmayacak şekilde meşrulaştırmıştır. Bu durum, Şiilerin ‘Müslümanların liderinin Peygamberimizin soyundan gelen, masum kabul edilen ve verasetle devredilen imamlar olması’ fikrinden çok da farklı değildir.  

Her iki durumda da vekil tayini veya ‘ehlul hal vel akd’ tarafından bir seçim yapılması ile aynı soydan gelenlerin varis oldukları bir siyasal liderlik uzun süre devam etmiştir. Teorik olarak bu kurulun azletme yetkisi olmasına rağmen, bu pek uygulama imkânı bulamamıştır. Ve İslam dünyasında, 19. yüzyılın başına kadar aile egemenliğine dayanan sultanlıklar/monarşiler hüküm sürmüştür. Burada üzerinde ittifak edilenin aslında yönetim şeklinden çok istikrarın sağlanması olduğu düşünülebilir. Buradan yola çıkarak taht/iktidar kavgalarının olmadığı sistemli bir yönetim şeklinin uygulanmasının icma’ya daha uygun olduğu söylenebilir.

Bugünkü anlamda modern anayasaların temeli, Manga Charta Libertatum anlaşmasıyla,  12. yüzyıl da soyluların ayaklanması sonucunda, yine bir kral tarafından kendi yetkilerinin sınırlanmasıyla atılmıştır. Fakat demokrasinin, eşitlik, özgürlük, adalet ve milliyetçiliğe dayanan bir temelle yeniden doğması, 17. yüzyıldaki Fransız İhtilali ve Federal Amerikan Anayasasının ilanı ile gerçekleşmiştir.

Batıdaki demokrasinin dayandığı ilkeler ve uygulamalar üzerinden kendi tarihimizi okuduğumuzda karşılaştığımız hayal kırıklığını, Batı tarihi karşısında duymayışımız büyük ihtimalle idealist olmamızdan kaynaklanıyor. Elimizde bu kadar insani ilke ve uygulama varken nasıl oluyordu da biz onların gördüğünü göremedik/yaptığını yapamadık? Bunun temelinde yatan neden, aslında dinamik bir anlayış olan içtihadın, bazı icma ve içtihatlarla statikleştirilmesi ve geriye dönüşü olmayacak şekilde nasların önüne geçirilmesinden kaynaklanmaktadır. Yani tarihsel ve metodolojik bir anlamlandırma farklılığından kaynaklanmaktadır. İslam’ın ana kaynakları olan Kur’an ve Sünnet dinamik ve yaşayan/canlı varlıklar iken, bizler metodolojik yaklaşımımızla onları dondurduk/öldürdük ve sonra da ölüden medet umarcasına ‘Neden elimizde bu ilahi kaynaklar ve rehberler olduğu halde biz başaramıyoruz?’ sorusunu sormaya başladık.

Şimdi elimizde olan bu ilke, uygulama ve insanlığın ortak kazanımları ile çıkış yolu aramaya çalışalım:

Kendi ilke ve uygulamalarımıza baktığımızda, bunlardan en önemlisinin hiç şüphesiz şûra olduğu görülecektir. Rabbimiz, Kur’an’ı Kerim’de Müslümanları tarif ederken “Onların işleri kendi aralarında istişare iledir” (Şura,38) buyurmaktadır. İnsanlar arsındaki ihtilaf ve anlaşmazlıkların en asgari düzeye indirilmesinin ana yoludur istişare. İstişare yapılınca her fikir ortaya konulur. Orta/k yol bulunup karar olarak alınır ve istişarede bulunanların hepsi bu son karara uyar. İstişare ibadet şuuruyla yapılır ve sonucuna karşı en küçük bir hoşnutsuzluk ortaya konulmaz. Şûrayı esas alan bir sistemde, uygulanacak herhangi bir seçim sürecinin öncesinde, esnasında ve sonrasında mutlak anlamda istişare mekanizmaları devrede olur ve insanların hoşnutsuzlukları minimize edilerek birlik ve beraberlik korunur.

Şûranın prensibi, karşılıklı mutabakat ve danışmaya (mutual consensus and consultation) dayanmasıdır. İdareci seçimleri konusunda ise şûra prensibinin temel uygulaması belirli kriterleri taşıyan ehliyet ve liyakat sahibi kişilerden, halkı temsil etme kapasitesi en fazla olan üzerinde mutabakat sağlanmasıdır. Bu seçimin semavi bir karar olmadığı, insanların kendilerine vekâlet edecek kişiyi seçme işlemi olduğu, bundan dolayı seçimin nasıl olduğuna da en iyi seçimi yapanların karar vereceği unutulmamalıdır.

Geçmişte sayıları 3, 5, 40 kişiden oluşan,  ilim, adalet, re'y ve tedbir gibi üç niteliği üzerinde taşıyan “ehlü'l-hal ve'l-akd” ın lider seçiminde yetkili kılınmıştır. Bunun arkasındaki neden; toplumun çoğunluğunun eğitim ve re’y belirtme durumunun seçme ve seçilme için yetersiz kabul edilmesi ve şûra ehlinin niteliklerine verilen önem olarak değerlendirilebilir. Bu durum, seçkin bir sınıfın halk adına karar vermesini öngördüğünden dolayı bir bakıma oligarşik bir sitemdir. Günümüzde her bireyin seçme ve seçilme hakkının bulunduğu sistemlerin uygulandığı toplumların varlığı, çıtayı belirli bir seviyede tutmaktadır. Geliştirilecek sistemlerin bunu göz ardı etmesi toplumsal huzur açısından problemler ortaya çıkaracaktır. Bundan hareketle her bireyin seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu ve seçimin her aşamasında seçime girecek adayların belirli kriterlere göre “ehlü'l-hal ve'l-akd” niteliklerine sahip bir kurul tarafından değerlendirildiği bir sistem geliştirilebilir.

Günümüzde çoğunluğun kararının benimsendiği demokratik usullerde, seçilmemesi gerekirken seçilen insanların varlığı, seçim süreci üzerinde daha fazla kafa yorulması gerektiğini göstermektedir. Öncelikle, seçimlerde yerel sosyolojik dengeler korunmalı ve halkta eğitim ve bilinç seviyesinin arttırılmasıyla birlikte ideallere yaklaşılmalıdır. Bu durumda, kanaat önderlerinden veya yerel de seçilen belirli niteliklere sahip kişilerden oluşan kurullarda yapılan istişareler sonrasında yapılacak aday önerileri halka sunulabilir veya siyasi katılım hassasiyeti yüksek toplumlarda hayatın ve siyasetin her alanında toplum yararına yaptığı çalışmalarla insanların rızasını kazanmış adaylar direkt halka giderek destek arayabilirler.

Halka sunulan/giden adaylardan en fazla oyu alanın seçildiği “election” şeklinde seçim veya var olan adaylar üzerinde yapılan bir istişare sonucunda birinin ön plana çıkarak seçilmesi “selection” şeklinde seçim yapılabilir. İlk bakışta ikincisinin istişareye daha yakın/uygun olduğu düşünülebilir. Fakat ilk seçenekteki adayların halk önüne çıkması öncesinde bir istişare kurulu tarafından değerlendirilerek adaylıklarının onaylandığı seçenekte halk daha fazla seçenekle karşı karşıya kalabilir ve kurul tarafından işaret edilen bir adaydan çok, kurul tarafından sunulan seçeneklerden halkın en fazla rıza gösterdiği seçeneğin seçilmesi sağlanmış olur. Burada politik saiklerle adaylığı engellenenlerin hak arama ve kazanma yolları açık bulunmalıdır. Seçilme ile iktidar süreci tamamlanmış olmaz. Üçüncü aşama olan vekâletlendirme/biat ile halkın mümkünse tamamına yakınının idarecisiyle sözleşmesi sağlanmış olur. Bununla da, demokratik sistemlerde kazanan adaya oy vermeyenlerin seçileni kendi lider/başkanı olarak görmemelerinin önüne geçilmiş olur. Ve muhalefet anlayışının dışarıdan değil de içeriden şekillenmesi sağlanabilir.

Mülkün, devletin, resmi/gayri resmi siyasetin, ekonominin, sosyal hayatın her alanının temeli adalettir. Adalet temelde eşitliğe dayanır. Niteliksel eşitsizliğin olduğu nicel eşitliklerde de eşitliğin sağlanması ile adalet sağlanır. Yasalar önünde eşitlik, siyasal/toplumsal haklar bakımından fırsat eşitliği, hakkı olanın sadece hakkını aldığı/haksızlığın olmadığı bir eşitlik ve adalete, bir ilke ve uygulama olarak her alanda mutlaka uyulması gerekir. Siyasal sistemimiz zulmü önleyecek ve adaleti sağlayacak bir model olmalı, kamu varlıkları ve devlet olanakları vatandaşlar arasında temeli eşitliğe dayanan bir adaletle dağıtılmalı. Yani bir varlık veya yasa üzerinde hakkı bulunanlar, bu hakkını eşit bir şekilde alabilmelidir.

Görevlerin/olanakların dağıtılması noktasında adaletin hemen akabinde ehliyet ve liyakat gelir. Fırsat eşitliği ile başlayan süreçte ehliyet sahibi insanların layık oldukları konumda çalışmaları, üzerlerindeki görevi layıkıyla yerine getirmeleri, Müslümanların işlerinde/sistemlerinde öncelik vermesi gereken ilke ve uygulama şekli olmalıdır. Bu konuda Rabbimiz “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor” (Nisa,58)  buyurarak ehliyet, liyakat ve adaletin toplumsal yaşamın ayrılmaz parçası olması gerektiğini emrediyor.

Görevin veya iktidarın denetlenebilir, şeffaf ve hesap verilebilir olması; görev değişiminde belirli kriterlerin olması ve işlemesi; toplumsal barış, güven ve huzurun sağlanması açısından son derece önemlidir. İktidar değişimi; isyan, ihtilal/darbe gibi şiddet ve kaos içeren yollarla olmamalıdır. İdareci/yöneticilerin seçimle gelmesi,  hesap vermesi, yargılanması ve gerektiğinde azledilebilmesi; kişilere bağlı olmayan denetlenebilir sitemlerle sağlanabilir. İslam tarihinde iktidarın verasetle babadan oğula geçmesi/saltanata dönüşmesine gösterilen rıza için öne sürülen en büyük gerekçe, iktidar kavgalarının ve kardeş-kanının akmasının önlenmesidir. Unutmamak gerekir ki, o günkü şartlarda kavgasız iktidar değişikliği sağlayacak bir modelin ortaya konulamamış olması, dönemin ulemasının saltanata sesiz kalmasında en büyük etken olmuştur. Bu bağlamda üzerinde ittifak edilenin aslında yönetim şeklinden çok istikrarın sağlanması olduğu görülmektedir.

Elimizde bulunan diğer önemli ilke halkın rızasının aranmasıdır. Bu, tarihsel bağlamda biat/vekâlet sözleşmesi ile sağlanırken; baskı altında yapılan biatlerle bu ilke çiğnenerek, siyasal iktidarın halktan kopmasına neden olmuştur. Yöneten ile yönetilenler arasında gerçekleşen biat sözleşmesi, geri dönüşü olmayan ve her şartta uyulması gereken bir bağlılık değildir. Vekâlet verenlerin verdikleri vekâlet üzerinde her an tasarrufları devam etmektedir. Biat, halka dayanan seçimli/katılımcı bir sistemdir. Halkın yönetime katılımının(seçim ve denetim) sağlaması,  yönetimlerin totaliterleşmesini, bir kişi(kral/sultan/diktatör, monarşi), aile veya gruba(oligarşi) bağlı bir yönetimin gelişmesini önler.

Her bireyin saygı gördüğü bir toplumsal hayatta, düşünsel anlamda çoğulculuğun korunması; bireyin şahsiyet sahibi ve üretken olmasını sağlayacaktır. Bu bağlamda katılımcı karar mekanizmalarının geliştirilmesi, muhalefet ve düzeltme hakkının sağlanması, politik özgürlük/siyasal çoğulculuğu sağlayacaktır. Politik düşmanlığın olmaması için, iktidarın adaletsiz rant paylaşımına kapı açması ve muhalefetin iktidar ihtimalinin yok edilmesini engelleyecek bir sistem kurulmalıdır. Muhalefete şiddet ve baskı uygulanmasının, iktidarı otoriterleştirerek ve muhalefeti güçlendirerek karşı devrim veya isyan gelişmesine yol açması ve ardı arkası kesilmeyen kanlı iktidar kavgalarına yol açması mümkündür. Bununla birlikte günümüz devletlerini oluşturan halkların heterojen dini ve siyasi yapısı, halkın her kesiminin haklarını gözeten sistemlerin ortaya konulmasını gerekli kılmaktadır. Azınlığın çoğunluğa tahakkümü veya çoğunluğun azınlığa zulmünün önüne geçebilecek sistemlerin geliştirilmesi insani ve İslami açıdan önemlidir.

Güçler ayrılığı prensibi (yasama, yürütme, yargının tek elde toplanmaması) günümüzde devlet üzerinde birden fazla noktada kontrolün olması ve totaliler yapıların ortaya çıkmasının önlenmesi açısından önemlidir. Bu bağlamda toplumun her kesimi tarafından kabul görecek çatı ilke ve prensiplerin bulunduğu bir Anayasa bulunmalıdır. Halk tarafından seçilen/halkı temsil eden insanlardan oluşan bir meclisin; yasaların onaylanması, idare, denetim ve genel politikaların belirlenmesinde etkin olması gerekmektedir.

İbadetler, miras ve ceza hukuku gibi birçok alanda ilahi prensiplerin bulunması; güncel meselelere karşı yeni yasaların yapılmayacağı anlamına gelmez. Değişen şartlara göre ortaya çıkan meselelerin çözümü ve iç-dış politikaların geliştirilmesi için açık ve sürekli üreten mekanizmaların olması, bunların yasalarla desteklenmesi gerekmektedir.  Bunlarla yükümlü ehliyet ve liyakat sahibi bir meclis/kurulun olması, yapılan yasaların belirli kriterler açısından değerlendirilerek onaylanması ve yürürlüğe girmesi gerekmektedir. Yasalar, ilgili uzman kurullar tarafından hazırlanır. İslam’a ve insanlığın ortak değerlerine uygunluk açısından ulema-hukukçulardan oluşan bir kurul tarafından denetlenir. Halkı temsil eden meclis tarafından onaylanır. Akabinde, ya doğrudan yürürlüğe girer veya yürütmenin başı tarafından yürürlüğe konulur. Dört aşamalı olan bu yasama faaliyeti, her aşamada denetlenerek; kalıcı olacak bir yasa maddesinin adalet, eşitlik, özgürlük, insan hakları gibi temel insani ve İslami değerlere uygunluğu azami düzeyde sağlanır.

Bu bağlamda seçilme/yönetme usul ve esasları ile İslam hukuku/şeriatı ayrı değerlendirilmelidir. Müslümanların İslam hukukundan istifade etmelerinin önü kapatılmadan, toplumsal talebe göre modern hukuk sistemlerine tabi olmak isteyenler için de gerekli koşullar sağlanmalıdır.

İslam’ın yönetime bakış açısı, modern yönetim anlayışları ve insanlığın kazanımları dikkate alındığında; din, nefis/can, akıl, nesil (nesep, ırz) ve mal güvenliğinin sağlanması için devlet gereklidir. Bu devletin yapısı, ayrı üniter veya birleşik federatif yapılar şeklinde olabilir. Devletin toplumun gerçeklerine dayanan organları ve başında seçimle gelip, seçimle giden başkanı/hükümeti olmalıdır. Özetle,

 Yönetim ve Yönetenler şu temel parametreleri karşılamalıdır:

1-Kişiye bağlı yapılardan sistemliliğe/kurumsallaşmaya geçiş esas olmalıdır. Yöneticilerin görevlendirilme usulleri, görev/yetki sınırları, diğer kurumsal yapılarla ilişkilerinin net olarak belirlendiği bir sistem oluşturulmalıdır.

2-Kişiler alanında ilim sahibi, adil, ehliyet/liyakat sahibi olmalıdır.

Her görev için yetkilendirilme/görevlendirilme usulü belirli olmalıdır.

3-Meşruiyet öncelikle göreve gelme kriterlerine ve seçilme usullerine uygunluk ile sağlanır. Sonrasında görev tanımına uygun hareket etmesi, yani hukuka/şeriata bağlı olması ile sağlanır.

4-Denetlenebilirlik/şeffaflık ilkesi aynı zamanda görevinin sona ermesi için de belirli kriterler sunmalıdır. Bu, ilgili göreve göre 2,5,7 yıl gibi belirli bir süre ile sınırlandırılabilir. İlave olarak, esaslı kontrol mekanizmaları sonucunda, görev tanımının dışında hareket ettiğinin saptanması veya ehliyet/liyakat prensibi dışına çıkılması ile görevin sonlanması mümkün olmalıdır.

Günümüz insanları sahip oldukları seçme/seçilme hakkını, geri dönüşü olmayan bir kazanım olarak kabul etmektedir. Bu bağlamda şeffaf bir seçim sürecinin olması toplumsal uzlaşma açısından önemlidir. Uzmanlık isteyen konular ve belirli bir kesimi ilgilendiren konularda konuyla ilgili kurullarda şura prensibi işletilerek kararlar somutlaştırılabilir ve gerekirse yine halkoyuna sunulabilir. Bunun dışında "bir kişi bir oy" prensibi tüm halkı ilgilendiren ve hakkında ilahi bir hüküm bulunmayan konularda uygulanabilir.

Demokrasiyi günümüz Batılı devletlerin, Müslümanlara karşı uyguladıkları “çifte standart” söylem ve eylemleriyle değerlendirmemek gerekir. Demokrasi sadece bir seçim/yönetim sistemi değil, aynı zamanda bir bakış açısı/zihniyettir. Farklı düşüncelere karşı toleranslı olmayı gerektirir. Kişinin başkalarının hak ve hürriyetlerine saygılı olmasını gerektirir. Demokrasinin temelinde eşitlik vardır.  Özgürlük ve İnsan Hakları ile birlikte modern siyaset ve düşünce sisteminin temelini oluşturur.

İslam dini, yönetim açısından salt bir seçim/yönetim sistemi sunmak yerine, yerel dinamiklere saygı duyarak belirli ilkeler ortaya koyar. İnsanların bu ilkeler dâhilinde zamanın ve toplumun dinamiklerine en uygun seçim/yönetim sistemini inşa etmelerini veya böyle bir sitem varsa uygulamalarını öngörür. İslami uygulamanın temelinde şûra ve adalet vardır. Ehliyet ve liyakat çerçevesinde toplumun rızası gözetilerek seçilmiş yöneticilerine rıza göstermelerini/biat-vekâlet vermelerini ve haktan sapmadıkları müddetçe tabii olmalarını öngörür. Ayrıca, İslam’ın gayrimüslimlere bakış açısını; varoluş mücadelesi verdiği ilk yüzyıl pratiğini farklı yorumlayarak anlamlandırmamak gerekir. Bilâkis hâkim olduğu, saldırı/tehdit altında olmadığı dönemlerde ortaya konulan uygulama İslam'ın özüne daha uygundur. İslam, temel hükümlerini ve kendi varlığını tehdit etmedikçe insanların inanış ve yaşayışlarına saygı duyar. Hoşgörüyü, hem gayrimüslimlere hem de Müslümanlara karşı en geniş haliyle sağlar. Birey, suç karşısında cezayı kendisi vermez. Bunun yerine hukukun/mahkemenin karar vermesini bekler.

İslam’daki adalet eşitliğin üzerindedir. Eşitliğin haksızlığa yol açtığı durumlarda adalet bireylerin farklılıklarını, emeklerini ve kişisel haklarını güvence altına alır.

Günümüzde seçim/yönetim anlayışı olarak demokratik teamül ve uygulamalardan(ve bu bağlamda insanlığın diğer kazanımlarından), İslam'ın temel ilkeleriyle çatışmayanların alınmasında sakınca yoktur. Bilâkis İslam'ın önerisi bu yöndedir. Peygamberimiz(as), ilimin müminin yitiği olduğunu ve Çin'de bile olsa alınmasını emretmektedir.

Biatın tamamen kişinin rızasıyla olması gerekir. Sistemli bir devlet yapısı ve vatandaşlık bağlarının gelişmediği dönemlerde, bu karar sadece biat edenleri bağlarken etmeyenleri bağlamamış olabilir. Fakat günümüz devlet yapısında, vatandaşlardan bir kısmının biat etmeyerek bağımsız davranmaları gerçekliğe aykırıdır. Bundan dolayı şuranın süreçte yer aldığı seçimlerde meşruiyet için ‘salt çoğunluk’ yeterli olmalıdır. Şura ilkesi seçime girecek adayların belirlenme sürecinde uygulandığında,  şûra heyetinden geçen nitelikli kişiler aday olabileceklerdir. Halk da bunlar arasından en fazla rıza gösterdiğini seçmiş/onaylamış olacaktır. Seçime katılanlar arasından en fazla oyu alan iki adayın, ikinci turda seçime gitmesi ve yarıdan fazla oy alanın seçildiği bir sistemde de çoğunluğun vekâleti/biatı alınmış olacaktır. Yine, birden fazla adayın bulunduğu seçenekte, en fazla oyu alan adayın, tek başına tekrar halka giderek salt çoğunluğun onay/vekâlet/biat/güvenoyunu almasıyla da meşru yönetici olma hakkı elde edilebilir.

Demokrasinin kazanımlarından İslam’ın özüne aykırı olmayan teamülleri sahiplenen bir şura yöntemi, sentez bir siyasal sistem anlayışı olarak şurakrasi (shoracracy) olarak ifade edilebilir. Böyle bir süreçte;

- İstişare heyetleri aracılığıyla seçim öncesinde aday adayları değerlendirebilir ve halka nitelikli adaylar sunulabilir.

- Seçilenlerin görevlendirilmeleri ve görev süresince denetlenmeleri, Şura heyeti tarafından yapılabilir. Periyodik raporların hazırlanması ve uyarılar yapabilir. İdareciyi azletme yetkisi de yüksek hukuki niteliklere sahip bir istişare-danışma kurulu/denetleme kurulu/meclis/senato/divan tarafından yapılabilir.

- Yapılacak seçimsiz kamu atamalarında ehliyet, liyakat sahibi kişilerin belirlenmesi, görevlendirilmesi ve sonrasında denetlenmesini yürütebilir.

İslam pratiği, yönetim konusunda temeli istişareye, ortak akla/aklıselime, en doğrusunu aramaya dayanan bir usul ortaya koymaktadır. Günümüzde tüm kazanımların sahiplenildiği bir yönetim sistemi ortaya koymayı amaçlayan katılımcı meşveret anlayışının gelişmesi ve yerleşmesi/kurumsallaşması yolunda önemli mesafeler kat edilmektedir.

Tüm bunlarla birlikte İslam, bir yönetim sistemi/siyasal yapıdan çok, bir arada yaşama hukuku vaaz etmektedir. İnsanlara, yaşanılan zamana, coğrafyaya, halka en uygun yönetim sistemini seçmeleri imkânını tanımaktadır. Kur’an ve Sünnet pratiği; bir arada yaşamak için, her bireyin haklarını güvence altına alan, toplumu, nesli, aklı, mal ve mülkiyeti, canı ve inançları güvence altına alan bir hukuk/şeriat sistemi ortaya koymaktadır.

Bunları sağlamayan, bir toplumsal mutabakata dayanmayan siyasal yapı/devlet temelde İnsani değildir. İslami bir etiket önüne konulacaksa, bunların hepsinin üstünde en üst düzeyde adaleti ve istişareyi sağlamalıdır.


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :