“Müftü Nikâhı”, “Koyun Postuna Giren Kurt” ya da “Derviş Cübbeli Avcı”

Anlayamıyorum; suni bir savaş çıkmış ama karambolde, hiç kimse olması gereken yerde değil, herkes yanlış siperlerden yanlış yerlere ateş ediyor.

Laik Medeni Hukuk’un militanları Belediye ve Muhtarlıklarda olan evlilik akdi sözleşmesinin Müftülere de verilecek olmasından hareketle, şeriatçılarla savaşta bir mevziinin daha kaybedildiği halüsinasyonunu görmenin etkisiyle de, cepheye yeni kuvvetler sürme telaşıyla, yalan yanlış akla ziyan argümanlarla ortalığı velveleye veriyorlar. Müftülere verilen bu yetkiyle el altından dört eşliliğin yasal hale getirileceğini, şeriatın kapıya dayandığını anlatmaya çalışıyorlar.

Öte yandan, belediye, muhtarlık veya konsolosluklarda akdedilen evlilik sözleşmesinin “İslami Nikâh” yerine geçmediğine inanan (seküler/çağdaş/modern hayat süren çevreler de dahil) toplumun kahir ekseriyetini oluşturan Müslüman halk bu değişiklik sayesinde “İmam Nikâhı” külfetinden kurtulacakları, yasal/medeni evlilik sözleşmesiyle birlikte aynı yer ve zamanda “Dini Nikâh” formalitesinin da hemen oracıkta müftülerin yapacağı dua ile tamamlanacağı için çok mutlular… (Mahallenin imamını bulacaksın, rica minnet eve ya da salona çağıracaksın, yeniden şahitler bulacaksın, zarflar hazırlayıp gereksiz ek masraflar yapacaksın…) Yeni düzenleme de ise oh ne güzel, müftülüklerde bir defada bir imzayla iki nikâhı birden kıyıyorsun, sonra herkes evine, darısı dört gözle sıranın kendilerine gelmesini bekleyen bekârlara… (Birçok deyimin yanlış manada kullanılması gibi bu “darısı başınıza” deyimini de ne anlama geldiğini bilmeden ağız alışkanlığıyla kullanıyoruz. Farklı rivayetler var, mesela; eskiden Orta Anadolu’da evlenenlerin üstüne yeni kurulan yuvada bolluk-bereket olsun diye darı atarlarmış, ondan dolayı bekârlara “darısı başına” denirmiş. Bir başka yorum ise, eski dil de evin bir adı “dar” kelimesi ile ifade edilirdi, ondan mülhem yeni evlilere hem bu dünyada hem ahiretteki evlerinde mutluluk dileme adına “iki evde/yurtta da mutluluk” anlamına gelen “dareyn saadetleri” dilenirdi. Bekârlara da dua mahiyetinde, “inşallah sen de evlenir yurt yuva/ev sahibi olursun” anlamına gelen “darısı başına” şeklinde de söylenir, diyenler var. En çok yapılan yanlışlardan birini daha söyleyeyim de parantez (kısa mesafeden dolayı) ziyan olmasın: Bir ortamda kendimizi tanıtırken havalı havalı “ben deniz falan” diye başlarız söze; “Kim?”, “Ben deniz!”. Bak canım kardeşim; burada havalı konuşmak şöyle dursun, boynunu bükecek, hafifçe eğilecek ve alçakgönüllü efendi bir adam olduğuna inandırmaya çalışırken kendini, Farsçadan Osmanlı beyefendisinin diline geçmiş, “köleniz” anlamına gelen “bendeniz” diyeceksin tamam mı, nokta)

İki tarafın argümanlarının da temelsiz olduğunu baştan söyleyeyim, ama yazıyı sonuna kadar okumayanlar, “nüans”ı çok küçük ama adamı dinden edecek kadar büyük olan derdimi anlama fırsatını kaçırırlar. Sabırla dinlerseniz, hikâyenin sonunda siz de başına “helal darı” veya “helal dar” düşme şansını yakalayanlardan olabilirsiniz.

Bir erkekle bir hanımın evlenmelerine kanunen ve sağlık açısından bir mani yoksa laik bir devletin yetkili kıldığı bir kurumun görevlendirdiği memurun gözetiminde, kendi kabul beyanları ve iki şahit huzurunda atacakları imza ile evlilik sözleşmesi gerçekleşir; teamülen bayana takdim edilen “evlilik cüzdanı” ile de devletin kayıtlarına “karı-koca” olarak geçerler. Buna da toplum olarak biz “Medeni Nikâh” diyoruz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması şartıyla, dininin, mezhebinin ne olduğuna bakılmaksızın eşit yurttaşlık hakları gereği herkes herkesle evlenebilir. (Allah geçinden versin -dua yanlış oldu, yüzünü göstermesin-  Avrupa Birliği’ne üyelik müracaatımız (hafazanallah) kabul edilirse, nasıl ki şu günlerde etiketini yapıştırmak kaydıyla domuz eti marketlerde satılabiliyor, belgeli olup vergisini vermesi koşuluyla bir hanımefendi(!) bedenini pazarlayabiliyor, sarhoşluk veren her türlü “müskirat” (“içki”) ruhsat alması şartıyla marketler de, büfeler de, bakkallarda satılabiliyorsa; mezhebi geniş ve midesi de kaldırıyorsa bir insan(!) erkek erkeğe, kadın kadına, evcil hayvanıyla, aile içinden tercih edeceği bir “ensest”le, ya da mesela bir ölüyle şu an Avrupa’nın birçok devletinde kabul edilen “medeni” hukuk gereği evlilik sözleşmesi yapabilecek..) Bu tür evlilik sözleşmelerine “kanunlara” uyduğu sürece hiç kimsenin (imanın en zayıf halkası olan karnından konuşma dışında) bir söz söylemeye hakkı ve yetkisi olamaz. Hatta kanuni haklarını kullanan bir vatandaşı kınama, alaya alma, teşhir etme suçunu işleyenler ceza bile alabilirler.

 

Öyle ki bir musalla taşına getirilen bir tabutun içindeki mevtanın, “namazı kılınabilecek bir Müslüman olup olmadığını” merak edip sorgulamak/bilmek cenaze imamının yetkisinde olmayıp, tabutta yatan kişi ateist bile olsa yakınları tarafından camiye getirilmişse onun namazı kılınacaktır. Cemaatin kılmama hakkı olsa da hiçbir cenaze imamının Müslüman olmayan birinin namazını kıldırmama hakkı yoktur. Onun görevi, kendi önüne getirilen her cenazeyi “sağ salim” mezarına yerleştirip sorgu melekleri Nekir ile Münker’e ne cevap vereceğiyle alakalı sorgudan önceki son hatırlatmaları yapıp telkinini vermek, ay sonunda da helalinden maaşını alıp yeni gelecek cenazeleri beklemekten ibarettir. 

 (Şimdi devir değişti, cenazenin tüm masraflarını belediyeler karşılıyor, cenaze evine istenirse yemek servis ediliyor, memleketine götürülecekse şayet sadece mazot parası mukabilinde araç tahsis ediliyor, gurbet ellerde sürünen Anadolu’nun zavallı insanı senelerce gidemediği sılaya, kaybettikleri en sevgilinin cenazesi vesilesiyle ailecek gidebiliyor! Gasilhane de, cenaze arabasında, mezarlıkta, her bir yerde uyarı yazıları var, “cenaze hizmetleri ücretsizdir, hiçbir görevliye para vermeyin” diye.

Eskiden “kefen parası” diye bir deyim vardı. İnsanlar daha sağken, ya kefenlerini alır sandıkta özenle saklar ya da bir kenara ayırdıkları üç beş kuruşu, “bu benim kefen param ” diye tanımlar, kıyamet kopsa da o paraya el sürmez ve sürdürtmezlerdi…  Hatta,  devlet adamımız devleti hortumlamaktan, kendine ait bankaları batırmaktan dolayı malvarlığına “TMSF” (Üniversite sınavında full çeken genç kardeşime yardımcı olmak adına açılımını da yazayım sevabıma, “Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu”, e şimdi bunun da açılımını istersin sen ama onu da bi zahmet sen öğreniver…) el koyduğu zaman, ekranlara çıkıp “her şeyini kaybettiğini, topu topu 30 milyon dolarını yurt dışına kaçırabildiğini, onun da kefen parası olduğunu” anlatmıştı. İşte eskiden (istisnalar üzerine alınmasın) imamlar; yok yıkama parası, yok telkin parası, yok akşam okuması, yok yedisi /kırkı/ elli ikisi derken cenaze yakınlarının iliğini emerdi. Varisler (kardeşim bedava Arapça, Osmanlıca kursları veriliyor adım başı, öğrensen artık şu dedenin dilini de konuştuğum üç kelimenin ikisinde bakakalmasan…) tam kurtulmak üzereyken, ölenin namaz, oruç, hac borcuna mukabil “devir ve iskat” (ya bunu da kendiniz öğrenseniz; yok ben bunu da anlatırım da okuyucu ikide bir parantez açmamdan rahatsız oluyor, konuyu dağıtıyormuşum, başıyla sonu arasında bağlantı kurmakta zorlanıyorlarmış) töreninde elde son kalan paracıklar da orada buhar olurdu.. Güldüm mü ağladım mı hatırlamıyorum, ama dinlediğim yaşanmış en güncel fıkrayı unutmam mümkün değil:  Yeni tayin oldukları küçücük bir köyden altı aydır bir tek bile cenaze çıkmayınca, sohbet ettiği köy kadınlarına -boşta bulunup- şu itirafı yapmış imamın karısı: “Ya burası iyi güzel de, hiç ölen olmuyor, eski görev yerimiz büyükçe idi, sık sık cenaze çıkar, şükür ek gelirlerimiz olurdu.. Geldiğimizden beri kuru maaştan başka elimize tek kuruş geçtiği yok.” deyince, hazırcevap bir kadın yöresel şivesiyle lafı yapıştırmış: ”A be gülüm, siz para kazanasınız diye bu millet sapır sapır ölsün mü Allah aşkına!..”

İşte “cenaze imamı” örneğinde olduğu gibi “nikâh müftüsü” de her Türk vatandaşının müracaatını kabul edip o andaki “mer’i” (ikide bir sorup durma genç kardeş, ben bunları yazdım zamanında, okumuyorsunuz…) “medeni kanun” a göre nikâhlarını kıymak zorundadır. Kapına gelene sorulmaz; Müslüman mısın, ateist misin, hangi partiye üye, hangi derneğe kayıtlısın, LBGT üyesi misin? Ne demiş Mevlana; “Gel, ne olursan ol gel!” (Her şeyde olduğu gibi bu güzelim sözü de yanlış anlamışız; “ne idüğü belirsiz” ne kadar yanlış insan varsa buyur ediyoruz. Kardeşim eve sokulacak adam var sokulmayacak adam var.  Ben size sözün has anlamını söyleyeyim de kapınıza gelen her mendeburu eve buyur etmeyin. “Bundan önce ne yaşamışsan yaşa, tövbe edip bu kapıya gelmişsen hoş safa geldin demektir” ve ancak namuslu adamlar girebilir o kapıdan, bir nokta daha.)

Gelin işin edebiyatını bırakıp size olayın “künhü” nü anlatayım:

“Mesele müftü, nikâh meselesi değil, hâlâ anlamadın mı?” İşin püf noktasında “besmele” ile “ecnebi” liğin, Kabil ve Habil’le başlayıp kıyamete dek sürecek olan “hak” ile “batıl” ın mücadelesi yatıyor. “Hadi gel” biraz “gezi” ye çıkıp bu “ağaç” ın hangi kanlarla sulandığına bir göz atalım istersen.

İmame” nin ipi kopartıldıktan sonra bize ait ne varsa inkılaplarla değiştirerek “çağdaş medeniyet” in değerlerini baş tacı edip “İsviçre Medeni Kanunu” nu kabul ettiğimiz zaman icat oldu bu “imam nikâhı”- “medeni nikâh” ayrımı. Müslümanlar kendilerine ait olan bir devletin, kendileri gibi Müslüman olan bir kadısının, hocasının huzurunda ya da akrabalar konu komşu kendi aralarında “Allah’ın emri Peygamberin kavliyle” kıyarlardı nikâhı ve o nikâhın adı sadece “NİKÂH” dı. Kadı, hoca ya da Müslüman olması şartıyla her kimse,  iki şahit huzurunda, “Allah’ın adı ile” başlar “Peygamberin Sünneti İle” sonlandırırdı işlemleri… Devletin dininin İslam olmaktan çıkarılıp, kanunların Allah’tan, Kitap’tan bağımsız olmasından sonra artık yapılan her iş “medeni kanunun verdiği yetkiyle” yürümeye başlayınca Müslüman ahali, Allah’ın ve Resulünün adının geçmediği bu “besmelesiz” evlilik akdini haramı helal kılacak yeterlilikte görmeyince soluğu mahallesindeki ağzı dualı bir Müslümanın yanında alıp, ne olur ne olmaz şu evliliğin sahih hale gelmesi için bir de “Allah” ve “Resulü” nün adını anıp dua yaparak gönül huzuruyla gerdeğe girer oldular..  Süreç içinde bu iş, köyün/mahallenin imamı ve dualar eşliğinde yapıla yapıla “imam nikâhı” adıyla anılır oldu. İnsanlar “Vatandaş” kimliğiyle zorunlu olarak “medeni evlilik sözleşmesi” ni imzalarken, “Müslüman” vasfıyla da “nikâh” kıyıyordu. Zamanla İslami literatüre ait olan “nikâh” kavramını “Sezar” da kullanmaya başlayınca ayrım daha da belirgin hale geldi ve “dini nikâh”-“medeni nikâh” Türkçe literatüre kalıcı olarak yerleşmiş oldu. Bu ayrım sayesinde Müslüman halkımız Allah’ın adı anılmadan yapılan her işin murdar olduğunun bilinciyle “medeni nikâhı” da “besmelesiz” saydığından “dini nikâh” ı, kendisine zorla dayatılan inkılaplara karşı bir direniş kalesi haline getirdi bir nevi. Devlet de bunu böyle algılamış olacak ki “dini nikâh” ı gündemden düşürmek için her yola başvurmuş ama milletin kalbindeki inancı nasıl söküp atamadığı gibi bu “mevzii” yi de yok edemedi senelerce.

‘’Bir müftü nikâhından dünya savaşı çıkaracaksın’’ diyenlerinizi duyar gibiyim, biraz geriden alalım o zaman.Doğu cephesinde emrindeki askerlerle birlikte Ruslara esir düşen Said Nursi’nin; herkesin ayağa kalktığı Rus komutan karşısında “hervele”  yaparak “yerli taş” misali yerinden kıpırdamayıp sebebi sorulduğunda da  “kendisinin bir İslam âlimi olduğunu, komutan da olsa kâfir birinin karşısında ayağa kalkarsa İslam’ın izzet ve şerefini koruyamamış olacağını” söylediğinde önce idam cezası veren ama kılını kıpırdatmadan ölüme yürüyen bu asalet timsali esirin son arzusu olarak iki rekât kıldığı namazdaki teslimiyet karşısında hayret ve hayranlık hisleriyle önce özür dileyip sonra affeden Nikola Nikolaviç  merhuma Bediüzzaman lakabının verilmesinin köşe taşlarından biri olamaz mı sizce?..  

Merhum İskilipli Atıf Hoca ve birçok mazlum niçin idam edildi? Halka boyun eğdirmenin ve dönüştürmenin bir aracı olarak kullanılan “şapka” ya karşı durdukları için değil mi? Normal zamanda insanı güneşten koruyan bir şemsiye hükmünde olan ve başına takmaktan hiç kimsenin gocunmayacağı bir bez parçası olan fötr, zihinlerde “zulmün” ve ona karşı “direnişin” bayrağı haline gelince uğrunda sehpalar kurulan ve gözünü kırpmadan şehadete yürüyen bir savaşın sembolü haline geliyor..

Ya da, Nasır’ı devirmek ve suikast teşebbüsünde bulunma ithamıyla tutuklanıp özür dilemesi şartıyla idamla “af” arasında tercih yapması istendiğinde “Ben suçlu isem, cezamı çekmeliyim; yok, bir komployla karşı karşıya isem bana iftira atan zalim birinden özür dilemekse seve seve şehadete yürürüm” diyen merhum Seyyid Kutup bu mirası, direnişi ve cesareti nereden almıştı dersiniz?..

Yine Merhum Süleyman Hilmi Tunahan’ın (şu anki sözde takipçilerinin o günün koşullarında eli öpülesi bir direnişçinin gerçek niyetini anlayamadıkları ve çağın değişen koşullarına ayak uyduracak bir bilinçten yoksun oldukları için merhumun bıraktığı yerde otlayıp duruyorlar..) “mescid-i dırar” hükmünde görüp arkasında namaz kılınmayacağına dair Diyanet’in camileri ve imamları hakkında verdiği fetva ne muhteşem bir muhakemenin ürünüdür. Gerçek İslam’ı ortadan kaldırmak adına din adamı yetiştirmeyi  amaç edinmiş İmam Hatip Okulları hakkındaki hükmü de aynı kaygının ve bilincin dışa vurumu değil midir?..

Ya Merhum Mehmet Akif’in, son aşamasına gelmişken yanlış amaçlar uğruna kullanılacağı endişesine kapıldıktan sonra yıllarca emek verdiği Kur’an Meali ve tefsiri çalışmalarını yakıp imha etmesi, Yezid’ e boyun eğmeyip şehadete yürüyen Hüseyin’den miras kalan direniş ruhunun yeniden ortaya çıkışı değil midir aslında?

Milletvekillerine, meclis iç tüzüğü gereği meclise kravatsız girilemeyeceği hatırlatılıp kapıdan geri çevrildiğinin ertesi günü boynuna değil de kemerine bağladığı kravatla kapıya dayandığında sanki milli maçta İngiltere’yi 1-0 mağlup etmişçesine evler de kahvehaneler de zafer çığlıkları attırıp kahramanlık tarihindeki yerini alan Serdengeçti merhumu böyle bir palyaço direnişine yönlendiren içgüdü, “Batılılaşmaya’’ karşı verilen mücadelede bütün putları kırdıktan sonra baltayı büyük putun boynuna astıktan sonra amacına ulaşmış bir fedainin gönül huzuruyla hakkında verilecek hükmü umarsızca bekleyen Hz. İbrahim’in ruhu değil midir?..

Hadi biraz da nostalji yapalım; Bir zamanlar, laik devletin memuru olmasından mütevellit “kravatlı” imamların arkasında namaz kılmayan, Cuma Namazının “otorite” ile ilgili şartının oluşmadığı gerekçesiyle sadece öğle namazı kılan, Diyanet’in Ramazan ve Kurban Bayramı takvimlerine uymanın kendilerini “şirk” e sokacağı vehmiyle gece yarılarında dağ başlarında “hilal gözetleyen” “tevhit delisi” Müslümanların bu çabası hangi hassasiyetin ürünüydü?..

Öz’e gelirsek; nikâhın müftüler tarafından da kıyılacak olması “iman” ve “şirk” ayrımını ortadan kaldıracak bir tehlike barındırıyor içinde. Laik hukuka göre “medeni” İslam inancına göre de “dini” nikâh kıyan Müslümanların “bilinç”i müftü sarığı ve cübbesi işin içine sokularak yok edilecek. “Müftü” kimliğiyle laik hukukun adına yetki kullanan kişinin kıydığı nikâh, içinde “besmele” de olsa “dua” da “hatim” de olsa “Allah Adına” olmadığı için murdardır. Ama üzerindeki “devlet cübbesi”ni çıkarıp sivil bir Müslüman vasfı kazandığında ister belediye memuru, ister imam, ister müftü olsun, “Allah Adına” kıyacakları nikâh meşrudur, helaldir. Mesele nikâhı “Kim”in kıydığı değil, nikâhın “kimin adına” kıyıldığıdır.

Bir örnekle sonlandıralım. Bir imam ya da müftü veya bir şeyhülislam olsun, bir putun önünde hayvan boğazlasa, besmele bile çekse o hayvanın eti yenmez. Buna karşın ehli kitap bir Hıristiyan ya da Yahudi’nin “Allah’ın adını” anarak keseceği bir hayvanın eti helal olur.

Bu müftü nikâhına, “şeriat geliyor” yaygarasıyla ortalığı velveleye veren laiklerden önce “şirk zehrini” “bal kavanozunda” “bizden saki” ler eliyle içme tehlikesiyle yüz yüze kalan “La” ve “İlla” bilincine sahip Müslümanların karşı çıkması beklenirdi…

Aslında bu kadar uzun yazı yerine Sayın Alev Alatlı’nın kendisine verilen “2014 Yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri” vesilesiyle Külliye’ de yaptığı teşekkür konuşmasındaki şu cümlesi bile yeter de artardı derdimi anlatmaya, sizi de bu kadar “kelalaka” konularla yormazdım:

"Her Yasal Olan Hak Helal Değildir!”

NOT:

1. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız, yaşadığımız ülkeyi seviyoruz, uğruna ölüyoruz. Bazen isteyerek bazen içimiz kan ağlayarak da olsa uyuyoruz, millet olarak bir arada yaşama ve ülke bütünlüğü adına vatandaşlık görevlerimizi bihakkın yerine getiriyoruz. Ama aynı zamanda Müslüman kimliğimizle de “helal” ve “haram” lara da riayet etmek Allah karşısındaki görevimiz. Ve Allah’ın bize yüklediği “yeryüzünde önderler olma”, “adaleti ayakta tutma” ve “Allah’ın sözü en üstün olana kadar çabalamak” la görevli olduğumuzu ve bunun; üzerinde pazarlık yapılamayacak bir “iman” meselesi olduğunu söylemek isterim.

2. Bir de “avcı derviş” meselini anlatacaktım, ancak sizden önce okuma bahtiyarlığına erdiğim Enes Tarım kardeşim o hikâyeyi bir güzel anlatmış, aynı dergi sayfaları içinde ikinci kez yazmayı gereksiz gördüm. Enes kardeşimin sayfasına link ederseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız umarım…

Yunus’umuzun sözüyle bitirelim:

“Ben gelmedim kavga için, benim işim sevgi için.

Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.”


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :