Modern Zamanların Ulu Camileri: Stadyumlar*

Kalabalık mekânlar, daha doğrusu ‘kitle alanları’ günübirlik yaşayan ve düşünmeyi, akletmeyi unutan insanlar üzerinde oldukça etkilidir. Cemil Meriç, “bu millete bir kaz çobanı lazım” derken, insanların yönlendirilmeye, kolayın ve yanlışın peşinden gitmeye karşı zaafları olduğunu vurguluyordu. Kendinden kaçan insanlar kalabalık mekânlara akın etmekten asla vazgeçmezler. Bilge kişi, “kendinden kaçanı kimse yakalayamaz!” demişti. Kalabalıklar yutar insanı ve yuttuğu kişinin kimliğini unutturur. Zaten kalabalığa koşan insanın amacı futbolda, sinemada kaybolmaktır. Kalabalığın içine dalan insan oranın rengini alır. Kalabalık küfretmeye başlayınca o da küfre başlar. Tek başına kimselere yan bakmayan nice kişi, kalabalıkta güvenlik sektörüne bile “argo ötesi” laf eder. Çünkü topluca hakaret edildiği zaman daha kolay hakaret edilir.  “Topluca ölündüğü zaman daha kolay ölünür” sözü kalabalıkta gerçek olur. Kalabalık karanlık gece gibidir; her şeyi koynunda saklar. Her şey orada saklanır. Tekin olmayan niyetler ya kalabalığı, ya karanlığı seçer. Gündüzü, tenhayı, nihayetsiz okuma aşkını, camiyi, gemileri yakmayı seçmek, tarihte kaldı. Tercihen tenhayı seçmek, bilgelik alametidir. Kendisi ile geçinemeyen, kendisi ile baş başa nasıl kalsın!

      Kendi dar çevresinde meşru olmayan yönlerini saklayan insanoğlunun, bir kalabalıkta, bir metropolde neler yapabileceğini kestiremeyiz. Çünkü kalabalığa tercihen giden bir kişinin kimliği kalabalık içinde eriyor. Her sözü ve eylemi kalabalığa mal oluyor.  Kalabalık, insanı tanınmaktan ve kınanmaktan kurtarır. Dar çevrede kınamaya, ayıplamaya konu olan bir davranış, kalabalıkta adeta meşruiyet kazanır. Kalabalıkta şecere, çetele, nöbet defteri olmaz.

     Çok katlı binalardaki sığınaklarından kaçan, adeta fırlayan insanlar, özgürlüklerini kapalı çarşılarda, müzikhollerde, bulvarlarda, statlarda ararlar. Hâlbuki özgürlük, kendini kendine has kılmak, biricik hissetmek, bir kavrayış, bir şuur, bir aidiyet meselesidir. Modern yapılanmada her ayrıntı bir kalabalığa akıyor. Şehirler köyleri, marketler bakkalları, statlar geleneğe dayalı oyunları, TV’ler birebir sohbetleri yuttu. Âdemoğlu kıblesini çığ gibi devrilip, dökülüp, tekrar toplanan kalabalıklara çevirdi. Cami, kitap, kimin neyine gerek!

      Kentler ve kalabalıklar büyüdükçe insan küçüldü ve un-ufak oldu. İçindeki yalnızlığı büyüten insanoğlu, her çeşitten insanı içinde barındıran kalabalıklara karışarak bu yalnızlığını daha da büyüttü. Teke tek kalınca da teknolojiye mahkûm oldu. Sonunda mekanik sevgililerle baş başa kaldı. Aklına güveni olmayanlar, teknolojiye akıl atfediyorlar. 

     İslam coğrafyasının hemen her şehrinde birkaç tane “ulu cami” vardır. Ulu cami İslam’a has bir ifade değil, bir isimlendirmedir. İçinin (anlamının) ne ile doldurulduğu konuşmanın veya bir metnin akışı içinde anlaşılır. Tam Türkçe karşılığı; “büyük toplanma yeri” demektir. Her kavim inandığı din, ibadet, oyun ve eğlence veya ayinler için büyük toplanma yerleri yapmıştır. Günümüzde en büyük toplanma yerleri stadyumlardır. Bir toplanma yeri büyüdükçe, o toplantıdan beklenen verimin de büyüyeceğine inanır her din ve dünya ehli.

İnsanların birbirine tutunarak oluşturduğu en kalabalık, en çeşitli kimlik (sağcı, solcu, radikal,  dindar, muhafazakâr) mekânları, stadyumlardır. Bunun için modern zamanların ulu camisi yani büyük toplanma yeri, stadyumlardır.

       Stadyum, tiyatro, müzikhol, festival, iki tarafın rekabetine sahne olan bilumum gösterilerde; insan kalabalıkların ritmine, şarkılarına, temposuna kendini kaptırır ve bir süreliğine kendini unutur. Halk, bilgi sistemleri ve kalabalığın bizzat kendisi buna ‘deşarj olmak’ diyor. Kalabalığın merasimi bittikten sonra evinin yoluna koyulan ‘seyirci’ tanım uygun ise ‘şarj’ olmakla tekrar baş başa kalır.

 

           Bir Tüketme Biçimi: Futbol

 

          Futbol bir tüketme biçimidir. Tevhit ehli tüketilen ve helal olan bir şeye besmele ile başlar. Futbol oyunu neden besmele değil de düdük ile başlar! Umberto Eco; “Futbol günümüzün en yaygın dini, batıl inancıdır” diyor. Demek ki her fiilin bir besmelesi (başlama startı) var; futbolun besmelesi de düdüktür.

     Bir lig maçında, şampiyon kulüpler kupasında, dünya kupasında, hakemin besmele ile başlangıç yapması hayal dahi edilemez!

     Besmele ile başlanırsa ‘merdi kıpti’ durumu söz konusu olur; o daha vahimdir. Futbolun doğası besmeleye hayal edilemeyecek kadar uzaktır, aykırıdır. Son tahlilde dünyadaki müesses nizamın bir enstrümanı olduğu için futbol tabii ki besmeleyi kabul etmez. Mahrem yerlerin açılması, ömrün yedi de birini götürmesi, ezan seslerini bastıran stadyum gürültüsü, oyunun sonuçları vesaire… Hangi kısmı tevhide uygun ki, başlama biçimi tevhide uygun olsun. İnsanlar besmeleyi kabul etmeyen bu oyunu ve nice oyunu kabul ediyorlar! “Futbol sadece futbol değildir”… Anadolu, kitle oyunları ile oyuna getirilip yedi düvele entegre edildi/ediliyor.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------  Ramazan Demir, Stadyumda Zar Ayaklarla Atılır, Metropol Yayınları, 2017


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :