İSRAİL SORUNU

İnsanların olduğu her yerde “sorun” vardır. Önemli olan sorunun varlığı değil, soruna karşı yaklaşım tarzımızdır. Sorunu çözmenin ortadan kaldırmanın yolu, soruna, “hak ve özgürlükler” açısından yaklaşmaktır. Soruna, “çıkarları” açısından yaklaşanlar, sorunu daha da karmaşık hale getirmektedir. Bu “sorunun taraflarının” problemi daha da derinleştirdiğini biliyoruz. Herhangi bir kişi veya devletin, belli bir sorunu nitelendirme biçimi, o soruna bakış açısını da yansıtır. Soruna, İsrail penceresinden bakanlar, bu durumu, “Filistin Sorunu” olarak nitelendiriyor. Bu bakış açısına göre, Filistin denilen yerde (bölgede) bulunanlar, yani Filistinliler, direniş ve boykotlar yapmakta, “sorun” çıkarmaktadır.

Filistin topraklarının işgal süreci tamamlandıktan sonra, bu sorun daha lokal bir hale gelmiş, Kudüs sorununa dönüşmüştür. Sorunu ‘Filistin Sorunu’ ve ‘Kudüs Sorunu’ olarak niteleyenlere göre, problemi çözmenin yolu, bu sorunu çıkaranları etkisiz hale getirmek, daha da ötesi, bertaraf etmektir. Konuyu hak ve özgürlükler açısından değerlendirdiğimizde ise, Filistin sorunundan değil, “Filistin’in İsrail tarafından işgali ve işgal edilen topraklar üzerinde kurulan İsrail devleti sorunundan” daha açık bir deyimle, “İsrail sorunundan” söz etmek gerekir.

Gerçekte bölgedeki sorunlar, Yahudilerin Filistin topraklarına yönlendirilmesiyle (göç) ve İsrail’in Filistin topraklarını işgaliyle başlamıştır. Gelinen noktayı, “Filistin sorunu” olarak niteleyenlere şunu sormak gerekir: Eğer İsrail Filistin topraklarını işgal etmeseydi, ‘Filistin Sorunu’ diye bir problem olur muydu? Filistin topraklarının işgali, 1900’lü yılların başından bugünlere kadar katlanarak devam ediyor. Bu sorunun acilen çözülmesi gerekiyor. Ancak, Filistin topraklarına Yahudi göçü ve işgali süreci ele alınmadan, bu sorun adil bir şekilde çözülemez. Filistin topraklarına Yahudi göçü ve Filistin topraklarının işgali, ana unsurunu oluşturduğundan, 19.yüzyıl sonlarında başlayan Yahudi göçünü ve İsrail devletinin kurulmasını, akabinde işgal sürecini ele almaya çalışalım:

1.Yahudilerin Filistin Topraklarına Göç Etmesi:

Filistin’in işgali, Osmanlı devletinin parçalanma süreciyle birlikte başlamıştır. Bu sürecin doğal uzantısı da, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Yahudilerin Filistin topraklarına yönlendirilmeye başlamasıdır. Filistin topraklarına Yahudi göçü, iki teoriyle açıklanmaya çalışılmaktadır. Birinci teori Yahudilerin dini inançları, Siyonizm, yani, Yahudilerin vaad edilmiş topraklara yürüdüğü iddiasıdır. İkinci teori ise, dünyanın çeşitli ülkelerinde Yahudilere yönelik baskılar arttığı için, Yahudilerin Filistin topraklarına göç ettiği iddiasıdır. Somut olgular üzerinden yapılacak bir değerlendirme, bu iki teoriden hangisinin doğru olduğunu veya daha belirleyici olduğunu gösterecektir.

Yahudilik İnancı ve Siyonizm Teorisi: Dünyanın çeşitli ülkelerindeki Yahudilerin, “belli bir zaman dilimi” içinde, “topluca” Filistin topraklarına yönelmesini, Yahudilik inancıyla ve Siyonizm ile açıklamaya çalışanlar, dolaylı işgale meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Yahudilik, tahrif edilmemiş haliyle, Hz. Âdem ile başlayan ve Hz. Muhammed ile son bulan peygamberler silsilesinin bir halkasına, Hz. Musa’ya ve ona indirilen Tevrat’a dayanmaktadır. Bu dinin böyle bir amacı (tavsiyesi) olsaydı, Yahudiler binlerce yıl beklemez, yüzlerce yıl önce Filistin topraklarına göç eder ve bu topraklarda yerleşirdi. Yahudiliğin, “belli bir coğrafyayı ele geçirmeyi” hedef gösterdiğini iddia etmek, peygamberlerin Risalet görevini anlamamak demektir.

 

Peygamberler belli bir coğrafyada gönderilse de, muhatabı bütün insanlık olmuştur. Son peygamber Hz. Muhammed (sav), Mekke’de yaşadığı halde, Risalet’i Mekke ve çevresiyle sınırlı kalmamış, dünyanın her bölgesine yayılmıştır. Bugün dünyanın hemen her ülkesinde Müslümanların olması, bu dinin belli bir coğrafya ile sınırlandırılmadığının en açık kanıtıdır. Aynı durum, Yahudilik için de geçerlidir. Hz. Musa M.Ö. 1300’lü yıllarda peygamber olarak gönderildikten sonra, Yahudilerin dünyanın her tarafına yayılmış olması, oralarda yaşaması, Yahudilere, belli bir coğrafyanın (Filistin topraklarının) tavsiye edilmediğini (vaad edilmediğini) göstermektedir. Tevrat’ta “Kenan” beldesi, “süt ve bal akan diyar[1] mitolojik bir çerçevede zikredilmiş olup, tarihsel bir olaya (Hz. İbrahim) işaret etmektedir. Kenan Bölgesine ilişkin belirsizlikler, şarta bağlanmış olması, Yahudilerin sürekli ahitlerini bozmaları, Mısır’da kalmayı tercih etmeleri, Yahudilere, geleceğe yönelik bir toprak vaadinin olmadığını göstermektedir. Tevrat’ın böyle bir emri ve tavsiyesi olsaydı, Yahudiler, Filistin’e göç etmek için, Osmanlı devletinin çöküşünü beklemez, yüzlerce yıl önce buraya gelip yerleşirlerdi. Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmesini, Yahudilik inancıyla, Tevrat’la açıklamak, gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Siyonizm ile Filistin toprakları kutsanmaya başlamış, siyasi amaçlar dini bir ambalaja sarılmış, Filistin’e Yahudi göç dalgalarının başlatılmasında araç olarak kullanılmıştır.

Filistin’e Yahudi göçü, Osmanlı devletini parçalamak, Osmanlı toprakları üzerinde bir “Yahudi Devleti” kurmak isteyenlerin projesidir. Yahudilerin Filistin’e göçünü, üç döneme ayırmak gerekir. İlk dönem, 1881 – 1903 yılları arasında, Siyonist devletin çekirdek kadrosunu oluşturan göçlerdir. İkinci dönem, 1904 – 1918 yılları arasında, Filistin’deki yerleşimlerin de önünü açan göçlerdir. Üçüncü dönem ise, 1919 – 1923 yılları arasında gerçekleştirilen göçlerdir. Filistin’deki nüfus değişimlerini ve yerleşimleri anlayabilmek için bu göç hareketleri son derece önemlidir. Filistin topraklarına Yahudi göçünde, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da Yahudileri örgütleyen Theodor Herzl önemli bir görev üstlenmiştir. Avusturyalı bir Yahudi olan Theodor Herzl, 1896’da “Yahudi Devleti” adında bir kitap yayınladıktan sonra, Siyonizm, uluslararası siyasi bir hareket olmuştur. 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen I. Dünya Yahudi Kongresi’nde, Dünya Siyonist Teşkilatı kuruldu ve bu teşkilatın başkanlığına da Theodor Herzl[2] getirildi. Bu kongreden önce kurulması planlanan yurdun Filistin’de olması kesinleşmemişti ama Basel Kongresi ile birlikte Filistin’de bir yurt kurma fikri üzerinde ortak bir görüş oluşturulmaya çalışılmıştır. Avusturyalı-Macar gazeteci Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e göçünün dini ambalajını hazırlayan kişidir. Doğrusunu söylemek gerekirse, son derece etkili olduğu, bu işgale karşı çıkanları dahi etkilediği açıktır. Filistin’in işgali sorununa çözüm üretmek isteyenlerin ilk yapması gereken, Filistin’e Yahudilerin göç etmesinin, Yahudilik inancıyla herhangi bir ilgisinin olmadığını dile getirmek olmalıdır.

Yahudilere Yönelik Baskı ve Soykırım Teorisi: Dünyadaki birçok devletin, kendi ülkelerinde yaşayan Yahudilere baskı uygulamaya başladıkları, Yahudilerin de bu baskılar sonucunda Filistin topraklarına göç etmek zorunda kaldıkları iddiası son derece tutarsız ve komiktir. Bu baskıların, tam da Osmanlı Devletinin dağılma sürecinde ve birçok ülkede (aynı zaman diliminde) başlamasını “tesadüfle” açıklamak, eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir an için, Almanya’nın, ülkesinde yaşayan Yahudilere baskı uyguladığını varsayalım. Almanya’da baskılara maruz kalan Yahudilerin ne yapması beklenir? İspanya’da, Endülüs devletinin yıkılışı sırasında, (Müslümanlara ve Yahudilere yönelik baskılar arttığında, Yahudilerin büyük bir çoğunluğu, -Hıristiyan olmadıkları halde- Hıristiyan olduklarını ilan etmişler ve bu topraklarda yaşamaya devam etmişlerdir. Küçük bir kısmı da, (çoğu komşu ülkeler olmak üzere) çeşitli ülkelere göç etmişlerdir. Müslümanlar ise geniş çaplı bir sürgünün ve soykırımın muhatabı olmuşlardır. Bu olay, Yahudilerin, baskılara ve soykırıma karşı, olağanüstü bir uyum kabiliyetine sahip olduğunu göstermektedir. Almanya’da, iddia edildiği gibi, Yahudilerin can ve mal güvenliğine yönelik ciddi baskılar olsa idi, Yahudiler, İspanya’daki gibi kendilerini gizlerlerdi. Bunu yapmayan, yapamayan, yaptığı halde inandıramayan Yahudilerin bulunduğunu ve bunların Almanya dışına kaçmak zorunda kalacaklarını varsayalım. Almanya’yı terk etmek (göç etmek) zorunda kalan Yahudiler nereye göç ederler? Dünyanın pek çok bölgesinde benzeri sorunlar yaşandı, yaşanmaya da devam ediyor. Milyonlarca kadın, erkek, çocuk, yaşlı, evlerini işyerlerini mallarını bırakıp başka ülkelere sığınmak zorunda kalıyor.

Bütün dünyanın gözleri önünde cereyan eden Suriye’den örnek verelim. Suriye’den göç etmek zorunda kalan Suriyelilerin yüzde 90’ından fazlasının, “Suriye’ye komşu ülkelere” (Lübnan’a, Türkiye’ye, vs.) sığındığını biliyoruz. Uzak ülkelere giden Suriyeli sayısı, son derece azdır.  Suriye’den savaştan kaçanların, Avustralya, Kanada, Afrika, yerine komşu ülkelere sığınması doğal olanı ve beklenen bir durumdur. Somut örnekleri ortada iken, Almanya’da baskılara maruz kalan Yahudilerin, komşu ülkelere sığınmak (göç etmek) yerine, Filistin’e göç etmesi Yahudilere yönelik baskılarla açıklanamaz! 1881 yılında Rus çarı II.Aleksandr’ın öldürülmesiyle Yahudilerden şüphelenildiği, Yahudi düşmanlığının (anti-semitizm) ve Yahudilere saldırıların (pogroms) arttığı, 1881–1991 yılları arasında Rusya’da, sayıları 3 milyon civarında olduğu tahmin edilen Yahudiler, kitleler halinde başka ülkelere göç etmeye başladığı iddia edilmektedir. İlk göç dalgasında 134 bin Yahudi’nin ABD’ye, 5 bin kişinin Filistin’e ve 10 bin Yahudi’nin ise başka ülkelere göç ettiği belirtilmektedir.”[3] Göç dalgalarının ilkinde, Rusya’dan göç eden 149 bin Yahudi’den sadece 5 bininin (yani yüzde 3’ünün) Filistin’e göç etmesi, (baskılara maruz kalan Yahudiler için) Filistin’in olağan bir adres olmadığını göstermektedir.

Almanya’da, Rusya’da ve başka ülkelerde, aynı zaman dilimi içerisinde, Yahudilere baskıların artırmasının (!) bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Bu ülkelerde, Yahudilere hiç baskı uygulanmadığını söylemek istemiyorum. Tam aksine, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Yahudilerin Filistin’e göç etmelerine yetecek kadar, “kontrollü bir baskı uyguladıklarını” söylemek istiyorum.

Avrupa ülkelerinde, Almanya’nın Yahudilere yönelik soykırım iddialarının tartışılmasının yasaklanması, gerçeğin ortaya çıkmasını önlemeye yöneliktir. Küresel sistemin ana aktörleri arasında yer alan Yahudiler, “olmayan bir baskı” ve “olmayan bir soykırımı”, binlerce kitaba, filme, tiyatroya, vs. konu yapmış,  dünya kamuoyunu bu masala inandırmaya, inanmayanları da susturmaya çalışmışlardır. Ünlü Fransız düşünür Roger Garaudy, İsrail’in Siyonist politikalarını yazmaya başladığında dünyada önemli bir gücü elinde tutan Siyonizm lobisinin hışmına uğramıştır. Baskılar ve tehditler, gerçekleri yazmasına engel olamamıştır. Nitekim dışlamalara, yalnız bırakılmalara, soruşturmalara, cezalara, dağıtım şirketlerinin kitaplarına ambargo uygulamalarına ve fiili yasaklar koymalarına rağmen 1996’da yazdığı, “İsrail Politikasının Temelindeki Mitler” başlıklı kitabında, “2.Dünya Savaşı’nda Yahudilere karşı soykırım yapılmadığını, gaz odalarının varlığının şüpheli olduğunu ve bütün Yahudi soykırımının abartıldığını” ileri sürmüştür. 1998 yılında, Yahudi Soykırımını inkâr ettiği için hapse mahkûm edilmiştir. Graudy’nin, Siyonistlerin Avrupa’daki Nazi katliamlarının propaganda amaçlı masallardan ibaret olduğunu belgeleyen “İsrail’i Kuran Efsaneler” adlı kitabı da Fransa’da yasaklanmış, bu kitabından dolayı 2002’de mahkeme önüne çıkarılmış, 33 milyon Euro cezaya mahkûm edilmiştir. Almanya’daki soykırım iddialarının tarihi gerçeklerle bağdaşmadığını öne süren İngiliz bilim adamı (tarihçi) David İrving ve Fransız tarihçi SergeThion da, benzer muamelelere maruz kalmıştır.

Sonuç olarak; Yahudilerin (belli bir zaman dilimi içerisinde) Filistin topraklarına göç etmesinin sebebi, ne Tevrat’ın emri ve tavsiyesi ve ne de bazı ülkelerdeki Yahudilere yönelik baskılar ve soykırım(!)dır! Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmesinin gerçek nedeni, Osmanlı Devletini parçalamak ve bölmek, Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Yahudi devleti kurmak, kuracakları bu devletle, müteakip yıllarda, Ortadoğu bölgesini sorunun odağı haline getirmek, Osmanlı devletinin kalbine hançer saplamaktır.

2. İsrail Devletinin Kurulması:

Filistin topraklarına göçün mimarlarından Theodor Herzl, başlangıçta “yurt” ya da “yer” kavramlarını kullanmış, “devlet” kavramını kullanmamıştır. Theodor Herzl’in, bir Yahudi yurdu kurma fikrini gerçekleştirebilmek için[4] 1901 ve 1902 yıllarında II. Abdülhamid ile görüştüğü, Yahudilere Filistin’de yurt verilmesini, bunun karşılığında ise Osmanlı borçlarının Avrupa’daki Yahudi bankerler tarafından ödenebileceğini söylediği” II. Abdülhamid’in de, “bu teklifi reddettiği” tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Yahudiler, 20.yüzyılın ilk yıllarından itibaren “yurt edinme” konusunda yoğun bir çalışma yürütmeye başladılar. Bu çalışmaların en önemlilerinden biri, 1901’de kurulan Yahudi Ulusal Fonudur. Bu fon, Filistin topraklarının satın alınmasında önemli bir başarı sağlamıştır. 1915–1916 yıllarında, Mekke Şerifi Hüseyin ve İngiltere’nin Mısır’daki Yüksek Komiseri Henry McMahon arasındaki mektuplaşmaları, 1916 yılında Fransa - İngiltere arasındaki Sykes-Picot Anlaşması’nın imzalanması, bu dönemin önemli gelişmeleri arasındadır.

“I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, 1904’te Dünya Siyonist Teşkilatı’nın lideri olan Chaim Weizmann, siyasi nüfuzunu kullanarak İngiltere üzerinde etkili olmaya çalışmıştır. Weizmann ve arkadaşları İngiltere hükümetine verdikleri ilk muhtırada “Filistin’de” bir yurt değil, “Filistin’in” Yahudi yurdu olarak kabul edilmesini, Filistin’e özerklik verilmesini ve Filistin’e Yahudi göçlerinin serbest bırakılmasını istediler. İngiltere ise, bu dönemde Yahudileri destekleyen politikalarına devam etmiştir.”[5] “Yahudilerin etkili çalışmaları sonuçlarını göstermiş, 1917’ye kadar devam eden İngiltere’nin iki taraflı politikası, bu tarihten sonra ciddi bir kırılma yaşamış ve Yahudi taraftarı politikaları hiç olmadığı kadar etkinliğini arttırmıştır. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği Filistin’in yönetimi, Lozan Anlaşması’nın onaylanmasıyla İngiltere’nin egemenliğine girmişti. Savaş sonunda yeni bir dünya düzeni kurma politikaları çerçevesinde 1919’da kurulan Milletler Cemiyeti (MC), Filistin’i İngiltere’nin manda yönetimine bırakacaktı. Filistin, 25 Nisan 1920’den 1947’tarihine kadar İngiltere mandasında kaldı. Weizmann, İngiltere’nin Filistin manda egemenliğinin önemini şöyle açıklamaktadır: Manda rejimi, Siyonizm için büyük bir başarı olması yanında, Yahudi halkını tanıması açısından önemlidir. 1920’de başlayan Manda rejimi döneminde, önemli kademelere Yahudilerin getirilmesi, Filistin toprakları üzerinde yerleşimler, nüfus, toprak paylaşımı gibi konularda önemli değişikliklere neden olmuştur. İngiltere, 1922–1948 yılları arasındaki yönetimiyle, Yahudi göçüyle ülkedeki Yahudi oranını 1/10’den 1/3’e yükseltirken, Yahudi sayısını 7 kat arttırarak, aslında Milletler Cemiyeti’nin kendisine verdiği görevi yapıyordu. 1917 yılında Filistin topraklarında, 56 bin Yahudi (yüzde 8), 644 bin Müslüman (yüzde 92) mevcut olduğu halde, Filistin’deki Yahudi nüfusu Yahudi göçüyle sürekli artarken, Müslüman nüfusun göçe zorlanması nedeniyle oran olarak azalmıştır.

II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra, 1945’te Birleşmiş Milletler(BM) kurulmuştur. İngiltere, Filistin Sorunundan kurtulmak ve sorunu başka bir otoriteye devretmeyi istediğinden, bu sorunu, “Milletler Cemiyeti’nden miras bir manda sorunu” olarak Şubat 1947’de henüz kurulan BM’ye taşımıştır. 2 Nisan 1947’de Birleşmiş Milletler’ e resmen başvuruda bulunarak, Filistin meselesini Genel Kurul’a taşımış, Genel Kurul’un özel bir oturum yaparak meseleyi incelemek üzere özel bir komite kurmasını istemiştir. Diğer yandan, 21- 22 Nisan 1947’de Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Suudi Arabistan, Genel Sekreter’den “Filistin’deki Manda’ nın sona erdirilmesini ve bağımsızlığının ilanını” talep etmiştir.”

29 Kasım 1947’de, UNSCOP’ un tasarısı üzerine Genel Kurul’da 33 lehte, 13 aleyhte ve 10 çekimser oyla, ‘Filistin’in Gelecekteki Yönetimi’ başlıklı 181 (II) sayılı ünlü Taksim Kararı kabul edilmiştir. İngiltere’nin manda yönetiminin sona ermesinden birkaç saat önce, 14 Mayıs 1948’de (16: 00’da) Tel Aviv’de Ben Gurion başkanlığında toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail Devleti’nin Bağımsızlığını ilan etmiş,[6] bu karar, önce ABD, sonra da SSCB tarafından tanınmıştır. BM Genel Kurul’u, 11 Mayıs 1949 tarihinde, İsrail’i BM üyeliğine kabul eden 273 (III) sayılı kararı almıştır. Dünyada barışının teminatı olması gereken BM, bu kararıyla, 1900’lü yılların başından itibaren başlayıp 1950’lere kadar tırmanan bu sorunu, içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Bağımsızlık ilanı, bölgedeki birçok savaşın sebebi olmuştur.

3. Filistin Topraklarının İşgali:

İsrail, BM’nin kendilerine bahşettiği (hediye ettiği) toprakları yeterli görmemiş, çevresindeki Filistin topraklarını da işgal etmeye başlamıştır. İsrail’in işgalleri defalarca şikâyet konusu olmasına ve Birleşmiş Milletler defalarca ihlal kararı vermesine rağmen, 5 daimi üyenin vetosu nedeniyle bu kararlar uygulanamamıştır.  Bu arada, toprakları işgal edilen Filistinliler, işgale boyun eğmemişler, ağır silahlarla devriye gezen İsrail askerlerine karşı, çıplak elleriyle, sapanlarla, destansı bir direniş sergilemişlerdir. İntifada süreci devam ederken, 1988’de Ürdün’ün Filistin’e yönelik politikaları Filistin’in devletleşme sürecini hızlandırmıştır. Ürdün, 1988 yılının Ağustos ayında, Filistin’in devletleşme, bağımsızlaşma sürecine katkı amacıyla, Batı Şeria topraklarındaki bütün Filistinlilerle bağını kopardığını açıklamış, Filistin pasaportlarını iptal etmiş, parlamentodaki temsillerine de son vermiştir. Bu gelişmeler üzerine, 12 – 15 Kasım 1988’de Cezayir’de toplanan FKÖ, Filistin Ulusal Konseyi, 15 Kasım 1988’de Filistin Devleti’nin kurulduğunu açıklamıştır. Başkentin Kudüs, Devlet Başkanı’nın Yaser Arafat olacağını ve 1948 bölünme anlaşmasını yani 181 sayılı BM kararının esas alınacağı bir devletin kurulduğunun açıklanması üzerine, ilk günlerden itibaren Türkiye’de başta olmak üzere çoğu devlet tarafından tanınmıştır. Artık, İsrail’e karşı olan mücadele “İsrail’in terörle savaşı” olarak değil, “iki devlet arasında savaş” hatta “bir devletin kendi ülkesini işgal eden bir başka devlete karşı savaşı” olarak görülecekti.

4. İsrail Sorunu ve Filistin’in Geleceği:

İsrail’in Filistin topraklarını işgali, birkaç haydudun, bir evi işgal etmesi (evin sahiplerine işkence ve zulüm yapması) ile eşdeğerdedir.[7] Evin işgali ile birlikte, evde ciddi bir huzursuzluk olacağı açıktır. Ev sahipleri, işgalcileri evden atmaya çalışacaklar, işgalciler de ellerinde bulunan silahlarla buna direnecekler; iki taraf arasında, sürekli bir gerilim ve çatışma olacaktır. Böyle bir çatışma, emniyet güçlerine iletilse, emniyet görevlileri, evin içindeki çatışmalarda ev sahiplerinin mi, işgalcilerin mi haklı olduğunu araştıramaz. Emniyet görevlilerinin görevi, işgale bir an önce son vermek, işgalcileri gözaltına almak, mahkemeye sevk etmek, evi işgalcilerden tahliye etmektir. İsrail’in Filistin’i işgali de aynı niteliktedir.

Filistinliler, işgale karşı direnme hakkına sahip olup, direnmeleri “meşru müdafaa” hakkına dayanmaktadır. Direnme hakkı (meşru müdafaa) işgal sona erinceye kadar devam eder. Ceza hukukunun temel kurumlarından biri olan meşru müdafaanın sınırları, sivil itaatsizlikten çok daha geniş kapsamlıdır. Ceza kanunlarında, saldırıya maruz kalan kişi, meşru müdafaa sınırları içinde kalmak kaydıyla, saldırıda bulunanı öldürse bile, cezalandırılması gerekmez. Filistinlilerin direnişi, meşru müdafaa hakkı kapsamında olduğu için dünyanın her yerinden destek görmektedir. Bu haklılığı (İsrail’in haksızlığı) nedeniyle, BM Güvenlik Konseyi, İsrail aleyhine (Filistin lehine) onlarca karar almıştır. Ancak, meşru müdafaanın da bir sınırı bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu sınır da bu hakkın, (sadece) saldırıda bulunana yöneltilmesi, masum insanları, kadınları, çocukları, kapsamamasıdır. İsrail, Filistinlilere olan desteği kırabilmek amacıyla, Yahudilerin yaşadıkları şehirlerde, sivil yerleşim bölgelerinde, kafelerde bombalar patlatmak, kadınları, çocukları öldürtmek suretiyle, bu örnek mücadelelerini lekelemeye, karartmaya çalışmaktadırlar.

İsrail, çağdaş küresel sistemin şımarık çocuğudur. İsrail’e sadece BM nezdinde değil, hemen her alanda ayrıcalık yapılmaktadır. Coğrafi olarak Asya ülkesi olmasına rağmen, (futbol, voleybol, basketbol, vs.) spor kulüpleri, Avrupa liginde mücadele etmektedir. Batılı ülkeler, teokrasiye şiddetle karşı olmalarına rağmen, İsrail’deki “teokratik” esaslara dayalı yönetim biçiminden, hiç rahatsızlık duymamaktadır.

 İşgal sürecinde yaşanan sorunlardan biri de, İsrail’in Filistin toprakları içinde, yaklaşık 700 km. uzunluğunda 8 metre yüksekliğinde duvar örmesidir. BM kararlarına rağmen İsrail, bu duvarları örmeye devam ediyor. Duvar her zaman, yasakların sembolü olmuştur. Berlin Duvarının yıkılması, komünizmin çöküşünün sembolü olmuştur. Berlin duvarı yıkılırken sevinç gösterileri yapanların, İsrail devasa duvarlar inşa ederken sessiz kalması tam bir çifte standart örneğidir. Ama İsrail, istediği kadar duvar örsün. Her duvar, yıkılmak için yapılır. Bir gün bu duvarlar mutlaka yıkılacak. Çocuklarımız, duvarların üzerine çıkıp, yıkılan duvarların parçalarını hatıra olarak saklayacaktır…

Dünyanın ve bölgemizin en önemli sorunlarından biri olan bu sorunu gidermenin yolu, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgale son vermesi, (Filistin örgütleri, İsrail’in bağımsızlık ilan ettiği sınırlara çekilmesini kabul ettiğinden)  bağımsızlığını ilan ettiği tarihten sonra gasp ettiği toprakları sahiplerine iade etmesidir. Birinin göğsüne ok saplanmışsa, tedavinin ilk aşaması, bu oku, yaralının göğsünden çıkarmaktır. Yaralıdan, “göğsündeki ok ile yaşamayı öğrenmesini” isteyemezsiniz. Yaralının tedavisi için ilk yapılması gereken iş, göğsündeki oku çıkarmaktır. İsrail de, Filistin’in kalbine saplanan bir ok gibidir. Filistin’in yaralarının iyileşmesi için, İsrail’in, işgal ettiği Filistin topraklarından çıkması/çıkarılması gerekir.

Altını çizerek, bir kez daha yineliyorum; Ortadoğu’da Filistin sorunu değil, “İsrail Sorunu” vardır. İsrail, Osmanlı Devletinin çöküşünün (Osmanlı devletinin topraklarının paylaşılmasının) bir sonucudur. O süreçte, Osmanlı Devleti müdahale edemediği için böyle bir devlet kurulmuştur. “Hasta Adam” düştüğü yerden ayağa kalkarsa (ki, öyle görünüyor) İsrail’in meşruiyeti (varlık sebebi) sorgulanmaya başlayacaktır. İşgal ettiği toprakları, gerçek sahiplerine, Filistinlilere iade etmek zorunda kalacaktır. Bunun gerçekleşmesinin iki şartı vardır. Bunlardan birincisi, haklı olmaktır, Filistinlilerin haklılığı tartışma konusu bile değildir. İkincisi ise, hakkını talep etmektir, Filistinliler de haklarını kesintisiz ve fasılasız olarak talep ediyorlar. İnsanoğlu aceleci yaratıldığı için, sonucun hemen gerçekleşmesini istiyor. Böyle bir sonucu yakın bir zamanda görmek tabii ki hepimizi mutlu eder. Ama her zaman söylediğimiz gibi, biz zaferle değil, seferle mükellefiz…

 


[1] Tevrat; Çıkış,3-8, Levililer, 20-24, Tesniye, 11-9, Yeremya, 11-5, 32-22, Hezekiel, 20-6, 15

[2] Theodor Herzl, bu Kongrede yaptığı konuşmada; “kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Nevşehir çevresi) dağlara, güneyde de Süveyş Kanalı'na dayanır. Sloganımız David ve Salamon'un (Davud ve Süleyman) Filistin'i olacaktır.” sözlerini sarf etmesi, Kongrede, “50 yıl içinde Yahudi devletinin kurulması” kararının alınması, Yahudilerin Filistin’e göçü, İsrail devletinin bağımsızlığının ilanı ve işgal sürecinin, belli bir plan dahilinde gerçekleştiğini göstermektedir.

[3] İlhan ARAS,  Filistin-İsrail Arasındaki Temel Sorunlar ve Uluslararası Hukuk, Çanakkale 19 Mayıs Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 2010, Shf.3-4  “Bu göç dalgasından sonra da Yahudiler üzerindeki baskılar devam etmiş, Rusya’dan sonra Romanya’da görülen baskılar sonucu 1899 ile 1904 yılları arasındaki beş yıllık dönemde Romanya’dan 60 bin Yahudi göç etmiştir. Rusya’da gördükleri baskı sonucu ikinci ve daha büyük bir göç dalgası 1892’de yaşanmış ve yaklaşık 500 bin Yahudi başta ABD olmak üzere başka ülkelere göçe zorlanmıştır. Bu Yahudi göçleri, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) giden Yahudiler hem buradaki politik etkinliklerini arttırmış hem de diasporanın örgütlenme girişimlerini başlatmaları gibi önemli sonuçlar doğurmuştur.” 

[4] Tarihi kaynaklarda, “Thedor Herlz’in, Yahudilere toprak verilmesi için önce, Almanya, Osmanlı ve İngiltere alternatiflerini denediği, başarılı olamayınca Osmanlı devletine başvurduğu, Osmanlı devleti kabul etmeyince, El-Ariş ve Mısır’ın istendiği, İngiltere’nin Uganda’da Yahudi devleti kurulmasını teklif ettiği” iddia edilmekte ise de, bu iddialar, Filistin’e Yahudi göçünü meşrulaştırma çabalarından ibarettir.  Yahudileri Filistin’e göç etmeye yönelik politikalar uygulayan Almanya’nın ve bu projenin mimarı İngiltere’nin, kendi topraklarında “Yahudi yurdu” kurulmasına onay vermeyeceği ortadadır.

[5] İlhan Aras, Age, shf.6

[6] İsrail'in Başbakanlarından Ben Gurion’un, 1948'de İsrail devletini ilan ederken yaptığı konuşmada; “Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimiz ve yetişkinlerimizin yeniden çizmesi gereken bir başka harita vardır ki, o da Nil'den Fırat'a kadar olan bölgeyi kapsamaktadır” sözleri, İsrail’in gerçek amaçlarının ve bölgedeki sorunların kaynağının ilanı niteliğindedir.

[7] “Kötü Komşu” isimli bir filmde, göl kenarındaki bir dinlenme evine “yumurta isteme bahanesiyle giren iki gencin evi işgal etmesi, ev sahiplerine büyük işkenceler uygulaması” anlatılmaktadır. Bu film, İsrail’in Filistin’i işgaline güzel bir örneklik teşkil etmektedir.


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :