İdam Cezası Üstüne

AV.CÜNEYT TORAMAN

 

15 Temmuz darbe teşebbüsün ardından, cumartesi gününden itibaren, hem Başbakan ve hem de Cumhurbaşkanının konuşmaları, halkın "idam istiyoruz" sloganlarıyla kesildi.  Her iki lider, bu konunun tartışılabileceği mesajı verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Demokrasilerde halk ne diyorsa karar odur, öyle zannediyorum ki bu konuyu hükümetimiz ana muhalefeti, muhalefetiyle görüşmek suretiyle bir karara mutlaka varacaktır. Bu kararı fazla da geciktiremeyiz. Bu ülkede devlete darbe yapanlar bunun bedelini ödemek durumundadır. Bu iş bu kadar ucuz değildir" derken, Başbakan Binali Yıldırım, “İdam cezasının Türk Anayasası’ndan çıkarıldığını ancak, meclisin "bu ve buna benzer çılgınlıklarla" karşı karşıya kalınmaması için ne gibi ilave düzenlemeler yapılacağı üzerine çalışacağını” söyledi.

 Konuşmaların içeriğinden, “idam cezasının, darbe teşebbüsünde bulunanlar için getirmek istendiği” anlaşılıyor. Hukukçular, “uluslararası sözleşmelere imza koyan Türkiye’nin idam cezasını geri getirmesinin mümkün olmadığını, geri getirse bile, geçmiş olaylara uygulanmasının mümkün olmadığını” belirtirken, hükümet kanadından bazı milletvekillerinin, “idam cezasının, Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan’a uygulanabileceği” iddiası tartışmaları alevlendirdi. Devletin üst düzey yetkililerinin bu açıklamalarına Avrupa Birliği yetkilileri tepki göstermekte gecikmedi. Darbe teşebbüsünün üzerinden dört aydan fazla süre geçtiği halde, idam cezası gündemdeki yerini ve tazeliğini koruyor. Pek çok konuda olduğu gibi, kamuoyu, “idam cezasını destekleyenler” ve “karşı çıkanlar” olmak üzere ikiye bölünmüş durumda. Bu yazımızda, idam cezasının gelişim seyrini, Türkiye’deki uygulama ve kaldırılma sürecini, bu konudaki tartışmaları, beklentileri ve gerçekleri ele almaya çalışalım.

İdam, ölüm cezasına çarptırılan bir kişinin cezasının infaz edilmesidir. Bu ceza, insanlık tarihi boyunca, içinde yaşadığı toplumda (göçebe topluluklar, kabileler, siteler, devletler) toplumsal düzeni sağlamayı amaçlıyor, caydırıcı olması için, “suç tipine” göre, farklı yöntemler uygulanıyordu.[1] Günümüzde, iple asma, kılıçla boynunu vurma, kurşuna dizme, elektrikli sandalye, vs. gibi yöntemler uygulanmaktadır. “Genel olarak ceza infaz tarihine bakıldığında; üç dönemsel süreçten geçtiği görülmektedir: Orta Çağın erken döneminde: kefaret ve para cezaları, yaygın ceza tarzı olarak benimsenmiştir. Orta Çağın geç döneminde: işkence, acımasız/kaba uygulamalar ve idamlar yoğun bir şekilde uygulanmıştır. 17.yüzyıl döneminde: acımasız ve barbar uygulamaların yerini, hürriyeti bağlayıcı cezalar almaya başlamıştır.” “Cezaevinin gelişiminden önceki dönemde suçlulara karşı uygulanan cezalar, genelde suçlunun ortadan kaldırılması ve mağdurun zararının karşılanmasını amaçladığından, suçlulara; ölüm, dayak, kısas, sakat bırakmak, kırbaçlamak, sürgün, para cezası ve kölelik gibi hem bedeni işkenceler hem de para cezaları uygulanmaktaydı.”[2] Osmanlı devleti de, hüküm sürdüğü dönemin koşulları içinde idam cezasını uygulamıştır. Şu kadar ki, Ortaçağ Avrupa’sında, Engizisyon mahkemeleri, daha fazla acı çektirecek yöntemler peşinde koşarken, Osmanlı devleti, acı çektirmemeyi benimsemiştir. Osmanlı devletinde, yeniçeriler cellat satırıyla, sıradan şahısların başları kılıçla vurulurdu. Kılıcın tercih edilmesinin sebebi, kılıcın idam edilen kimseye daha az eziyet verdiği, ölümü  çabuklaştırdığı  varsayımıdır. Vezirler, sadrazamlar, devlet adamları umumiyetle boğdurulurdu. Osmanlı Hanedanı mukaddes sayıldığından hanedan mensuplarının asla kanı akıtılmaz, mutlaka boğularak idam edilirdi.

17.yüzyıldan itibaren ceza ve ceza arasındaki ilişkinin sorgulanmaya başlaması, idam cezasının kaldırılmasında etkili olmuştur.  “Cezanın amacını açıklayan teorilere göre farklılık göstermek kaydıyla cezadan beklenen, suçluyu ıslah etmesi ve/veya suçların işlenmesini önlemesi ve/veya suçlunun yaptığının kendisine ödettirilmesidir.”[3] Cezaların suç oranları üzerindeki etkileri tartışma konusudur. Ağır cezaların suçları azaltacağı, hiçbir etkisinin olmadığı, hatta artacağı öne sürülmektedir. Bu görüşleri destekleyen araştırmalar bulunmakla birlikte, sadece ceza miktarını esas alan bir değerlendirme doğru değildir. İnsanların suç işlemesinde veya suç işlemekten vazgeçmesinde (ahlaki, ekonomik, çevre, mahalle, vs.) birçok etken bulunmaktadır. Ceza miktarı, bunlardan sadece biridir. Belli suçlar için öngörülen cezaların suç işleyenler üzerinde etkisinin sanıldığından daha az olduğunu göstermektedir.

Birinci nedeni, suç işleyenlerin, işleyecekleri suçun cezasını (genellikle) bilmemesidir. Çeşitli ülkelerde, cezaevlerinde, tutuklu ve hükümlüler üzerinde yapılan araştırmalar, suç işleyenlerin, işledikleri suçun cezasını bilmediklerini göstermektedir. Çok sayıda suç tipi olduğu ve sonuç cezayı belirleyebilmek için ileri derecede hukuk bilgisi gerektiği dikkate alındığında, (hırsızlık gibi belli suçları işlemeyi itiyad edinenleri bir yana bırakacak olursak) faillerin işleyecekleri suçun cezasını bilmesi çok zordur. Türkiye’de kan davalarını sona erdirmek amacıyla, kan gütme saikiyle adam öldürme fiilinin idam kapsamına alınması suç oranını azalmamış, tam aksine artmıştır. Kooperatif Genel Kurul toplantılarının zamanında yapılmasını temin amacıyla, yönetim kurulu üyelerinin hapis cezalarının ertelenemeyeceğine ilişkin yasal düzenleme, beklentileri karşılamadığından, eski hale dönülmüştür. Bu örnekler, ceza miktarında yapılan artışların suçların işlenmesinde önemli bir etkisi olmadığını göstermektedir.

İkinci nedeni, suç işleyecek olanların çok iyi plan yaptıkları, (her detayı düşündükleri, güvenlik önlemlerinin yetersiz olduğunu bildikleri için) yakalanamayacaklarına olan inançlarıdır. En basit suçları işleyecek olanlar bile, planlar hazırlayıp, defalarca keşif yapmakta, yakalanmayacaklarına emin olduktan sonra harekete geçmekte, suç mahallinde hiçbir delil bırakmamaya özen göstermektedirler. Nitelikli suçlarda bu önlemler daha ileri düzeyde gerçekleşmektedir. Profesyoneller tarafından işlenen suçların önemli bir kısmı, adli sistem iyi işlediği için değil, failler arasında anlaşmazlık ve ihbar üzerine veya tesadüfen ortaya çıkmaktadır. Zaten yakalanmayacağına inanan kişiler üzerinde, cezanın ağırlığının herhangi bir etkisinin olamayacağı açıktır.

Üçüncü nedeni, doyumsuzluk ve adalet sisteminin benzeri suçları işleyenleri tespit edememesi yakalayamamasıdır. “Caydırıcı kuramcılara göre verilen cezalar, bireye değil suça verilmeli ve verilen ceza da, suç işlemekle elde edilecek kazanç veya vereceği zevkten fazla olmalıdır. Kuramın önde gelen temsilcilerinden Bentham, suçlulara verilecek cezaların hızlı, kesin, ciddi ve kararlılıkla uygulanması durumunda, bireylerin suç işlemelerinde caydırıcı bir işlevi yerine getirdiğini ileri sürmektedir.”[4] Yani, çoğu suçlar için, cezanın şiddetinin yüksek olması, düşük suç oran ile ilişkilidir. Suç işlemeyen bireyleri, cezanın mutlak caydırıcılığından dolayı suç işlemediklerini söylemek her zaman doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü bireylerin suç işlemekten kaçınmalarında, (ahlaki, ekonomik, çevre, mahalle, vs.) çok sayıda başka faktör etkili olmaktadır.

Devletler, hukuk düzenini korumak amacıyla, belli eylemleri suç saymış, bu fiiller için cezalar tayin etmiştir. Suç tipleri ve cezalar, kamunun hak ve özgürlüklerini korumaya yönelik önlemler bütünüdür. Ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte, suç tipleri arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Siyasal iktidarlar, kamu düzenini sağlayabilmek için, suçları önleyecek sosyal politikalar belirlemekte, yasama organı da, bu politikaları desteklemek amacıyla, suç tipleri ve (caydırıcı nitelikte) cezalar tayin etmektedir. Hukuk düzenini, kamu düzenini, kamu güvenini, sosyal barışı, kişilerin can ve mal güvenliğini, vs. sağlamanın birincil yolu, sosyal politikalardır. Siyasal iktidarın (iç ve dış) politikaları ile siyasal düzene karşı işlenen suçlar, toplumdaki refah düzeyi ile mala karşı işlenen suçlar, ahlaki dejenerasyon ile cinsel istismar suçları, vs. arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Ekonomik kriz dönemlerinde karşılıksız çek keşide etme suçlarında patlama yaşanması, bunun en somut örneklerinden biridir. Her suç, toplumdaki arızanın sonucu ve dışa vurumudur. Türkiye’de işlenen suç oranları[5], adli, idari, hukuki, sosyal, ekonomik, siyasi, eğitim, aile, hemen her alanda yaşanan sorunların sonucudur. Suç oranları, birçok alanda, ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir. Devletlerin sosyal politikalarını görmezden gelerek, sadece cezaları artırmakla suçların önlenebileceğini ummak safdilliktir.

Hukuk tarihi, idam cezalarını kaldırma yönünde seyir izlemektedir. Bedeni cezaların yerini, hapis, para cezaları ve seçenek önlemler alırken, idam cezasını benimseyen devlet sayısı hızla azalmaya başlamıştır. BM, ölüm cezasının yerine getirilmemesi ve ortadan kaldırılması için çalışmalar yapmaktadır. Uluslararası Af Örgütü, 140 ülkeyi hukuken ya da fiilen idam karşıtı, 58 ülkeyi idam taraftarı olarak sınıflandırmaktadır. Ölüm cezası en yaygın Asya'da olup, infazların yüzde 90'ı bu kıtada gerçekleşmektedir. Dünya genelinde (Çin hariç) toplam infaz sayısı, 2005 yılında 2148, 2006 yılında ise 2200 civarındadır. İran, Pakistan ve Suudi Arabistan, idam cezasını en fazla uygulayan ülkelerin başında gelmektedir. Dünyanın büyük bir çoğunluğu, idam cezalarını kaldırmakta yarışırken, Türkiye’nin, kaldırdığı idam cezasını geri getirmeye çalışması, akıntıya karşı kürek çekmekle eş değerdedir. Köleliğin kaldırılmasına en büyük desteği Müslümanların, idam cezasının kaldırılmasına da en büyük desteği yine Müslümanların vermesi gerekir. En ağır suçlardan biri olan “adam öldürme” suçunda bile, ölenin yakınlarına “bağışlamayı/diyeti” tavsiye eden (Bakara,178), “bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağını” (Maide,32) dile getiren bir dinin idamı emrettiği (bir kez günah işleyen birinin hayatının sona ermesini istediği) savunulamaz. İslam’ın bu konuda tavsiyesi, zanla hareket edilmemesi, suçun her türlü kuşkudan uzak ve somut kanıtlarla tam bir vicdani kanaatle ispatlanması, hükmolunacak cezanın, suç (eylem) ile orantılı (cezanın suça denk) olması[6], suç işleyenler arasında (din, dil, ırk, renk, soy, sosyal statü, vs.) ayırım yapılmaması, hükmolunan cezanın hiçbir ayırım yapılmadan (herkese eşit olarak) uygulanması/infaz edilmesi, özetle, adil bir yargılama yapılmasıdır..

İdam cezasının kaldırılmasının temelinde, suç ve ceza konusunda yapılan araştırmalar ve bilimsel incelemeler yatmaktadır. Geçmişte suç işleyenler, “öç alma”[7] saikiyle cezalandırılırken, bu amacın yerini “suçlunun ıslahı” almıştır. Suçlunun ıslahı, idam cezasının kaldırılmasını gerektirmiştir. Günümüz ceza hukukçuları, (suçlunun ıslahı için) cezada, dört özelliğin bulunması gerektiğini dile getirmektedir. Bunlardan birincisi, cezanın insan haysiyetine uygun olması, ikincisi, sadece suçluya tesir etmesi, üçüncüsü, bölünebilir olması, dördüncüsü, tamiri ve geri alınabilir olmasıdır. Bu ilkeler ışığında, idam cezası; bedeni bir ceza olması nedeniyle, insanlık onuruna aykırıdır, hayatına son verme uygulamasından en fazla ailesi etkilenmektedir,  bu ceza bölünemediğinden, (yargılama sırasında hata yapıldığı ortaya çıksa bile) tamiri ve geri dönüşü olmadığından kabul görmemektedir. Ceza Mahkemeleri, yapısı gereği, mutlak gerçeği değil, “görünür gerçeği” esas almaktadır. Görünür gerçeği esas aldıkları için, çok sayıda masum kişiyi, suç işlemedikleri halde cezalandırmaktadır. Cezaevlerinde yapılan istatistiklerde, hükümlülerin önemli bir kısmı, masum olduğunu iddia etmektedir. Bir kısmının masum olduğu infaz aşamasında, bir kısmının ise infazdan sonra ortaya çıkmaktadır. İdam cezası infaz edildiğinde, bu kişi hakkında yapılan hatanın telafisi mümkün olmayacaktır. Masum biri idam edildiğinde, suçlanması gereken mahkeme (veya yargılama makamı) değil, idam cezasının kendisi olmalıdır!

Konuya, yakın tarihimiz ve “Türkiye gerçekleri” açısından bakacak olursak, idam cezasının geri getirmek için üzerinde dokuz kere düşünmemiz gerekir. Türkiye’de idam cezası, başlangıçta (kuruluş aşamasında) dünyadaki değişime ve eğilime aykırı bir seyir izlemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Avrupa ülkelerinden kanunlar ithal edilirken, yasaların içeriğine dokunulmamış, aynen aktarılmıştır. Ancak 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu esas alan ceza kanununda, farklı bir yol izlenmiştir. O dönemde İsviçre, Romanya, Portekiz, Hollanda ve Fransa’da da idam cezası kaldırılmasına ve İtalyan Ceza Kanununda da ölüm cezası bulunmamasına rağmen Türk Ceza Kanununda, çok sayıda suç için idam cezası getirilmiştir. İdam cezaları (İtalya’da faşist partinin uygulamalarına paralel olarak) 1930 yılında önemli oranda artmıştır. Ruth Miller (2013 yılında Ufuk Kitapları arasında yayınlanan) “Fıkıhtan Faşizme” isimli kitabında, Türkiye’de yaşanan hukuk devriminin (!) seyrini gözler önüne sermiştir. Yakın tarihimizi merak edenler, bu dönemde, İstiklal Mahkemelerinin nasıl çalıştığını, binlerce kişinin hangi amaçla ve hangi gerekçelerle idam edildiğini görebilir. Resmi kayıtlarda, sadece iki bin kişinin idam edildiği belirtilse de, sadece şapka kanununa muhalefet nedeniyle idam edilenlerin sayısı (yaklaşık) yüz bin kişidir. Hukuk katliamı, sadece tek parti döneminde değil, çok parti döneminde de devam etmiştir. 1960 darbesinde, dönemin başbakanı ve bazı bakanlar başta olmak üzere, çok sayıda masum insan idam edilmiştir. 1980 darbesinden sonra ve 28 Şubat darbe sürecinde, resmi kayıtlara geçmeyen binlerce kişi öldürülmüş, (İstiklal Mahkemelerinin devamı niteliğindeki) Devlet Güvenlik Mahkemeleri, yüzlerce kişinin idamına karar vermiştir. Bu kararların önemli bir kısmı “irtica” gerekçesiyle verilmiştir. Türkiye’de idam cezası, PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye iade şartı nedeniyle kaldırılmış, hükmolunan idam cezaları, ağır hapis cezalarına çevrilmiştir. Türkiye’nin, Avrupa Birliği üyelik beklentisi/çabaları olmasaydı, 28 Şubat darbe sürecinde darbeye direnenlerin büyük bir çoğunluğu idama mahkûm edilir, cezaların çoğu da infaz edilirdi. Bugün idam cezasını getirmeye çalışanlar, bu cezanın yarın kimlere uygulanacağını çok iyi hesap etmeleri gerekir.

Türkiye’nin idam cezasını geri getirmesini, sadece iç hukuk sorunu olarak görmemek gerekir. Bu konu, milletlerarası hukuku da ilgilendirmektedir. Zira Türkiye, insan hakları ve idam cezasının kaldırılması konusunda birçok sözleşmeye taraf olmuş, kanunla yürürlüğe koymuştur. Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin 6 Sayılı Protokolü ve Ölüm cezalarının her durumda kaldırılmasına ilişkin 13 Sayılı Protokolü imzalamıştır. Türkiye, 13.02.1957’de Paris’te imzalanan, “Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi” ne de taraftır. Bu sözleşmede, suçluların iade şartlarından biri, suçlunun iade edileceği ülkede idam cezası olmamasıdır. Türkiye, idam cezasını geri getirecek olursa, Türkiye aleyhine suç işleyenler, Türkiye’ye iade edilmemek için yasal bir gerekçeye sahip olacak, Türkiye’ye iade edilmeyeceklerdir. İdam korkusuyla Avrupa ülkelerine sığınan Türk vatandaşları, bulundukları ülkelerde Türkiye aleyhine faaliyette bulunacaklar, bu da (Osmanlı devletinin çöküş sürecinde olduğu gibi), Türkiye için tehdit oluşturacaktır. Daha da önemlisi, çok taraflı sözleşmelerde, sözleşmenin tarafı olan devletlerden biri, sözleşmedeki taahhütlerinden tek taraflı olarak vazgeçerse, diğer taraf devletler, Türkiye’ye karşı, siyasi, askeri, ekonomik vs. yaptırımlar uygulayabilecektir. Bu olasılık, idam cezasından beklenen yarar ile zararın tartılmasını gerektirmektedir.

İdam cezasının, 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle ilişkilendirilmesi de, hukuki gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Zira, ceza hukukunun en temel prensiplerinden biri, “kanunların geçmişe yürümemesi” ve “sanık lehine olan yasanın uygulanması” ilkesidir. Türkiye; idam cezasını yürürlüğe koysa bile, idam cezası, yürürlüğe gireceği tarihten önceki suçlara (15 Temmuz darbe teşebbüsüne ve bu yasa sanığın aleyhine olduğu için) uygulanamaz. Failin yakalanmış olması veya kaçak olması önem taşımaz. İdam cezasının Fethullah Gülen’e ve Abdullah Öcalan’a uygulanacağına ilişkin açıklamalar, hukuki temelden yoksundur. AK Parti, (15 Temmuz darbe teşebbüsüne destek verdiğine inandığı) Avrupa Birliği’nin üyelik müzakerelerini sonlandırmasını istiyorsa, bu tartışmayı (toplum vicdanını kanatmaya devam eden idam cezası ekseninde değil) farklı bir zeminde yürütmelidir. Türkiye’de idam cezasının 80 yıllık uygulaması, bu cezanın acılarının ne kadar taze ve ne kadar derin olduğu, hâlâ kanamaya devam ettiği, sonuçlarının ne kadar yıkıcı olduğu, suç işleme oranını da azaltmadığının en somut kanıtıdır. Türkiye’de insan hakları çıtasının yükselmesinde büyük emeği olan AK Partinin, idam cezasını geri getirmesi kuruluş felsefesinin inkârı olacaktır. Bir inat uğruna, böylesine meşum bir cezayı meclis gündemine getirirlerse, bu ceza lehinde oy veren milletvekilleri ile yasalaşmasına destek verenler, ileriki yıllarda, haksız yere idam edilecek olan herkesin sorumluluğunu üstlenmiş olacaklarını unutmamalıdırlar!

 


[1] Engizisyon mahkemelerinde uygulanan idam ve işkence yöntemleri, halen, Avrupa ülkelerinde müzelerde sergilenmektedir. Tarihte uygulanan çeşitli idam yöntemleri, cezaların büyük bir öç duygusu altında infaz edildiğini göstermektedir.

[2] Dr. Zahir Kızmaz, Ceza veya Kriminal Yaptırımın Suç Oranları Üzerindeki Caydırıcı Etkisi, Sosyal Bilimler Dergisi. shf.212

[3] Dr. Metin Feyzioğlu, Ölüm Cezası Üzerine Düşünceler ve Anayasa Değişikliği ile 4771 Sayılı Kanun'un Getirdiği Yeni Düzenlemeler, (Ankara Barosu Dergisi, 2002/4, yıl 60, ss.13-35) Cezanın amacını açıklayan pek çok teori vardır. “Mutlak teoriler”, cezanın mahkuma verdiği acı ile zararın ödetilmesi, onun tek amacıdır. “Nisbi teoriler”, cezanın, “genel önleme” ile toplumun fertlerinin suç işlemekten alıkonulması, “özel önleme” ile de suçlunun ıslahı veya toplumdan tasfiyesi yoluyla yeni suçlar işlemekten alıkonulması amaçlanır. “Karma teoriler”de,  cezanın ödetme amacı yanında, genel önleme ve özel önleme amaçlarına hizmet ettiği ileri sürülmektedir. 

[4] Dr. Zahir Kızmaz, Sh1.217

[5] Türkiye’de suç istatistiklerine göre, 2015 yılında 1.542 kişi, 2014 yılında 1. 433 kişi öldürülmüştür. Mala karşı işlenen suçlar nedeniyle (258.307 davada) 394.265 kişi yargılanmış, bunlardan (74.426 hırsızlık ve 173.058 nitelikli hırsızlık olmak üzere)  247.484 kişi “hırsızlık” suçundan yargılanmıştır. Kısa süre önce Meclise verilen (ve tepkiler üzerine geri çekilen) önergeyle, devlet, küçük yaşta evlilikleri önleyecek sosyal politikalar uygulamadığından, dört bin civarında erkeğin (kocanın), çocuklara cinsel istismar suçundan hükümlü olduğu ortaya çıkmıştır. Bu konuda Türkiye ile benzerlik arz eden İspanya, 1980’li yıllarda 12.867 olan 16 yaşından küçüklerin evlilik sayısını, 1990’lı yıllarda 2.678’ye, 2000-2014 arasında 365’e düşürmüş, 2015 yılında da rüşt yaşını 13’ten 16’ya çıkarmıştır.

[6] Norveç’te, 22 Temmuz 2012 tarihinde, Utoya adasında, çoğu çocuk 77 kişiyi öldüren ve 242 kişiyi yaralayan Anders Behring Breevik hakkında Mahkemece verilen (o ülkedeki cezanın üst sınırı) 21 yıl hapis cezası işlenen suça denk değildir. Bununla birlikte,  müebbet (ömür boyu) hapis cezasının, suçlu ve çevresinde, idam cezasından daha etkili olduğu öne sürülmektedir. Müebbet hapis cezasına mahkum edilenlerden bazılarının cezaevinde intihar etmesi, ölümü, müebbet hapis cezasından daha iyi bir seçenek olarak kabul ettiğini göstermektedir. 

[7] Öç alma, idam cezasının en önemli gerekçelerinden biri olmuştur. İdam cezasını savunanlar, az sayıda ve hunharca işlenen bazı suç örneklerini, idam cezasının gerekliliğine gerekçe olarak sunmuştur. Suçların, toplumsal düzendeki arızalardan meydana geldiğini, arızalarının ıslahı halinde suçların da azalacağını unutmayalım.


  • Sayı: 165
  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :