Hilafet Tartışmaları Üzerine

SAİT ALİOĞLU

Bir yönetim şekli olan hilafetin, ne’liği, nasıl’lığı üzerine belli bir görüş oluşturulmadan; adeta ‘kelebek etkisi’nde olduğu üzere, Ayasofya Camii’nin, bunca zaman sonra ibadete açılmasından hareketle, “hilafet, hemen şimdi uygulansın” türü yaklaşımlar, muhafazakar bir inat uğruna bu meseleyi değersizleştirmek anlamına gelirdi.

Bir defa, baştan belirtmek gerekirse, bu mesele nasslara dayalı dinî bir konu olmayıp; üstelik Hz. Muhammed(s)’ın, yaşadığı ve hemen her konuda Müslümanların mehaz kaynağı olduğu vasatta gündeme gelmeyen ve de ‘kendisinden sonra’ ümmete vasiyet edilmeyip, daha sonraki, siyasi konjönktürde ortaya çıkan hilafetin, salt bir siyasi mahiyeti olduğunu görmemiz gerekirdi.

Bununla birlikte, hilafetin, -Katolik inancında olduğu üzere ruhani (teokrasi) olmayıp salt siyasi bir yönünün olduğunu söylemek de, onun, dini nasslara dayanmayan, bilakis, dönemi açsından, Müslümanların, bir arada ve ‘tek devlet’ çatısı altında yaşamalarını salık veren bir düşünce olarak, zihinlerde yer ettiğini ve edeceğini gösterirdi.

İşe, iddiamız açısından idealpolitik olgu ile baktığımızda; böyle bir şeyin ne bizzat Hz. Muhammed(s), ne dört halife döneminde neşvünema bulmadığı ve ne de bu konunun Kur’an tarafından dile getirilmediği; reelpolitik açıdan bakıldığında ise, baştan beri Şii dünyayı, bir an sarf-ı nazar ettiğimizde, Sünni dünyada, hilafet konusunun, devletin tebaa üzerinde kurmak istediği yönetimsel meşruiyetin/yasallığın, bu şekilde sağlandığı bilinmektedir.

Kuruluşlarında, bir miktar dinî değerler bulunsa da, temel kalkış noktaları; kendi aile, kabile, aşiret ve kavminin pazara, yani iktisadi alana sağlam adımlarla adım atması, hakimiyet iddiasına girişmesi, onun üzerinden de ulaşabildiği noktaya kadar toprak parçasında, reeli gözeterek var olma mücadelesi veren “Müslüman devletlerin’ kahir ekseriyetinin, bidayette hilafetten değil de, kendi töresinden nemalanması mes’elesine bakıldığında, hilafet bir aparat olarak kullanıla gelmişti: Emevilerden, Abbasilere, Memluklulara ve Osmanlılara değin…

Müslümanlarca bir bağlayıcılığı olan dinî nasslara dayanmayan, bilakis, ‘insan tarafından’ üretilen, genele hükmetme, yönetim erkini belli bir kesime deruhte etme esprisi üzerine kurulu bulunan ve yine, ‘bir grup, zümre ve şahıs arasında dönüp dolaşması’ mantığına dayalı olup çoğulculuğu değil, tekçiliği baz alan bir yönetim şeklinin, dün birçok yapısal arızası olduğu halde, tekrardan ve hem de çoğulculuk kavramının dahi,yeni yorumlara tabi tutulduğu, tutulması gereken bir vasatta, hilafet bize ne söyleyebilecekti; demek gereği duyuyor insan…

Bundan dolayıdır ki, birçok devlet için geçerli olduğu üzere, salt iktidar esprisi ve temeli üzerine kurulmuş bulunan Osmanlının, var olan ve kendini dayatan şartların itkisiyle; beylikten, devlete ve oradan da imparatorluğa evrilme sürecinde; doğal olarak ‘devlet’ kendisini belli bir oranda gösteren ve dayatan olgulara kapı aralayacak, onları dikkate alacaktı.

Zaten,Osmanlıda aynı yolu izlemiş ve Emevilerin, Bizans ve İran (Sasani) mantalitesinden hareketle kendini tahkim etmesinin ‘siyasi’ sünneti üzere var olan uygulamaları alıp değerlendirmişti.O, Şia’nın, Şii İmamet Teorisi’ne nazire, zıtlık ve karşılık olarak, kendine ‘Sünni Hilafet Teorisi’ni uygun görmüştü. Ki, bu uygun görme işi, asla ‘İslami değil’ama apaçık dinsel bir yanlışlığa haiz “Allah’ın yer yüzündeki gölgesi/halifesi” retoriğinin bayraklaştırılması sonucu, hilafet denilen yönetim olgusu, yüzlerce yıl kendine yer bulmuştu.

Bu tür bir yönetim şeklinin uygulandığı vasatta, “yer yüzünü imar etmesi” esprisine muhatap olan, ama zamanla bu muhatabiyeti,üst’tenast’a doğru bir zincir içerisinde ıskalayan Müslümanların, ortaya koydukları bu yanlışın karşılığının faturası olarak; Batı’nın, adeta kaderin cilvesi ve doğrudan Sünetullah’ın işlemesi sonucu, ümmet coğrafyasının işgal edilmesi, hemen her şeyin tarumar edilmesi sonucunda; Şii dünyada olduğu üzere, Hint alt kıtasında, Mısır’da ve Osmanlı İstanbul’unda, yanlış giden birçok şeyin tespitine ve olası çözümüne yönelik düşünsel ve zihinsel çabalar kendine yer bulmuştu.

Tanzimat’ın ilanı ile süreçte ilan edilen 1.ve 2.Meşrutiyet’in oluşan zemininde, ‘devleti kurtarma’ çabaları sonucu; karşımıza dört paradigma çıkmıştı. Bunlar; Osmanlıcılık, Batıcılık, Türkçülük ve İslamcılık idi.

Saydığımız ilk üç paradigmadan ziyade İslamcılık akımı bünyesinde; İslam dünyasının, -büyük kısmın da, oluşumu kendi dinamiklerine bağlı olarak gün yüzüne çıkan hatalara binaen- öteden beri uygulana gelen hilafet olgusunu da tartışılır hale getirmişti.

Dedik ya, artık çoğulculuğun dahi, mahiyeti açısından tartışılmaya başlandığı bir vasatta -dini olmadığı halde- siyasi bir içeriği bulunan hilafet olgusunun tartışılması söz konusuydu.

Ki, cumhuriyetin ilk yıllarında, Seyit Bey tarafından -o da biraz Kemalist argümana dayanıyordu- eleştiriye uğrayan hilafetin, ilk dönem, çoğu da belli bir İslami bilgi birikimine sahip İslamcı aydın ve entelektüelin, yönetim bağlamında, siyaseten uygun düşecek ve hem de farklılaşan toplumu kuşatıcılığı öngörülen yeni kavramsallaştırma içerisinde bulunmaları, işin önemini izah edecek seviyede olduğunu işaret ediyordu.

Örnek vermek gerekirse; Muhammed Reşit Rıza’nın, bugün ciddi bir esprisi kalmamış olsa da, ta iki binlere kadar, M. Reşit Rızaların düşüncesine yabancı olan ve gelenekçi bir anlayışa sahip bulunan geniş Müslüman kesimlere dahi sıcak geldiği gözlemlenen “İslam Devleti” söylemi, böyle bilinmeli ki, dini bir nassa dayanmayan hilafet kavramına karşılık olarak ortaya atılmıştı. Hilafet kavramında olduğu üzere, İslam devleti kavramı da, salt dini olmaktan ziyade, yönetim işi açısından, mevcudu kurtarma ve var olanı elde tutmaya yönelik zihinsel bir atraksiyona dayanmaktaydı.

Her ne şekilde ve kalıpta olursa olsun; ister imamet, ister hilafet, ister İslam devleti vs. ortaya atılan tüm bu kavramlar, bir amaca yönelik olarak kendine zemin bulmakta olup haddi aşmamak ve espriyi ıskalamamak şartıyla; meşruiyetini dinden değil de, bilakis, hakkın rızası gözetilerek, yapılan, ortaya konan ‘iyi ve hayırlı’ işlerden kotarılan ve insan’a da sıcak, içtenlikli gelen uygulamalardan alan tüm yönetim şekilleri, ‘Müslüman’ için baş tacı olmalı idi…

Şimdilik geldiği yanlış noktayı, biran sarf-ı nazar edip, ona yönelik eleştirileri de es geçmeden işe baktığımızda, İran üzerinden somutlaşan “İslam cumhuriyeti” kavramı ile Ahmed El- Katib’in, o da, anlaşıldığı kadarıyla, onu, salt dinden kaynaklanan bir meşruiyet aracı olmaktan çıkarıp, salt bir yönetim şekli olarak hilafet kavramının önüne “demokrasi/demokratik” nitelemesini koyması, yönetim konusunda, düşünen beyinlerin, dünden bugüne var olan çabalarını göstermektedir. Hatta, yanlışı ve doğrusuyla, halkın Müslüman/İslam kimliğine, dini anlamda olmasa da kültürel anlamda vurgu yapan, kendi kimliğini “muhafazakâr demokrat” olarak tavsif eden AK Parti’nin dahi, bu çabası -kendi içerisinde eleştiriye tabi tutulacak olsa da- yönetim şekli konusunda, son noktanın, henüz daha konulmadığı açısından anlam kazanmaktaydı.

Belki,yarın, var olan kavramsallıktan farklı kavramsallıklar bağlamında bugünkünden farklı yönetim şekilleri de olabilecekti. Farklılaşan, çatallaşan ve sürekli bir evrime uğrayan yaşam modelleri, toplumsallık halleri, mevcut bulunan kategorileri de haliyle farklılaştırmaktadır.

Dün, peygamberî uygulamaları, Hz. Muhammed(s)’ın vefatı ile birlikte ıskalayan, ya salt kabileciliğe (Kureyş ve Ümeyyeoğulları/Emeviler, Haşimiler vs.) ya da, zamanla oluşup, salt kendi çıkarlarının korunması için, emellerini ve güçlerini bir noktada temerküz ederek devleti bulan, ona doğru yol alan ve onu kutsallaştırma suretiyle kendini de sağlam alarak kutsallık zırhına bürünen zevatın toplumsal tekçiliği epey zamandır çoğulculuk sınavıyla bir mücadele vermektedir.

Bu kutsama hadisesi, yer yer,çoğu kez de güçlü bir şekilde devam etmesine rağmen, gerek cılız bir şekilde olsa Kur’ani siyasi ilkelere ve azımsanmayacak oranda demokratik teamüllere dayandığı bilinen çoğulculuk olgusu, tekçiliğe karşı pozisyonunu korumakta ve birçok yapısal zaafına rağmen, güçlü damarlardan beslenmektedir.

Gerek, cılızda kalsa salt Kur’ani gelenekten sadır olması gerekli siyasi ilkeler ile yine birçok ‘insani’ zaafa rağmen, demokrasi temelli; temsilî değil, doğrudan; vesayeti değil, bizzat siyasal katılımcılığı baz alan ‘yönetişim’ anlayışı, eğer bir yol kazasına uğramadığı takdirde, kendi gücü oranında yürüyüşüne devam edecektir. Her çıkışın mutlak bir inişi olduğu gibi, insana sıcak gelen, ona fayda sağlayan yönetim biçimlerinin de, bir çıkışı ve inişi söz konusu olacaktı.

Bu gelişmeleri, siyasi arenada, ta baştan beri var olan baskıcı anlayış olarak karşınıza çıkan jakoben/baskıcı Kemalist anlayışın, özellikle de doksanlarda işi azıya aldığı bir vasatın sonunda, ona karşı olduğu düşünülen ve geniş yığınlarca da tamamen desteklenen AK Parti iktidarının, bu özgürlükçü ve reformcu anlayışı, 2010’da yapılan 12 Eylül referandumunun oylanması sonrasında az da olsa zemin kaybetmişti.

Özellikle de FETÖ gerekçesi ile salt özgürlükçülükten otoriterliğe; parlamenter sisteme karşı başkanlık sistemine geçişle farklılaştığı görülen yönetim,kendi o tabanını elde tutmasına yarayacak olarak çoğulculuğun, çoğunculuğa evrildiği bir vasatta, hilafet özlemcisi bazı insanların adeta meydanı boş bularak ve -muhtemelen oy verdiği partinin üzerinde bulunduğu zemini de hiçe sayarak- “HİLAFET: şimdi değilse ne zaman sen değilse kim?” yollu yönetim olgusunu, ya salt dini,ya da siyasi olarak kendince gündemde tutmaya çalışmaktadır.

Zevatın, işi salt dini temele dayandırdığı bizim açımızdan -şimdilik- meçhul olmakla birlikte, işi siyasi açıdan temellendirmeye çalışması, kendi içerisinde belli bir tutarlığa haiz olmuş olsa da, değişen şartlar, farklılaşan toplumsal ilişkiler, zaman ve zemin kaybeden retorik açısından bakıldığında, zerre miskal gerçekli ve anlamlı değildir.Zamanın, zeminin, söylemin değişimi ile birlikte yürüyen toplumsal gerçeklik, dinin sabitelerine asla halel getir(te)memekle birlikte, şu ya da bu oranda işgüzarlık içerisinde dine dayandırılan birçok olguyu ıskalayacak, onu ıskartaya çıkaracak ve hayatın dışına atacaktır.

İşte, ‘Şimdi değilse ne zaman…” mantığının kendine yer bulduğu zemini başka yerlerde, diyarlarda aramaya gerek yok.Bu zemin, kendini Batılı formatta demokrasi ve muhafazakârlık kavramı üzerinden oluşturmuş bulunan; bir yanıyla Batılı değerleri, diğer yanıyla da, salt İslami ve birçok yerel değeri bir arada tutmaya çalışan AK Parti’nin, o da ‘ilerleye, ilerleye’ yaptığı birçok işin sonunda sorulan ‘şimdi, ajandasında ne var?’ sorunsuna zevat tarafından verilmek istenen cevabın; o da AK Parti’nin kuruluş ilkelerine ve üzerinde bulunduğu ‘ilk dönem’ zeminine aykırı bir biçimde, sözde AK Parti ve toplum adına, ama zevatın kendi ajandasında alıkoyduğu, buna da AK Parti’yi alet ederek yapmaya çalıştığı apaçık bir biçimde görülmektedir.

Eğer bir şey yapılacaksa, onu, anayasal zemin oluştuktan sonra, ülke ve toplumun menfaati için devletin bizzat kendisi yapar, zevatın eylemine ve söylemine mahal bırakmazdı. Kaldı ki, devlette süreklilik esas ise, bu, birçok konuda olduğu üzere devletin uhdesinde demekti.

Salt insana ve hasseten de Müslümana hizmet etmesi söz konusu ise, İlkesel olarak yanlıştan doğruya, iyiden daha doğruya yol alması gereken bir devletin, yönetim konusunda, o da, salt dini -bizim açımızdan Kur’anî- bir temeli yoksa, hilafet gibi, tarihsel süreç içerisinde oluşmuş bulunan, bununla birlikte birçok faydası görüldüğünü de varsayacağımız hilafet yönetiminin, yukarıda da belirtmeye çalıştığımız oranda bir değişim geçirmiş olması ve bir yitime uğraması sonucunda, onun yerine, ondan daha kuşatıcı,çağın idrakine uygun bir başka yönetim anlayışını tartışmak, oradan hareketle o yeni anlayışlara yer açmak gerekirdi.

Yönetimin şekli bağlamında en ideali, en insanisi, en İslamisi ve en çağdaşı bu olsa gerekti.

Böyle yapılmayıp, onun yerine, çoğulculuğu ve bir arada yaşama pratiğini es geçip çoğunculuğa sığınma yoluyla, hemen her şeyi araçsallaştırarak amaca(!) ulaşma düşüncesi eğer AK Parti için varit olacaksa, bu, köklü reformlar yapmış, devleti, kendi paradigması üzerinden, ama onu daha da doğruya ve güzele ulaştırma düşünce ve pratiğine sahip bir partinin, popülizm uğruna ‘zevat’a teslim olması, elbette, zevat ve parti açısından demokratik bir erdem ve eylem olarak okunmaz, o yönde bir karşılık bulmazdı.

Belli ki biz, mevcutlar üzerinden yorum yapıyoruz. AK Parti cephesinde, kurumsal olarak zevata karşı bir iki ‘nitelikli’ açıklama yapıldı ve karşı çıkışlar ortaya kondu. Bu, aynı zamanda mevcut iktidarında ‘resmi’ görüşü idi.

Son sözü ise, mutlaka başkan Erdoğan söyleyecekti; hem iktidar partisi genel başkanı, hem Cumhurbaşkanı ve hem de, eski söylem ve uygulamaların, neden, bugüne uymayacağını sanırız herkesten iyi bildiğini düşündüğümüz bilgi birikimi ile…

Buna rağmen, ‘ne yardan, ne serden’ misali, sözde ‘kendine uymayan, kendinden olmayan, kendine yabancı’ zeminleri, kendi çıkarı için tepe tepe kullanan; orada ideal politikliği değil reel politikliği baz alan zevat ise, hiç bitmeyecekti.

Yorumlar

Site Yorum 0
DISQUS: 0