Düş - Sanat ve Korku

AHMET MERCAN


 ‘’Rabbim hayretimi benden sonra al’’

Zulmün hiçbir yanında güzellik yoktur, ancak karanlıkta olanın kirli camdan bakanın oyalanmasına aracılık eder. Güzel aynı zamanda adil olanın özelliğidir. Teki çift gören için durum farklılaşabilir salih amel, sahi bakışın ürünüdür.  ‘Allah güzelliği sever’ (Bakara,195) Kötülüğün, çirkin olanın iyiliğin bozulmuş hali olmasıdır ve biri iki görenin aklı ve kalbi de ayarını yitirmiştir.

 Her şeyden önce Müslüman için her eylem ve ürün de aranan öncelikli özellik meşruiyettir. Müslüman vahiyle elde ettiği duruşta yapacağı ve yapamayacağı eylemlerin niteliğini bilen insan olarak inanç, düşünce, fikir ve sanatta bütüncül bir duruşa sahip olmak durumundadır ve bu haliyle ümmetin her ferdiyle yeknesaklık sağlar. Diğer yanıyla kendine bahşedilen mizaç nimetiyle farklı hissedişlere sanatçı yönünü tahkim ederek ürünlerini verir.

 Müslüman sanatçı, belki her mümin, iyiliğin kaynağını ve kaynağı olmayan kötülüğün, iyiliğin bozulmuş hali olduğunu bilerek, pratiğin kirinin insan eylemi olduğunu bilir ve hisseder. Bu ayırt edici konumdan sonra ortaya çıkan varlığın insan eli değmemiş hali ; (kitlenmemiş tabiat, insandan razı mevsimler, dalları basan ve daha…) sanatçı için büyük hayranlık vesilesidir. Hayranlığı olmayanın sanattan nasibi tartışılır. Hayretin açlığını beslemek için “akletmek”, tefekkür etmek; ince ayrıntılardan galaksiler arası panellere ulaşmak; lav püskürten volkandan, pirenin ince bağırsağına uzanan yaratılış gücünü, hikmetini ve güzelliğini her an, her mekânda boşluksuz yakalama imkânı mevcuttur. Her an gözlerini baharla dünyaya açmış aç bir çocuk gibi, her şey o an oluyor gibi bakmak sanatçının en evvel yapması gereken yelkeni doldurma koşullarıdır. Hayreti diri tutak emek ister. Öyle bir emek ki, yaşamayı hissetmenin bir başka adı gibi, acının çiçeğe konuşundaki sevinç gibi. Ve buradan hareketle sanatçı bilir ki, “şaheser” yoktur ve her şey noksanlık yönüyle malül. O’nun karşısında ne varsa sönük ve aynı zamanda üretilen her şey yaratılandan bir kopya. İyinin daha iyisi, güzelin daha güzeli varsa, bunun bir başka adı sonsuzluk koşusudur; yolculuktur. Hayretten yorgun düşmüş idrakin yolculuğu. Sanatçı sonsuzluk koşusunda işaret parmağı hareketli olan mümindir. Sesler, renkler; görünenler, görünmezler üzerinden biriktirdiği yorgunluk üzerinden “yaratılış” esrarını işaret edendir sanatçı. Çünkü sonsuzluk ifadeye sığmaz.

 Tarifler koşar ve dizüstü çökerken sonsuzluk muhayyileyi aşarak gider. İnsan tekrara düşüyorsa idrakinin kötürüm kalışı yüzündendir.

 Sonsuzluk her saniye söz alır. Yurtsuz olduğumuzu, yönsüz olduğumuzu ve yarısı olmayan bir dünyada yaşadığımızı fısıldar bize. Anlarız ki, neden mutsuzdur insan, efkârın gücüyle merhale aldığımızda gurbet türküsünün namesiyle karşılaşırız ve “dünya bir kişiye bile yetmez” deriz. Ölümsüzlüğü arayan insanın onu bulduğunda, ölüm gelsin diye neler vereceğini nasıl yalvaracağını keşfederiz ki, orada secde. Dünya noksan, efkâr yanıyla itici güce sahip ve her an sonsuzu işaret etmede. Sûresi bitecek ilaç gibi, fazla dozda zehirleyen, ölmeyecek kadar ilgilendiğinde dönüş yolunu aydınlatan fenere dönen dünya…

 Anlamanın ön şartı: Sevmek

 Hayranlığın itici gücüyle açılan kapının ardında bekleyen sevmek. Sevmenin sonsuzlukla yarışa çıkışı aşk. Cinnet hali; Hastalık.

Dert;

“ Bir dert ki, dermandan içeri” Herkese güler geçer, belki eğlenir, vakit geçirir, meczup der.

 Oysa her şey, O’nu idrak etmeye koyulan ruhun yakıcı hüzme ile yanması sonucu oluştu. Bin dermana değişilmeyen “dert” böyle doğar, söze, sese, renge düşer.

 “Sizde bir türlü bizde bir türlü”

Aşk insana eksikliğini hissettirme hali olarak dünyada da bedel ödettiren, buna mukabil ürünleri yağma ettiren izahtan vareste tutumdur. Güzelden, güzelliği çıkarıp Onun ardına düşen insanın halkları kalım yerine alevle, közle söylenen yazılan sözleri çağrıştırır.

 “Oku” diyerek başlayan söylem bir eyleme çağırır insanı, bütün insanlığı. Okumak, anlamak ve inanmak… Dayatma yapmaksızın teklifle kendini ortaya koyan güzellikle. Sunumda estetik, içerikte derinlik, tavsiyede güzellik.

 Tevhit ve adalet olmadan güzellik anlaşılmaz ve estetik oluşmaz. Her işte olduğu gibi, Müslüman için sanat önce meşruiyetle başlar. Estetik formuna vahyin meramıyla buluşunca ulaşır ve her yenileme mimesise benzemez, devinimle yeni soluklanış bahsiyle şekil kazanır. Sonsuzluğu işaret eden minarenin inceliği dünyaya bağlılığın kalıcı olmadığını ima eder. Sema da hilâl parçadan bütüne; sonra bütünden parçaya geçerken insanın öyküsünün ikinci ve belki de asıl öğretmenlik göreviyle yerine getirir. Bir de kayan yıldız; ölümün imzası. İnsan noksanlı varlık ve bütün ürünlerine bu vasfı yansıyınca mükemmellik ve objektiflik iddiasına karşı tevbe duruşa geçer. Aksi iddia insanın tanrılaşma arzusu ki, komik ve ayıp bir acziyet resmi. Bir nefes için varını vermeye hazır acuze.

 İslam sanatı tasdiktir. Yüce yaratılışı işaret etme göreviyle konumlanmış, gökyüzü genişliğince “ip”e tutunup seslenişe /işarete duran sanat. Yolcuları kötünün tasvirinden koruyan ve sözü, yazıyı ve bütün mirası salih amel boyutuna taşıyan, yıkayıp arındıran dile gelmez imkân, hesaba dahil edilemez büyüklükte estetik.

 İnsana bu bahiste destan olarak acziyet bahsi kalır. Değil mi ki, dağı kıyamet günü kuşla eşitler, renkli yün yumakları gibi boşlukta denizlerle, arz kucaklaşır, sayhan dili yaşarken tutulur. Ürüne değen mümin eli onu alışa gelmiş durumunu bozar. Yeni formlar kazandırır söze, objeye. Yeni anlatımlar için yürüyen idrakin sözcüsü olmak için mekânı ve zamanı yenilemek adına büyük buluşmanın ışığından parça sızdırır, her yeni doğan güne.

 Her yeni form insanın yolcu olduğunu, yolda olması gerektiğini, yarım olana güvenmenin ahmakça, enayice bir durum olduğunu ilham eder. Her ölünün arkasından okunan selanın taşıdığı tını farklıdır. Işığı arayan pencerenin durumu acziyetin fotoğrafıdır. İnsanın en sevimli resmi acziyetinin zirvesine “indiği” andır ki, sadece O’nun karşısında makbul olan secde hali yeryüzünün her yerinde ve tüm zamanları kuşatan berraklıkla ortaya çıkar.

  İslam sanatının zirve tablolarından biri, arzın okyanuslarla kucaklaşmasını andırır gibi secde fizikle metafiziğin iki ayrı güç, yani ölçü birimi kullanımını gösterir. İnkârın çaresiz kaldığı mekân ve zaman üstü mümin hali şekilden çok ruhta yer edinir ve bütün yetkin eserler de kendini görünmez üzerinden var kılar. Mecid Mecidi’nin dediği gibi:

 “Sırat-ı müstakim üzere yapmaya çalışıyorum. Eğer sırat-ı müstakim üzere yapmaya çalışıyorsam, Allah’ın (cc) boyası bir şekilde işlerinize rengini verir.”

 Trajedi sahnesinde insan yansız, yöresiz asıl vatanı, erimeyen yerinden ayrılmayan mekânı arıyor. İdrak açılıyor kapanıyor. Perdeler kıpırdıyor gibi, sezgi gelip dağılıyor.

 Nimetin ayağına geldiği yüce bir mekândan düştü insan.

 Bütün inlemeler, ağlamalar ve tevbe imtihanla kayıtlı. Dua için, tevbe için yaşamak, tekrar o yücelik makamına varmak için ölmek gerek. Bu nasıl bir trajedi, semanın erimiş akkar olup akması kadar şiddet içerir insanın konumu. Yaşamanın içinde ölüm saklı. Ölüm yaşamayı öneriyor, tevbe imkanı sağlıyor hayatın kuytusunda.

 Bir an, bir nebze ve uzun uzun anlatım secde haline kodlanmış. Cennetten atılan ancak sınırsız kainât emrine verilen insanın bir elinden tutkular tutuyor, çekiyor kör kuyulara. Diğer yanına bir hilal göz kırpıyor ve mütemadiyen soruyu yeniliyor: Bir an mı; yoksa sonsuz mutluluk mu?

 İnsan cahil, aceleci, bencil, aldanmaya yatkın. Ebedi yurdun çağrısı derinlerde iniltiden notaya döküldüğünde tepelerin üzerinden aşıp batan güne gittiği yeri soran efkar iklimi oluyor.

 Yaratılış ve dönüş, hayat ve seçim, sonsuz ve gizem olmadan sanatın dinamik akışı anlatılamaz. Ortaya çıkan ve insanı mezara taşıyıp terk eden kısa koşunun ihanetine kalır her şey. “İnsan kendinin ölçütüdür.” sözüne uyan kendi mezarını kazdı. İnsan varlık alanında kendini dondurdu. Sonsuzluğu iki metreye sığdırdı; yani, dünyevileşti. Onun için sanat daha çok şehvetle eşitlendi. Mümin ondan uzak, ondan başkadır. “Hikmetle, güzel sözle” sonsuza ve dolayısıyla sonsuzluğun sahibine işarettir, çağrıdır. Parmak ayı gösterir ay öteleri.

 Vahiyle donanan insan için dünya küçük kulübeden ibarettir. Mekân anlayışı güç, telakkisi ilahi söyleme yaslanan için farklıdır ve varlıkla çok dilli kardeşlik ilişkisi devrededir. Örümcek en korunaksız evdir Kur’an’ın anlatımında, Hicret’de mağaranın önünde aşılmaz kaleye döner. Objeler tıpkı insan gibi emir bekler. Yaratan’ın emriyle deniz yarılır, bıçak kesmez, ateş yakmaz. Rabbi anlatmaya bütün lisanlar birleşse yetmez ve insan kaldığı yerde öteyi yine O’nun bilgisiyle bilir. Sınırda kalan insan için bilgi yerine hissedilişe bırakır. Çaresizliğin keskin lisanı insanın yetersizliğini belgelemek adına feveran eder ortaya şiir çıkar. Görünen bilinen rüya gördüğünü hayal etmek sinema olur. Görüntü sisle gelir, kendini parçalar, gözden geçmeyi bir başka anlama yolunu ihdas eder. İnsan her yanıyla “Oku”maya başlayınca söz, renk ve şekil, devinen ve dururken göz kırpan varlık rüya ve masal ve taşınan o yüce ruh. Kalelere saldıran görkemli ordular değil. Ömer ve hizmetçisi; bir de deve. Çöl sade dekor. Yalın anlatım. Kudüs’ün anahtarı alınacak, bir şehir halifeyi karşılayacak şehri teslim etmek için. Başka bir dekor, başka bir fetih. Yol boyunca deveye sırayla biniliyor. Şehrin anahtarının alınmasının ardından verilen eman yağmur yüklü bulut kadar cömert. Kısa film; dünyanın ömrü kadar. Öncesi, sonrasını belirleyen sinede taşınan değer. Cesedin emrindeki ruh esir; ruhun taşıdığı beden huzur yüklü. İman ve inkârın ortaklığı olmaz, ikisinin bakışı hiçbir dönem birbirine benzemez. Biri görüntüye esir olur; diğeri görüntünün işaretini alır ve yürür. İki ayrı sinema felsefesinin kökleri burada saklıdır.

II 

 Sanata Yaklaşımımız

Eksik, farklı veya eleştiriye konu edeceğimiz bir sanat anlayışından bahsedemeyiz. Türkiye’de yaşayan dindarlar kesitinden baktığımızda durum böyle. Durum böyle olunca hayat açılan boşluğu doldurmaktan imtina etmiyor. Ve pratik sorgulamaya beklemeden boşluğu dolduruyor. Bundan sonrası feryat olsa dahi sonuç değişmiyor.

 Konu anlatmak için pratiğe yönelerek örneklere dikkat kesilelim. Hat, ebru, tezhip gibi geleneksel özellik kazanmış ve günümüzde önemli gelişmelerle ilerleyen dalların dışında farklı sanat kollarına neden ilgisiz kalınıyor?

 Müzik, tiyatro ve sinemaya kayıtsız kalmak onu toplumun ilgisinden korumayı mı sağlıyor. Âlimlerin bu sanatların önemini kavraması ve fıkhını oluşturması, ön açıcı olması mümkün olsa, olabilse, alime ve sanatçı diyaloğuyla yolumuzu daha sağlam meşruiyet sorunu veya tereddüdü yaşamadan aşmış olacağız.

 Gösteri sanatları tehlikeli ve doğduğu kültürün özelliklerini taşıması açısından kimi sıkıntıları beraberinde taşıyor. Burada bir ıslah, yeni bir biçimlenme ihtiyacı fıkhın yol göstericiliğiyle aşılabilir. Her sınırlama farklı bir form çağrışımı taşıyabilir. Suret üzerinden resmin yasaklanması minyatüre imkân hazırlamıştır. Ebrunun doğuşu yine farklı ve oldukça özgün doğumdur. Sinema, müzik, tiyatro büyük kitlelerin ilgisini çekiyor ve karşı koyulmaz sihir yüklü dönüştürücü güce dönüşüyor. Renk, ses, resim ve hareketin bir öykü çerçevesinde buluşmasıyla ortaya çıkan sinema artık sektör olmanın ötesinde gücün sınırlarını aşmasını sağlayan kadife çağrı bahsinde siyasetin öncü gücü. Dünyayı yumuşak güçle sarsan bilinçaltına korku zerk eden, sinemadan bigâne kalan hocaların çocuklarının da etkilendiği bir gerçek… Etkili ve güzel bir örnek olarak, sinemayı insanileştiren İran sineması cesaret ve ilham vermektedir.

 Biz hâlâ bu konulardaki fetvalarımızı Gazali’den alıyoruz. Sinema fetvamızı müzik üzerinden devşiriyoruz ancak mutmainlik bahsinde tereddütler yaşamıyor değiliz. Konuyu kendi öyküm üzerinden ele alırsam daha hissedilir hale gelir. Seksenli yılların başında ses kasetlerinde bant tiyatrosu ve akabinde ezgiler çıkaran beş kişilik ekibin içinde yer alıyordum. Yayımladığımız ilk kasette sahabi sözünü sazla söyletme cezası olarak ürünlerin satılmaması yanında, yasak fetvasıyla karşılaştık. Bunu yapanların arasında daha sonra kendileri kaset çıkaran, radyo ve televizyon kuran kadın sanatçılara yer veren önemli cemaatler de yer alıyordu. Aradan ancak altı, yedi yıl geçmişti. Bu durum ne kadar sağlıksız yürüyüşümüz olduğunun göstergesidir. Daha doğrusu yerimizde saydığımızın ve pratiğin bizi alıp götürmesinin hazin öyküsüdür.

 Sadece ilim ehli değil, siyasetçi için de kültürel yaklaşım eksikliği, daha doğrusu körlüğü söz konusudur. Kültür Bakanlığı’nın turizm ile iç içe olması turist sayısı, otel ve yatak sayısının Yunanistan ile kıyaslandığı vasattan söz ediyoruz. Telif haklarının elektronik ortamın gereklerine göre güncellenmediğinden müzik piyasası bütün eğilimleriyle iflas etmiş durumda. Sanata ve sanatçıya değer verilmeyen ortamda sanat anlayışından bahsetmenin anlamı da yoktur. Sanatçı dindar camiada meczuba denk tutumla, zaman zaman lazım olabilir kabilinden değer görüyor.

 Siyasetçiler açısından meydanların ve salonların “ilgili şahıs” gelene kadar ısıtılmasını sağlıyor. Görülen azami fayda bu. Konuşmacı salona girdiğinde aniden müziğin kesilmesi, içeri giren zevatın milleti selametle selamlamasıyla alakalı ve tam da sanat bizim neyimiz olur? Sorusunun açığa çıktığı yer. Öte taraftan bu duruma razı olan sanatçı yaftasının neresinde olduğunu tespit edememiş kişinin acılı hali. Bunlar bizim acı ve açık gerçeklerimiz. Diğer yandan ramazan programlarında dahi niteliği ıskalayıp niceliğe prim veren anlayışların “ful çaktı” ile imtihanı.

 Bütün bunlar sorun, ancak bu sorunların ne muhatabı var, ne de üzerinde konuşacak yetkili mevcut. Kendinden kaçma, kültüründen utanma duygusu yetkililerin yetkinlikleriyle alakalı bir durum. Yeri ve ortamı olduğunda sanat ürünü ve sanatçının olmayışı üzerine ahkâm dinlemek de ayrı bir nakısa.

 Seküler sermayenin sanata ayırdığı pay, organize ettiği sanat faaliyetleri ahiret, hayır kavramlarıyla izah edilemez. Öte yandan dindar sermaye için böyle bir alandan bahsetmek imkân dahilinde değildir. Evdeki televizyon, vizyondaki filmler parçalı bir zihnin, çarpışan duyguların ve özgün eksikliğine duçar eden etkisini dert etmiyorlar. Gençliğin neden uzaklaştığı, kuşak çatışmasının hangi ara ortaya çıktığını psikologlar üzerinden çözmeye yöneliyorlar. Yaşadıklarım, gördüklerim üzerinden karamsar tablo çizdiğim söylenebilir. Sanatın etkisini yakinen görmüş, gayba inananların telif hakkını düşünemez olmalarına şahit olmuş, “tövbekâr yapımcı” nın hâlâ hiçbir şeyin değişmediğini görmesi böyle bir sitemli yazıyı ortaya çıkardı. Öte yandan ortaya çıkan bir film üzerine manasız düşmanlık insaf sınırlarını aşarak saldırmanın izahını, bu ilgisizliğin karşısına koyduğumuzda şaşırmamak elde mi?


  • Sayı: 165
  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :