Diyanet ve Görmez' in 'İstifa' Meselesi

"Bir ay doğar, ilk akşamdan ürüşan, 

Bir ben değil, bütün âlem perişan..." 

 

Diyanet'in kuruluş amacına geçmeden önce, din-devlet ilişkisi üzerine şunları söyleyebiliriz: İnsanı doğumundan ölümüne dek, hayatının her evresinde 'yalnız bırakmadığını' düşündüğümüz din olgusunun, her şeyden önce insanda gelişen, yerleşen ve neredeyse, kişinin karakterini belirleyen esas amil olduğu bir hakikat olarak durmaktadır.

 

Buna rağmen, seküler düşünce skalası içerisinde, ilk ve ilkel insanın temelsiz ve 'mesnetsiz' kaygı ve korkularının bir eseri olarak lanse edilegelen ve aslının olmadığı 'bilimsel bir vukufiyet’ ile söylenen dinin, aslında, inanç için en vazgeçilmez bir unsur olduğu fıtrat bütünlüğünde kendisinde yer bulurdu.

 

Bundan dolayı, devlet aygıtının ortaya çıktığı andan itibaren, kendine bir meşruiyet arayan devletin, terkisine dini aldığını görmekteyiz...

 

O günden bugüne sorulan sorulardan birisi şuydu; din mi devlete tabi olmalıydı, yoksa devlet mi dine?..

 

Tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan çıkardı misali, bitimsiz ve anlamsız tartışmalar din tarihi boyunca sürüp gitmiş ve günümüzde de bu bitimsiz tartışmalar berdevam etmektedir.

 

Din devlete nasıl tabi olacaktı? Kim, dinin 'aslî' temsilcisiydi? Birisi, asli temsilci ise, onun devletle olan ilişkisinde, koşulların aynı olması icap ederdi. Devlet dine tabi olduğunda ise, devleti, din, dolayısıyla Allah/ilah nezdinde temsil edecek birilerine ihtiyaç olacaktı...

 

Bu türden tartışmalar, tarih boyunca sürdüğü halde, egemenler de çoğu kez o dinden göründükleri halde, dini kendi tekelleri altına almış, meşruiyeti yine onda aramış ve dine hükmetmişlerdi. 

 

İşte bu sebepten ötürü, salt ideolojik angajmanları devreye sokmadan söylersek, o egemenler, kendi devlet yapılarına "din devleti, ya da modern zamanlarda bizde olduğu üzere İslam devleti" dediler. 

 

Kendi devlet yapılarına salt din devleti, ya da İslam devleti demeyenler de, dini kendi hâkimiyetlerine almak için, kurumlar oluşturdular. Osmanlı'da Şeyhülislamlık, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde ise, bu kuruma ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ dediler.

 

Diyanet'in Kuruluş Amacı... 

 

Diyanet'in kuruluş amacı, her ne kadar laiklik ilkesi açısından bir defa dini belli bir çerçeveye hapsetmek, onun toplumsal hayatın tümünü, 'yeniden' düzenleme potansiyelini törpülemek ve onu uygun görülen bir nokta da tutmak olarak değerlendirilse dahi, aradaki mantık farkına vurgu yaparak söylediğimizde, kendi meşruiyeti için dini kullanma düşüncesine sahip olmayı bir ayrıcalık kabilinden sayan devletlerle birlikte, Kemalist sistemin o olguyu miras aldığı bilinen Osmanlı'daki kuruluş amacının aslında aynı olduğunu söyleyebiliriz..

 

O da, dinden kendine meşruiyet aramak, 'sözde' toplumun dinden kaynaklanan meselelerine çözüm aramak adına, ona uygun, layık(!) bir kurum ihdas etmek ve bu yolla toplumu, toplum için en önemli değer olan din üzerinden bir arada tutmak ve meşruiyetin devamını sağlamak...

 

"Cumhuriyetin bir kurumu olmakla birlikte tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislâmlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanun’da ‘İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek’ şeklinde ifade edilmiştir.

 

Ülkedeki tüm cami ve mescitlerle bunların görevlilerinin idaresi Başkanlığa verildiği gibi tekke ve zaviyelerle bunların görevlisi olan şeyhlerin idaresi de Başkanlığa verilmiştir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte bunlara dair hususlar Başkanlığın görev alanından çıkarılmıştır." (1)

 

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yapısı ile ilgili olarak, tarih içerisinde birçok değişiklik yapılmış, bunların en önemlilerinden son ikisi, 60 ve 80 ihtilali sonrası düzenlenen anayasalar çerçevesinde yapılmıştır.

 

1961 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığı Anayasal bir kurum olarak düzenlenmiş, ona genel idare içinde yer verilmiş ve bu kurumun, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmesi öngörülmüştür.

 

1982 Anayasası'nda ise,  ‘genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi  görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek şartıyla, 'özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.’ hükmü vardı.

Bununla da başkanlığa bir görev verilmiş ve uyması gereken kıstasları belirlemiş ve haliyle de başkanlığa tarihi bir misyon yüklemiş oluyordu.

 

Kemalist, laik ve sol kesimlerin ekseriyetinin Diyanet'e yönelik mantığı...

 

Din-devlet ilişkisinin, Osmanlı sonrası bir değişim ve dönüşüme girmesine koşut olarak en başta Kemalist sistem, dine karşı seküler planda hasmane ve tarafgir davranmasının bir sonucu olarak Türkiyeli Müslüman kitlenin ezici çoğunluğu tarafından kuşku ile bakıldığı bir vakıa olma özelliğine sahipti.

 

Bu teşkilatı ayakta tutma düşünce ve istidadının bizzat Kemalist sistem tarafından, bu teşkilatın elde tutulması üzerinden Müslüman kitleyi ‘rejim adına’ manipüle edilmesini sağlamıştı.

 

Bundan dolayı da bu kitlenin büyük çoğunluğu teşkilatın lağvedilmesini ve yerine, özerklik bağlamında farklı bir teşkilatın kurulması ve idaresinin de cemaatlerde olması yönünde idi. Ama daha sonraki süreçlerde, Müslüman kitlenin büyük çoğunluğu, modern zamanlarda yaşıyor olmalarına rağmen, birçok konuda yer yer anakronik haller gösteriyordu.

 

Bunlardan en belirgini, yeni gelişmekte olan küresel kapitalist sisteme entegre edilmelerinin esaslı bir koşulu olan, demokratik çerçeveli siyasi partilere angaje edilmelerine rağmen, bir yandan da hilafeti ve Osmanlı usulü din-devlet ilişkisini dillendiriyordu.

 

Ama bunun böyle olmadığı, dahası olmayacağı, ilerleyen ve gelişme istidadı gösteren kapitalist sisteme, maddi kaynaklı bir takım gerekçelerle ilgi gösterildiğinde ise, hemen her konuda olduğu üzere bu konuda da 'eşyanın tabiatına uygunluk' söz konusuydu.

 

Bu meyandan söylersek, Diyanet kurumu hakkında ileri sürülen özerklik ve daha da ileri giderek o kurumu tümden lağvetme düşüncesi yerini, 'devlet bu konuda ne derse en uygunu odur' formülü kabul görüyordu.

 

Daha sonraları, dinin toplumsal planda görünürlük kazanmasının, ileride bir rejim sorununa yol açıp açmayacağı kaygısı ağırlık kazanıyor, bu tehlike(!) rejim ve yandaşları açısından hep yakın bir tehlike olarak burunlarının dibinde adeta dikenli bir gül gibi duruyordu!

 

Diyanet'in bırakın özerkliğini, ya da tümden kapatılmasını, ihtiva ettiği oranda, toplumsal hayatı her açıdan -o da Kur'an'dan hareketle ilkeler vazederek-düzenleme potansiyeli, en başta sağcı, solcu laik kesimleri korkuttuğu gibi, zamanla evirilerek 'sistemci' olan geniş Müslüman kitleleri de endişelendirmeye başlamıştı.

 

Bununla birlikte, Osmanlıdan miras aldığı kurumlara, yenilerini ekleyerek devleti alabildiğine tahkim eden ilk kuşak Kemalistlere ve onların mirasını muhafazakâr, millici ve milliyetçi kulvarda yürütmeye çalışan 'vasat' kesime rağmen, sıkıştıklarında Kemalist yavelere başlayan, ona neredeyse muhafazakârı, muhafızı olan, ama çoğu kez evrensel sol söyleme sarılan laik sol kesimlerin büyük çoğunluğu, din-devlet ilişkisi konusunda, ilk kuşak Kemalistler kadar zeki, becerikli ve kuşatıcı değiller. 

 

AK Parti'nin zaferle çıktığı son seçimlerden sonra, idealize ettikleri emek mücadelesini adeta unutarak, kendi varlık gerekçelerini, AK Parti ve onun başarısı ve birçok kez tekrarlanan birtakım yanlışlarının ağırlığıyla muhafazakâr iktidarı alaşağı etmek adına, işe Diyanet kurumunun ortadan kaldırılması söylemiyle başlamaları ve her gerekçe ile buna yönelmeleri solun din düşmanlığının da tescili oluyordu..

 

Tabii ki, bu konuda, ev sahibi konumda bulunan 'iktidar çevreleri' ve özellikle Diyanet adına yapılan bazı 'galiz yanlışlar –Mehmet Görmez' e ısrarla verilen Mercedes marka makam arabası- laik sol çevrelerin düşmanlığının tavan yapmasına sebep olmuştu.

 

Gerçi, muhafazakârlar hata ve yanlışta bulunmamış olsalar da, laik sol çevreler bir yolunu bulup dinin toplumsal görünürlüğüne halel getirmeye çalışacaklardı…

 

Bununla birlikte, kendilerini geleneksel Türk devlet mantığına binaen Sünni/Hanefi olarak tanımlayan, ama süreç içerisinde sağcılaşan, milliyetçi olan, bununla birlikte, hem koca tarihi dilim içerisinde oluşturduğu kendi 'milli- dini' değerlerini, hem de mevcut Türk Devleti’nin muhafazasını arzulayan ya da öyle görüntü veren -FETÖ örneğinde olduğu üzere- kitlenin, başına kim gelirse gelsin, ne tür uygulamada bulunursa bulunsun, Diyanet'ten, dolayısıyla da rejimin din politikalarından rahatsız olmayan bir kitleden de ayrıca bahsedebiliriz..

 

Sağcı cenahı, konumuz gereği Diyanet üzerinden eleştirmemize rağmen, bir hakkın tevdi edilmesi gereği, kendini bu cenaha nispet edenlerin kahir ekseriyetinin, her ne kadar sağcılık tanımı yapıldığında, ortaya çıkan; 'sağcılık ta bir batılı ideolojidir' önermesinin, o cenahı oluşturan insanlar açısından  pek de gerçeği, hatta hakikati yansıtmadığı ortaya çıkacaktır.

 

Zira onlar, kendilerini çeşitli açılardan İslam'a nispet ettiklerinden ötürü, onları, salt Batı’dan tevarüs edilmiş bir sağcılıkla tanımlamak, hatta suçlamak pek de yerinde olmayacaktır.

 

Onlar olsa, Emevi mantığına sahip 'muhafazakâr' Müslümanlar olarak tanımlanırlardı.



Bunun kendisi de 'belki' onları "bazı" konularda yüzleşecekleri imtihanlardan koruyup kurtaramayacaktır, ama salt batıcılığı kurtuluş olarak gören laikler, solcular gibi de değerlendirilmeyeceklerdir. Zira kendilerini İslam'a nispet ediyorlar...  

 

'Muhafazakâr Demokrat' AK Parti iktidarı açısından Diyanet...

 

AK Parti’yi ve birçok muhafazakâr parti çevresini kendisini oluşturan insan profili açısından ele alıp değerlendirdiğimizde, çoğunluk itibarıyla bir yandan dindar, bir yandan da modernlikle –eskiye nazaran- pek bir sorunu olmayan muhafazakâr Müslümanlardan oluşuyordu.

 

Bu kitle,  çeşitli açılardan Kemalist sistemle az da olsa kan uyuşmazlığı olmakla birlikte; sonuçta kendisini bu toprakların sahibi olarak gören, konjönktür gereği sistemsel farklılaşmaları arızî olarak değerlendiren ve bu arızî durumları yerine göre sineye çeken bir kitleydi.

 

Yine bu kitlenin esas gayesinin yaklaşık bin yıldır kendisi adına kurulduğu söylenen devleti yaşatma düşünce ve çabası, bugünün sıcak atmosferinde görülemezse bile, ileride pek net bir şekilde görülebilecektir.

 

Modernleşme, gelinen süreçte içeriği açısından hep din karşıtlığını mı içeriyordu? Eskiden öyle bakılsa bile, günümüzde bu olgu da evirilerek kendini makul hale getiriyordu. Dahası, zaman onu, bu kez muhafazakârlaşmaya zorluyordu.

 

Zaten bu moderleşmeden İslamcı çevrelerde vareste olmadıkları halde, bir zamanlar sistem adına Kemalist rejim tarafından çıplak şekilde ‘’madem laikleştirilemeyecek, o halde İslami kimliğin zıddına “dindar millici, milliyetçi” olması arzulanan kitlenin, sandık ki, AK Parti sürecinde İslamcılaşması söz konusu olacaktı…

 

Ama bir de bakıldı ki, birebir Kemalistlerin yaptığı gibi değilse de, hatırı sayılır bir muhafazakârlaştırılma ameliyesi, bu kez, geçmişte o kitlenin dile getirmeye çalıştığı gibi ortadan kalkması ve olmazsa bile ‘en azından’ özerkleşmesi öngörülen Diyanet gibi devasa bütçeye, güce ve etki alanına sahip resmi bir teşkilat eliyle gerçekleştiriliyordu.

 

Çoğu kez kendi iktidar meşruiyetini toplumsal kesimlerin demokratik taleplerinden aldığını söyleyen, gerek AK Parti iktidarının ve gerekse de parlamenter sistemin yerine bir Başkanlık Sistemi yerleştirmeyi düşünen, bu işi üzerine aldığını her zaman ve mekânda dile getiren Erdoğan’ın, AK Parti’nin kuruluş esprisi sayılan değişimcilik olgusuna ket vurduğu düşünülebilirdi.

 

Onu muhalefet partilerinin –haklı ya da haksızlar- karşı çıkışları muvacehesinde otoriterleşmekte olup, bir yandan da esnetmeleri gereken devletçiliğe yeniden dönüşü, bu süreçte Diyanet Teşkilatı’na yönelik saldırlar ve savunulardan ötürü çıkarımda bulunabilmekteyiz.

 

Diyanet görev alanını genişletiyor ve risk alıyordu.

 

Bu görev alanının genişletme çabası ve kendi üzerine risk alması, her şeyden önce, klasik eğitime alternatif olarak ilk dönem Kemalist kadro tarafından kurulan İmam-Hatip Liseleri, giderek onlarca yıl içerisinde, müfredat açısından laik, Kemalist ve Türk İslam sentezine bürünmüştü.

 

Bu eğitim sisteminde sağcı, millici, milliyetçi ve AK Parti iktidarının şahsında muhafazakârlık üzerinden, sözde İslam'a hizmet sadedinde yetiştirilmesi düşünülen yeni kuşağın, devletin her kademesinde görevlere getirilmesi açısından düşünüldüğünde bir anlamı olacaktı.

 

Her iktidar, kendi sosyal, siyasal ve iktisadi sınıfını oluşturuyordu. Bir de buna kültürel sınıfı da ekleyebilirdik. AK Parti iktidarı döneminde ise, bırakın bir kültürel sınıfı, kültür ve eğitim konusu dahi sarpa sarıyordu.

 

Konu ile ilgili sempozyumlar ve seyrek olarak yapılan şuralarda alınamadığı gözlemlenen sonuçlar da göze çarpıyordu.

 

AK Parti ve Erdoğan tarafından, muhalefetin savrukluğu, şaşkınlığı, o kesime yönelik muhafazakâr katmanda revaç bulan salt düşmanlık, ölçünün ve adaletin alabildiğine elden yittiğini de gösteriyordu.

 

Bunun yanında İslamcı bir muhalefet dilinin de maalesef yitirilmesi gibi gerekçeler eklendiğinde muhafazakârlık alabildiğince prim yapacağa benziyordu.

 

Görmez görevde...

 

AK Parti'nin ilk iktidar döneminde, mutat olduğu üzere, birçok kurumda olduğu gibi, Diyanet teşkilatında da başkan değişimi olmuş, Mehmet Nuri Yılmaz'ın yerine, Ankara İlahiyat çevresinden Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, teşkilat başkanlığına getirilmişti.

 

AK Parti hükümetini, o güne dek hüküm süren iktidarlara nazaran Müslüman topluma, İslami anlayış ve kültür açısından pek de yakın durmayan, çoğu sağcı ve solcu iktidarlara nazaran, topluma yakın duran tavrına bakıldığında, o günün Diyanet'inde yapılan başkanlık değişimi, bir devrim olmamakla birlikte, salt bürokratik atamadan da ziyade, devletin din konusunda, farklılaştığının işaretlerini ortaya koyuyordu..

 

Ali Bardakoğlu'nun hem Ankara İlahiyat çevresinden oluşu ve hem de dini anlama konusunda "sahih, doyurucu ve çağın sorunlarına 'en' sağlıklı çözümleri içeren özgün uğraşıları" sunmaya çalışması, Diyanet'in toplum nezdinde itibar görmesini de sağlayacaktı.

 

Madem çıta yükseltildiyse, bu kez Bardakoğlu'nun yerine geçecek olan zevatın da, bir o kadar sahih, doyurucu ve özgün uğraşılar içerisinden gelen ve bunları deruhte edecek birisinin başkanlığa getirilmesi, hem toplumsal istek ve hem de, kalitenin geliştirilmesi açısından elzem olacaktı...

 

İktidar bu konuda bizleri yanıltmamıştı. Görev, bu konularda liyakat sahibi bir kişiye verilmişti. Bu zatta Ankara İlahiyat menşeli, ilahiyat eğitimi ile birlikte, medrese geleneğinden gelen, Kürt ve Hanefî çevreden gelen bir isimdi…

 

Burada şunu belirtelim; dün olduğu gibi, bugün ve yarında, başkanlığa 'sürekli olarak' Kürt ya da Türk; Hanefî çevreye mensup birisi getirilecekti. Ki, bu 'modern' Türk devletinin Osmanlı ve Selçukludan devraldığı bürokratik bir mirastı.

 

Aslında bu miras,  devletleşme ile birlikte Türk cihan hâkimiyeti mefkuresinde kendine ait yer bulmuş olup din ve Türk'ü dine bağlayan mezhebi anlayış, kavrayış açısından önemli bir ayrıntıya dönüşmüştü.

 

Görmez' in atanmasında, bir noktada Hanefî bir çevreden olması dikkate alınmış olsa da, bizzat Erdoğan'ın çözümünü üzerine aldığını deklare ettiği başta Kürt sorunu olmak üzere, Roman ve Alevi/Caferî açılımlarının da ‘kalıcı’ etkisi olmuştu.

 

Zaten  dolayısıyla da başkanlığa işin ehli olan ve aynı zamanda da Kürt coğrafyasına mensup ve sorun çözme sadedinde bulunması istenen bir özellik olarak göze çarpıyordu.

 

Zaten, Diyanet'in de, son durumu itibarıyla bu toplumsal kesimler nezdinde resmi olmakla birlikte, 'Müslümanca' bir anlamı oluşmuştu.

 

Bundan dolayı, gerek resmiyet ve toplum bağlamında kurumlardan bir kurum olan ve gerekse, bir yandan da İslamcı kesim açısından özerkleştirilmesi ve gerekse de laik sol cenah tarafından ise, kapatılması istenen bir teşkilatın, süreç içerisinde, kendisine uygun görülen kurumsal sıralamayı da aşan bir oranda en önemli kurum haline gelmesi, Görmez' in de popülaritesini arttırmış oluyordu.

 

Resmî bir kurum, içerdiği bilgiler, görev ve sorumluluk alanı ve işleyişi göz önünde bulundurulduğunda, istisnai durumlar dışında, toplumun tüm kesimini kendi kapsama alanına dahil ederdi.

 

Söz konusu teşkilat Diyanet ve iktidarda da Müslüman topluma yakın duran bir hükümet vardı ise eğer, görev ve sorumluluk alanı da bir o kadar genişler ve hem eskisinden ve hem de başka kurumlarınkinden bariz farklılıklar gösterirdi.

 

Baştan belirtelim, bir Müslümanın ne konumda olursa olsun, eğer bir makamda sorumluluk alma sadedinde ise, o kişinin, içerisinde bulunduğu yapı ve rejim/sistem, ya da o günkü iktidarın 'en' yetkililerinin 'daha uygundur' düşüncesiyle, o Müslümana lükse ve israfa kaçamak yakışmazdı.

 

Hatta 'dinî bir kurum üzerinden' gösterişin alenileşmesi, israfın da mutat hale gelmesi ve getirilmesi, olsa olsa, devralına


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :