Diyanet’in FETÖ Raporu Üzerine Mülahazalar

Basit bir soru sorarak söze başlayalım; ‘’Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), Fethullahçı Terör Örgütü’nü (FETÖ) rapor konusu niçin yapmıştır ve bu raporla neyi amaçlamaktadır?’’

Bir başka sorumuz; ‘’DİB 15 Temmuz tarihinden önce ve sonra DEAŞ hariç herhangi bir grupla ilgili bir rapor hazırlamış mıdır?’’

 

Bir de şu soru; ‘’FETÖ bu hain darbenin bir bileşeni, aracı, maşası olmasaydı bu rapor hazırlanır mıydı?’’

 

Diyanet İşleri Başkanlığı’yla (DİB) ilgili öncelikli olarak şunu söylememiz lazım. Kendilerinin de aşağıda gelecek rapordaki metinlerde izah edildiği gibi DİB bir devlet kurumudur ve belli mevzuatlara tabiidir. Bir devlet kurumu olarak ancak kendine verilen yetki çerçevesinde o işi başlatıp ve sonlandırabilirler. DİB bu konsepte değerlendirilmelidir.

 

Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) hazırlamış olduğu raporla ilgili olarak genel bir kanaat ve değerlendirme yapacak olursak, rapor; “ağyarını mani efradını cami” bir rapor olmuş diyebiliriz, bu kanaate rapor okunduğu zaman siz de kavuşabilirsiniz.

 

Rapor, 70 Word sahifesi, giriş ve altı bölümden teşekkül etmekte ve her bölüm bir konuyu işliyor.

Örneğin, Birinci Bölüm; taraftarları açısından hem bir kült haline gelmiş Fethullah Gülen’i ve düşüncesini hem de hareketinin adım adım büyüme merhalesini anlatmaktadır; Fethullah Gülen, hem şahsiyet olarak hem de fikri olarak desteklenmesi ve gelişmesi 1960 yıllardan itibaren mercek altına alınmış, Gülen’in Diyanette personel olarak çalışması da o yıllarda başlıyor. Raporda bu durum şöyle izah ediliyor;

Bu kapsamda örgüt elebaşının Türkçe olarak basılmış olan 80 kitabı incelenmiş, 40 bin dakikayı bulan (yaklaşık 670 saat) sesli ve görüntülü konuşması dinlenmiştir. Ayrıca örgüte ilişkin Kurumumuza ulaştırılan yazılı ve görsel materyaller üzerinde incelemeler devam etmektedir. Bunun yanında İslami ilimlerin ve sosyal bilimlerin farklı branşlarında ihtisas sahibi olan ilim adamlarının katkılarıyla, söz konusu meşum yapının değerlerimiz ve insanımız üzerinde yaptığı tahribatı çok boyutlu olarak tahlil eden kapsamlı bir eserin hazırlığı da sürmektedir.”

Diğer bölümler aşağıda verilen minval üzere devam ediyor. Rapor da ayrıca FETÖ ile ilgili kapsamlı bir eserin çıkacağı haberi de yer almış…

 

Rapor, giriş ve 6 bölümden oluşmaktadır:

Birinci Bölüm ( F. Gülen’in kendisini takdim şekli)

İkinci Bölüm, RÜYALAR; Üçüncü Bölüm, DİYALOG; Dördüncü Bölüm, CEMAAT; Beşinci Bölüm, AKIL DIŞI BEYAN VE İDDALAR; Altıncı Bölüm, CİNCİLİK.

 

Bölüm başlıklarının FETÖ şebekesinin gelişim sürecinin ipucunu veriyor demiştik. Rapor olabildiğinde kapsamlı ve her bir bölüm onlarca alt başlıktan oluşuyor.

Konuyu uzatmadan sorularımızın cevaplarını arayalım; ilk sorumuz ‘’DİB, FETÖ’ yü neden rapor konusu yaptı ve bu raporla neyi amaçlıyor?’’

Sorumuzun ilk bölümünün cevabını raporda kısmen bulabiliriz: “Milletimizin baştan beri hep kendi kurumu olarak görüp bağrına bastığı Diyanet İşleri Başkanlığına, ilgili mevzuat çerçevesinde ‘Toplumu din konusunda aydınlatmak’ gibi yüksek bir görev verilmiştir. Başkanlığımızın bu ulvi görevi yerine getirmesinde en önemli vazife Din İşleri Yüksek Kuruluna düşmektedir. Bu itibarla Kurulumuz, toplumu ilgilendiren önemli dinî konularda çalışmalar yapmakta ve sonuçlarını milletimiz ile paylaşmaktadır.”

 

DİB, görev alanı ve tanımını rapordan alıntıladıktan sonra sorunun ikinci bölümünün cevabını arıyoruz. Sorumuz, ‘’DİB bu raporla neyi amaçlıyor?’’ O da şu:  Devlet FETÖ’ nün hain olduğunu söylüyor ve FETÖ’yü ihanetle suçluyor. Bu ihanetini dini olarakta tescillenmesini istiyor. Raporun amacı bu, bunu da hayata geçiriyor:

 “Bunlardan biri de ülkemizi 15 Temmuz 2016 tarihinde büyük bir felaketin eşiğine getiren ve örgütlü bir din istismarı hareketi olan FETÖ/PDY (Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) konusunda sürdürdüğü çalışmalardır. Malum olduğu üzere bu meşum girişimdir” rapordaki bu tanımla DİB, FETÖ’nün vatan ve millete ihanet eden bir şebeke olduğunu ilan ediyor.

 

Özetlersek; DİB, FETÖ’yü ihanetinden dolayı rapor konusu yapmıştır. TC devleti DİB üzerinden FETÖ ihanetini dinen de meşruiyetini değerlendirmiş ve FETÖ’yü Türkiye kamuoyu nezdinden mahkûm etmiştir. Bu çatışmada hiçbir dini grup FETÖ’nün yanında yer almamıştır. DİB yayınladığı raporla belirli oranda amacına kavuşmuştur; belirli oranda diyoruz, şundan dolayı diyoruz. Bu rapor, daha önce FETÖ’yle ilgili yapılan bir tanıma göre; “üstü ihanet, ortası ticaret ve tabanı ibadet olan” örgüt şemasından özellikle ticaret ve ibadet olarak tanımlanan kesimleri ne kadar etkiledi ve bu kesimler örgütle kendi aralarına bir mesafe koyabildi mi? 

Doğrusu, gerek DİB olsun gerekse hükümetin bu konuda başarılı olduğunu düşünemiyorum, çünkü vicdanları harekete geçiremediklerini ve bu kesimleri vicdanlarıyla başbaşa bırakmadıklarını, kendilerinin de merhametli tutumlarıyla bu iki kesimi kazanamadıklarından dolayı bunlar hâlâ ikilem yaşamayı sürdürmektedirler…

İkinci sorumuza; ‘’Diyanet 15 Temmuz tarihinden önce ve sonra DEAŞ hariç herhangi bir grupla ilgili bir rapor hazırlamış mıdır?’’

DİB’ in kendi tarihinde -8 Ağustos 2015-Din İşleri Yüksek Kurulunun “DEAŞ” başlıklı raporu DİB’e sunuluyor ve 8 dilde yayınlatılıyor.

İkinci sorumuzun cevabı basit çünkü “DEAŞ” raporundan başka bir rapor yok. Neden yok?

Öncelikle şu denebilir, bir rapora dönüşüp kamuoyuyla paylaşılmış bir bilgi anlamından yok ama devletin kurumlarından veya hafızasında elbette bilgiler vardır. Devlet ihtiyaç duydukça ulusal menfaatler için DİB gibi kurumlardan faydalanabilir. Bunun gibi1980 askeri darbesinde uçaklardan PKK’ya karşı cihad ayetlerini içeren bildiriler hafızalarımızda kayıtlı…

Ama bu FETÖ Raporu şunun habercisi ki, bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti Devletinin düşman konsepti, “İrtica” ve “Bölücülük” idi… Bölücülük adres değiştirmedi, fakat irtica’ nın daha önceki adresinin; Nurculuk ve Tarikatçılık olduğunu biliyoruz… Muhtemelen, “irtica” denilince bundan sonra zihinlerde FETÖ ve “DEAŞ” canlanacak…

 

Son sorumuz;  ‘’FETÖ bu hain darbenin bir bileşeni, aracı, maşası olmasaydı bu rapor hazırlanır mıydı?’’

Cevabı belli; hayır böyle bir rapor hazırlanmayacaktı; çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devletinin böyle bir geleneği olmadığı gibi rutin durumlarda böyle bir sorumluluğu da yoktur.

Soralım, ‘’Adnan Oktar’la ilgili bir rapor var mı? Alevilerle, Bektaşilerle, Nakşilerle, Kadrilerle, Mevlevilerle ilgili bir raporları var mı?’’

Devam edelim; ‘’Haydar Baş’la veya Cübbeli Ahmet’le ilgili bir rapor var mı?’’

Devletin rutin durumlarda böyle bir görevi yok ama devletin şu görevi de var: Bu devlet dini veya lâ dini olsun fark etmez; devletlerin ahalisi veya örgütlü yapıları,  insanları kin ve nefrete yönlendirmiyorsa ve ihanet içerisinde değilse, her hangi bir devletin ajanı değilse; o şahıs, o tarikat, bu parti, şu tekke, o hizip, bu hizip, bu mezhep veya şu meşrep kendi kuralları içinde faaliyetlerini yapabilmeli..

Yine bu devletler, dini veya lâ dini olsun ülkelerinin insanları eğitimlerini özgürce alabiliyorlarsa, sorunlarını da özgürce tartışacakları zeminleri de varsa, kendi yöneticilerini de kendi özgür iradeleriyle ve bilinçli tercihleriyle seçebiliyorlarsa bu ülkeler kendi ahalilerine karşı dürüst ve adildirler. Ahali ise yönetime karşı mutidir, ülkesine karşı her türlü sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftirler, çünkü bu hukuki bir sözleşmedir. Bu gibi devletler ve ahalisi bir başkasının istismarına kapalıdır ve özgürdürler.

 

Bir duruma daha dikkat çekelim, bu hain ve meşum darbe sürecinde, -hükümet yetkilileri de darbe sürecinin ilk günlerinde dikkat çekmiştiler. Bu hain darbe için ‘’Bu bir NATO darbesidir’’ denmişti. Bu NATO darbesi ise hükümet şu ana kadar NATO ile ilgili her hangi bir girişimde bulundu mu? Ülkemizin insanlarını ayartan, ülkemizi bir iç savaşın eşiğine getiren güçlere yönelik herhangi bir yaptırım yaptı mı veya girişimde bulundu mu? Eğer adaleti, güç yetirilene uygularsak bu vicdanlarda onarılması zor yaralar açmaz mı? O zaman bu büyük güçler, ajanlaştırdıkları insanları kanatları altına alır her zaman bize karşı kullanmazlar mı? Ülke içinde yaşanan mağduriyetler bu ajan ruhlu insanlara malzeme vermez mi? Bu ajanlar mağduriyetlerin müdafisi gibi bir rol üslenmezler mi? O zaman, bu malzemeyi bu fırsatçılara vermemek gerekir;  ağaca bakarak ormanı görmezsek bu yanılsama yarın büyük faturalarla karşımıza çıkacaktır.

 

Sonuç olarak; Diyanet’in hazırladığı “rapora” bir prodüksiyon tuttuk ve kısmen de olsa anlamaya çalıştık. Devletin asıl sorumluluğu vatandaşını bir hukuk devletinde güven içinde yaşamasını sağlamaktır. İnsanlarını kamplara bölmek adil bir devletin siyaseti olamaz. Devlet hangi karakterde olursa olsun ama bir hukuku olsun…

“Rapor” u merkeze alırken raporun ele aldığı konuyu izah açısından kapsamlı ve konunun hakkını verdiğini vurgulamıştık. Maksadımızı birkaç soruyla anlatmaya çalıştık, takdir okuyucularımızındır.

 

Günümüze ışık tutar maksadıyla, ‘’İslami bir devlette de böyle bir durum yaşanmış olsa Müslüman yöneticiler bu durum karşısında nasıl davranırlar?’’ diye bir soru sorsak,  cevabımız ne olur?’’:

 Kur’an-ı Kerim’de;Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.” “Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin ta kendileridir. (Mümtehine, 60/8-9)

Rabbimiz bu ayetlerde de niçin savaşıldığının veya niçin savaşılması gerektiğinin gerekçesini bize açıklıyor “Ve eğer antlaşmalardan sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize hınç besleyip-saldırırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle çarpışın. Çünkü onlar, yeminleri olmayan kimselerdir; belki cayarlar. Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, Kendisi'nden korkmanıza Allah daha layıktır. Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/12-15)

Bu ayetlerde de hainlere ve mücrimlere verilmesi gereken cezaları beyan ediyor; “Allah'a ve Resûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azap vardır. Ancak, sizin onlara güç yetirmenizden önce tevbe edenler başka. Bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Maide, 5/32-33) 

 Bu ayetler de gösteriyor ki, İslami ve adil olan bir devlet veya siyasi otorite -düşüncesi ne olursa olsun- kendi tebaasını, yukardaki şartlar oluşmazsa ülkesinde barış içinde yaşayabilir ve emniyet içindedir o ülkenin ahalisinin emniyeti devletin güvencesi altındadır… (mal, can, akıl, din ve nesil emniyeti) Örneğin, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Mecusiler de kitap ehli konumda kabullenilmiş ve zimmi hukukuna dâhil edilmiş ve İslam Devletinin tebaası olarak yaşamışlardır.

Okuyucularımıza bir öneride bulunmak istiyoruz, bu raporun kendisi ve sonuç bölüm her birimizin kesinlikle istifade edeceğimiz bir metindir, mümkünse tüm raporun okunması, değilse; sunuş, giriş ve sonuç bölümleri okunmaya değerdir. Burada siz okuyucularıma “sonuç” bölümünü özetleyerek vermeye çalışacağım:

‘’Çalışmada geçen alıntılarda ortaya çıkan “Gülen kültü” nü İslam’ın ana yolunun itikad esaslarıyla çelişen unsurlarına da işaret ederek şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Ulûhiyeti zedeleyen düşünceleri: Hiç şüphesiz her mü’min, Rabbini kişisel tecrübesiyle hissedebilir, Yüce Allah ile çok özel ve içten bir iletişim ve irtibat kurabilir. Allah Resûlü’nün İsra-Mirac adını verdiğimiz mucize olarak nitelenen Mekke-Kudüs hattındaki gece yürüyüşü ve akabinde göklere yükselerek Rabbi ile buluşması ancak bir Peygamber’e bahşedilebilecek istisnai nitelikte bir lütuftur. Ancak Allah Resûlü (s.a.v) bu tecrübesinden dönüşünde mü’minlere günde beş kez Allah’a yönelecekleri namaz ibadetini getirmiş ve bu ibadet “mü’minin miracı” olarak nitelenmiştir. Burada kastedilen kişinin kendi özel dünyasında Rabbi ile hasbihal etmesi, ibadeti Allah’a yönelterek ruhaniyetini ve maneviyatını geliştirmesidir. Gülen’in sözlerinden ulûhiyete dair hassasiyet gözettiği izlenimi doğsa da biraz daha yakından incelendiğinde onun ulûhiyeti zedeleyecek birtakım fikirleri sürekli dile getirdiği anlaşılmaktadır. Her gün ve her an neredeyse Allah’la görüştüğü iddiası bunların içinde en vahim olanıdır… Muhammed (a.s) bile Gülen kadar Allah’la buluşup hasbihal etmemiştir. Daha doğrusu Hz. Muhammed’in (s.a.v) siretinde bu şekilde her şeyi gizemli güçlere bağlama ve insanları bu gizemler üzerinden bir şeylere ikna etme derdi asla olmamıştır…

2. Kur’an’da ve Sünnet’ de belirtildiğine göre Allah (cc.) insanlarla ancak peygamberleri vasıtasıyla konuşur. Muhammed (a.s) son peygamber olarak Kur’an sonrası zamanlarda insanlarla doğrudan iletişimi ancak Kur’an-ı Kerim’le gerçekleştirilecektir. Peygamberler dışında hiç kimse ulûhiyet sahasından bilgi alıp onları Allah’ın mesajları şeklinde sunma hakkına sahip olmadığı ve bundan sonra da peygamber gelmeyeceği için vahyin rehberliği dışında ilahî mesaj iddia etmek ciddi bir sapmadır... Bu iddialarını başkalarına ilahî mesaj olarak empoze etmeye kalkanlar İslam’ın sahih yolundan sapmış kimselerdir.

3. Nübüvveti zedeleyen düşünceleri: İslam’a göre peygamber, Allah’ın insanlarla iletişimi sağlamak için insanlar arasından seçtiği bir kişidir. Bu seçilmişlik, onları özel bir konuma, “Vahyin/Risaletin tebliğcisi” konumuna yerleştirmektedir. Bu sebeple peygamberler Allah’ın mesajını eksiksiz ve doğru bir biçimde aktarabilsinler diye bu konuda hataya düşmekten korunmuşlardır (ismet). Vahiy, Hz. Muhammed’in (s.a.v) ölümüyle sona erdiğinde mü’minler önce bir şok yaşadılar ve paniklediler. Hz. Ebu Bekir bunun üzerine o meşhur sözünü söyledi: “Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim Allah’a tapıyorsa o Hayy’dı (diridir) ve ölümsüzdür.” Efendimizin ölümünden sonra onun bıraktığı Kur’an ve Sünnet mirası Müslümanlara rehberlik etti.

Gülen kültünde Hz. Muhammed (s.a.v) âdeta kültün liderinin ev arkadaşıdır; sabah akşam oturup strateji konuşmaktadırlar ve daha sonra bu konuşmalar neticesinde kendisine tevdi edilen emaneti Gülen müritlerine ve mensuplarına aktarmaktadır.

İlginçtir ki hemen hemen her karar, bir şekilde “Gülen’in Örgütü” nü tahkim edip onları sorgusuz sualsiz itaate yönlendirecek türden gizemlerle süslenmiştir…

Muhammed (a.s) dünyevî bir yapılanmanın figürü hâline getiren bu anlayış nübüvvet fikrini zedelediği açıktır. Ulûhiyet ve nübüvvet gibi imanın en önemli esaslarını zedeleyen bu sözleri ve ihtiva ettiği düşünceleri dalalet (sapkınlık) olarak nitelemek kaçınılmazdır.

4. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Sünneti’ ne aykırı düşen hiçbir bilginin dinî değeri yoktur. Sahabe neslinden günümüze kadar sevâd-ı a’zamın (Müslümanların büyük çoğunluğunun) yolu dışında bütün anlayışlar sırat-ı müstakimden sapmadır.

5. Din adına ileri sürülen bir görüş veya bir açıklama, İslam’ın temel bilgi kaynaklarına dayanmalıdır. Dolayısıyla “akl-ı selim, sağlam duyu organları veya haber-i sâdık (mütevatir haber ve peygamber tebliği)” ile teyit edilemeyen dinî bir söylem kabul edilemez.

6. İslam’ın temel bilgi kaynaklarının göz ardı edilmesi hâlinde, insanları yönlendiren hasta ruhlu kişilerin, din adına her şeyi söyleyip yapabilmelerinin önü açılmış olur. Böyle olunca kendisinden başka hiç kimsenin muttali olamayacağı ve dinin temel bilgi kaynaklarına göre kontrol edemeyeceği rüyalarla, gizemlerle ve sözde kerametlerle bir ‘kült’ önder oluşturulması da kolaylaşır. Bu durumda, seçilmiş olduğuna inanılan bu kişi, Yüce Allah ve Peygamber (a.s) ile yakaza hâlinde görüşür ve aldığı talimatlarla (!) örgütünü yönetir hâle gelir. İş bu noktaya varınca da müntesipleri nezdinde Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’in ne dediğinin artık bir önemi kalmaz. Zira bağlayıcı olan, sözde masum/masûn (korunmuş) önderin ne dediği ve dini nasıl anladığıdır. Bu da, İslam’ın tahrif edilmesinin önünü açar.

7. Din samimiyettir. Samimiyet ise hiçbir dünyevî amaç, ihtiras ve iktidar peşinde olmaksızın Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için kulluk görevlerini yerine getirmektir. Kişinin, diğer Müslümanlardan farklı ve ‘seçkin’ olduğuna inanması; aynı şekilde mensubu olduğu topluluğu da diğer Müslüman toplulukların üstünde “seçilmiş bir cemaat” olarak kabul etmesi samimiyetle bağdaşmaz. Yahudilere ait bir inanç esası olan ‘seçilmişlik’ iddiasını, İslam kesinlikle reddeder. Bu söylemi, tarih boyunca dünyevî iktidarı ele geçirme arzusunda bulunan muhterisler kullanmışlardır. Gülen kendi mensuplarına “ikinci sahabe nesli”, ‘kutsîler’ ve ‘rabbanîler’ diye hitap ederek onları seçilmiş bir topluluk olduklarına inandırırken aslında her dediğini yapmaya hazır fedailer yetiştirmeye odaklanmıştır.

8. İslam son ilahî dindir. Muhammed’in (a.s) peygamber olarak gönderilmesi ve Kur’an-ı Kerim’in inzaliyle birlikte önceki dinlerin hükümleri neshedilmiştir. Dolayısıyla İslam’ın Yahudilik ve Hristiyanlıkla aynı düzlemde değerlendirilmesi ve bu meyanda önceki dinlerin de “hak din” olma özelliklerini devam ettirdiklerini söyleyerek “dinlerarası diyalog” çalışmaları yapılması, İslam açısından kabul edilebilir bir durum değildir. Diğer din mensuplarıyla barış içinde insanî ilişkiler kurmak her Müslümanın görevdir. Bu insanî durumu istismar ederek karma bir teoloji oluşturmaya çalışmak başka bir şeydir. Diyalog bağlamında dile getirdiği düşünceler onun “hak din” anlayışının da sorunlu olduğunu göstermektedir.

9. Zerdüştlük, Roma putperestliği ve Antik Yunan çok tanrıcılığı da dâhil olmak üzere diğer din ve inançlardan alıp naklettiği birçok kavram, sembol ve fikir ile Gülen âdeta içeriden bir figür olarak İslam’ı tahrif etme misyonunu üstlenmiş görünmektedir.

10. İslam ilim geleneğinde sahih dinî bilginin kaynağı Kur’an, Sünnet, İcma ve bu çerçeve içinde kalan içtihaddır. Başka bir kaynak ve yöntem kabul edilmemiştir. İlham, rüya, keşif ve benzeri yöntemler özneldir ve bağlayıcılığı da yoktur…

Bu itibarla Müslümanlar dinlerini, Hz. Peygamber’in eğitiminde yetişmiş olan sahabe ve onları takip eden iki öncü neslin ortaya koyduğu usûl doğrultusunda hareket eden emin ve ehil âlimlerden öğrenmelidir. Kendi sübjektif algılarına, hayallerine, halüsinasyonlarına ve rüyalarına dayanarak din adına hüküm koyan kişilere kulak vermemelidir…’’


  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :