Dinime Küfreden Müslüman Olsa Bari

 

Bazı deyimler nasıl doğdu bilemiyoruz ama hakikati barındırma, açıklama yönünde müthiş katkıları var. Bazen kelime, cümle enflasyonundan kurtarıyor insanı. Ya da anlatamadığınızı anlatıyor.  Aklın durduğu, dilin sustuğu, kalbin köreldiği yerde imdadımıza yetişiyor. Bir cümle ile anlamayı anlamlandırıyor. Akıl, kalp, dil ortaklığı bu sayede rahat bir nefes alıyor. Tabi bu bizim ruh halimizin yansıması, hissettiklerimiz… Karşı taraf da ne oluyor, ne bitiyor, ne hissediyor, ne düşünüyor bilemiyoruz. Bazı zamanlarda yüzüne bakınca sadece bunca sözü boşuna mı söyledik, diyor insan. Öyle ki bu ruh hali, hâlâ kendisinin ne dediğine odaklanıyor ve olanca enerjisiyle birilerini eleştiriyor, saldırıyor. Ahkâm kesip edebiyat kitaplarına ayar veriyor. Bizde, bunlara bakınca hâlâ aynı şeyi söylüyoruz “Dinime küfreden Müslüman olsa bari”…

Ne acıdır ki şu an bulunduğumuz durum itibariyle bizlere akıl veren çok. (akıllı olanın aklına ihtiyacımız yok tezinde değiliz). ‘’Bu halimizin sebebi’’ ile başlayan cümleler sohbetlerimizi süslüyor. Öte yandan şu söz hoşuma gitmiyor değil “Vicdanı olmayanın aklına ihtiyacımız yok”.  Batı vicdandan yoksun bir toplum olarak sürekli kültürünü ve aklını İslam coğrafyasına empoze ediyor. Batı aklı ile aynı çuvala girmek meşru bir hikâye doğurmaz. Bu coğrafyanın sorunlarının akılla ve irade ile çözüleceğini bilmediğimizden değil. Batı aklının dünyayı getirdiği nokta zulümden başkası değil. Bu akla kanarak,  bunca acı varken, “akıl”lılığımızın ne söylediğine değil vicdanımızın ne ses verdiğine bakmak gerekiyor. İslam coğrafyasının şu günlerde samimi vicdanlara çok ihtiyacı var diyerek başka meramımıza geçelim.

İslam medeniyeti geçmişin ihtişamı ile kendini savunmakta, hali hazırda bir şey üretememekte, en kötüsü bu haline sürekli bahaneler- mazeretler üretmekte. Üretememenin farkındalığına varmış ama üretme aşamamasına bir türlü topyekûn geçememiş.  Bazı samimi adımlar Müslümanlar tarafından atılıyor olmasına rağmen bunca sorunların üstesinden gelebilecek bir “ çözüm-ıslah-inşa “ hareketine dönüştürememiştir. Şu an yaptığımız yanan yüreklere kova ile su taşımak misalinden. Taşıdığımız su ise o kovada kaynaktan bize gelinceye kadar; kendini yorgun hissedenler, mola verip dinlenenler, vurdumduymazlar, taşıdığı suyun kıymetini bilmeden dökenler, pes edenler, rüyada dolaşanlar, masal uyduranlar, hikâye dizenler, ihanet edenler… O su yüreklere ulaşıncaya kadar bazen o yürek ateşini daha da harlandırıyor. Farkında olmadan nice hayatlar Allah’a kul olma fırsatını bulamadan ahirete göçüyorlar. İmanın lezzetini tatmadan imansızlığın karanlığında onca hayat sönüyor.

Birileri bize insanlık dersi vererek ‘insan dediğin böyle olur’ demeye getiriyor. İnsan tanımlamasını da illa kendinden başlatıyor ve kendi normlarına göre tanımlıyor. Bu pervasız Batı güç sarhoşluğunun içinde, ağzındaki salyalarını dışarıya akıtıyor. Gücünü o kadar abartıyor ki şımarık çocuklar gibi bir bu tarafa, bir o tarafa hava atıyor. Kendi insani rezilliklerini vitrindeki modellerle kamufle etme peşinde. Batı düşüncesi tamamen bencilliğin ve kibrin hegemonyasında diğer medeniyetlere akıl veriyor. Hâlâ sizden iyiyim, ilerdeyim imajı ile kamuoyu oluşturuyor. Bu sahte algıya kapılan bazı içimizdeki sözde “aydınlar” referanslarında,  diplomaları ve kariyerleri iş yapsın diye Batının pervasız aklına esir olmuş durumda… Göz boyamacılığı, kavram hırsızlığı yaparak sanki biz insanlıktan nasibimizi almamışız gibi insanlık sırasına girmemiz tavsiyelerinde bulunuyorlar. İşte biz de yazımızın başlığında söylediğimiz gibi o sözü hatırlatıyoruz:  “Dinime küfreden Müslüman olsa bari”

 Geçmişimizi hatırlatarak ‘biz böyle idik’ ahkâmlarıyla kendi durumumuzu kurtaracak halimiz yok. Geçmiş tarihimizin izlerini günümüze taşıyarak ‘böyle bir milletin torunlarıyız’ diye de avunacak değiliz. Onların kazandıkları kendilerine bizim kazanacaklarımız bize… “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz, onların yaptıklarından (sorguya çekilmeyecek)sorumlu tutulmayacaksınız.’’ (Bakara,134) Onlardan bize kalan miras coğrafik, ırki miras ile de övünecek değiliz. Bizlere İslam adına bir şeyler bırakmışlar ise baş göz ederiz.  Allah için bu coğrafyada bırakılan ruhu geleceğe taşırız. Mazimizin geçmişteki ihtişamı bizlerin gözlerini kamaştırıyor olabilir ama şimdilerdeki durumumuz sadece yüreklerimizi dağlıyor.

 İslam coğrafyası bin bir türlü acılar ve sancılar çekiyor. İslam diyarlarının kalpleri bir bir yangın yerine çevriliyor. Kabil, Bağdat, Kahire, Şam, Halep ve dahası…  Önceleri hayat, medeniyet kokan bu diyarlar şimdilerde can çekişiyor.  Bu sancıların ve acıların temel sebeplerinden bir tanesi Batının bizdeki emelleridir. Bitmek bilmeyen açgözlülükleri yüzünden insanlıktan çıkıyorlar. İman olmadan neden insan olunamayacağını genel anlamdaki yorumu tasdik ediyorlar.  Bu emellerinin çoğuna ulaştıkları doğru ama bizleri teslim aldıkları doğru değildir. Bizdeki teslimiyet, ruhlara aşılanan ümitsizlik ile Batı karşısındaki yenilgi psikolojisidir. Gerçi içimizde bazı zihinlerin Batı hayranlıklarını bizden saymamak gerekir ya… Onlar gönüllü Batılı oldukları gibi, bu ümmet için bilimsel incelemelerin ve araştırmaların konusu olacak cinsten… 

 Bu nasıl mantıktır ki kendi tarihine, kültürüne ve en önemlisi inancına yabancı bir “yerli batılı” profili çıksın. Dıştan aldığımız darbeler yetmiyormuş gibi bu topraklarda yetiştirilen “hormonlu kişilikler” ortaya çıksın. Bu tipler düşmanına âşık zavallıyı oynayan, aşağılık kompleksinden kurtulamayan yalancı tarih kahramanlarıdır. Bunların eli ile aslında bizde medeniyiz dersleri verilmeye çalışılıyor. Bunlar bizlerin Batı’ya açılan modern görünümlü rol model insanlarımız olarak lanse ediliyor!  Reklam yüzümüz, Batıya açılan pencerelimiz olarak sunuluyor. Bu kişilerle-kişiliklerle uğraşımız inanın Batının kendisi ile uğraşmamızdan daha zor olacak.

 Batı kendi aç gözlülüğü yüzünden hâlâ doymak bilmiyor. Kendi zenginliklerinin başkalarının ellerinden aldıkları daha doğrusu çaldıklarından kaynaklandığını biz çok iyi biliyoruz. Bu öyle bir açgözlülük ki hayallerimizi bile çaldılar. Var olan maddi manevi zenginlikleri tarumar ettiler. Mazlum coğrafyaların doğal kaynaklarını nasıl Avrupa’ya aktarıldığını insanlık hafızası kaydetmiş. Şimdilerde batan altın gemilerinin peşinde define hırsızlıklarına başlamışlar. Yine demokrasi, özgürlük bahanesiyle nasıl ülkeleri yakıp yıktıklarını görüyoruz. Kendi ülkelerindeki bir insanın burnunun kanamasının bedelini mazlum coğrafyadaki insanlardan nasıl çıkardıklarını şahit oluyoruz. Artık burada yaşayan insanlar her sabah bombalara selam verir oldular. Bir çocuk sabah gülerek uyanıyorsa bilin ki bombalara selam vermemiş, demektir. Selam vermesi ise yakındır!..

İşte en son “Halep”. Acılar ve gözyaşı çoktan oralarda… Şimdi feryadı figanlar yükseliyor. Zalimler zaferlerini, öldürdükleri masum çocuklar, ırzlarına geçtikleri mazlum kadınların sayılarına bakarak kutluyor. En büyük isyanımız işte buna. İnsanlık zaten ölmüş. Yaşananları vicdanlı yüreklerle seyretmek yetmiyor. Mazlum halklar adına, akılla oyunları bozmamız, vicdanlarla onlara sahip çıkmamız, tüm amellerimizle de saha da elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Kimi cihad ile kimi malı ile kimi ilmi ve dili ile kimisi de duası ile… Bu coğrafyada zulme dur demeli, zulmü yapanlara ortak tavır takınmalı, artık üst aklın oyunlarına gelinmemeli. Biz bizden ölenleri ‘şehid’ biliriz, ardından karalar bağlamayız. Yas tutarak evlerimizde oturup kalmayız. Bu ümmetin yetimlerine, sahipsizlerine sahip çıkarak, yeni mücahitler yetiştirmeliyiz. O zaman “Şehid bir ölür bin dirilir” sözü hakikatte vuku bulur.

 Burada ajitasyon yaparak işi trajedileştirmek istemiyoruz. Her insanın bir eceli var, bu dünya da ilelebed kalıcı değiliz ve göçüp gideceğiz. Ne var ki daha önünde uzun ömürleri olan küçücük bedenleri kısa film yarışmasına sokar gibi yalancı senaryolarla sonlandırıyorlar. Dünyadaki saltanatları, kariyerleri adına tüm oyunlar oynanıyor. İçimizdeki beyinsizler ise başrollerine soyundukları bu rollerin filmde oynayayım da ne olursa olsun mantığıyla “kötü karakteri” benimsiyorlar. İyi karakter zor bulunsa da; illa vereceklerse yardımcı karakter vererek, asıl karakterin özgürlük alanını genişleten ve onun gölgesini takip eden bir hayran figürü olarak duruyor. Sonuçta elinize verilen bu senaryoyu oynamak kalıyor. O zaman masum, mazlum ve namuslu rolleri sadece geçmişinizde avunulacak birer hayallere dönüşüyor.

 Yaşadığımız burhanlarımızı başkaları planlıyor olabilir ama biz de oynamaya pek meraklıyız. Kendi senaryomuzu yazacak kadar özgüvenimiz olmadığından bize dayatılan “kaderiniz bu” dayatmasına da karşı çıkacak bir toplumsal refleks yok. Halimize bakıp, salvolarını arttıran Batı, medeniyet olarak geri kalmışlığımızı insanlık üzerinden yapması yine cin fikirli olmanın alameti.   Bizim var olan genel halimize bakıp not veren bu akıl, hesap hatası yapıyor. Bizdeki “insan”lık serüvenini ya bilmiyor ya da her zaman ki gibi kibir maskesi takıyor…

 Biz beşerken hayatla tanışırız. Eğer iyi bir aile terbiyesi alırsak insanlığın temel davranışlarını kazanırız. İslam’la tanışınca Müslümanlık diploması için kaydımızı yaptırırız. Kur’an’ın temel ilkelerine riayet edişimiz, Hz. Peygamberin örnekliğini hayata taşımamız bizlerin doğru yolda olduğunu gösterir. Zaman içerisindeki samimiyet, kararlılık, çalışkanlık ve kulluk bilincimiz hayatımızın genel çizgisini gösterir.  Artık dosdoğru ilerleyişimizde sıkıntı yoksa mezuniyet yakındır demektir.

 Bu süreçte her İslam oklunda olanlar mezun olacak, okulu bitirecek diye bir şey yok. Her dökülenleri İslam’ın hanesine yazdırmakta yok. İslam ona teslim olanların dinidir. Kendine kılıf arayanların değil. Müslüman mahallesinde salyangoz satan üçkâğıtçıların kimler olduğunu da biliyoruz. Onların dilleri ve giyim kuşamları bazılarını aldatabilir ama bizlerin gözlerini onların süslü sözleri, gösterişli konuşmaları boyayamaz. Takke takmak marifet değil, takvayı takınmak marifettir.  Namazlarda ön saflarda yer almaları da onları camiadan saymaz. Bağlı oldukları efendilerine “mahkeme i kübra” da avukatlık yetkileri vermeleri, ne onları ne de efendilerini kurtaracak.

Onların bu halini büyük güne bırakıyoruz. Onlar ne söylerse söylesinler şu an insanlıktaki halimizin sebebi İslam veya Müslümanlar değildir. Son iki-üç yüzyıldır İslam Medeniyeti insanlık tarihine yön vermiyor. Bu insanların mezun oldukları okullar bu ümmetin tezgâhından değil, Batı aklı ile tasarlanmış tezgâhlarından geçiyor. Hayata yön veren prensipler İslam’ın değil ideoloji babalarının ve hayranları tarafından üretilen fikirleriyle yürütülüyor. Kanunlarında İslam’ın değil kendilerince uygun gördükleri “insanlık tecrübesi”  yasalarla yönetiliyor… Bu coğrafyalarda İslamın eğitimi değil kendi düşünce medeniyetlerinin eğitimini veriyorlar.

   Durum bu iken yanlışları hep İslam’a, güzellikleri hep kendilerine veren bu akla “kırk satır mı kırk katır mı” diyesi geliyor insanın. Bir topluma kendi kaderini yaşama hakkı verilmiyorsa, bu kader senindir demek timsah gözyaşlarına sığınmaktır. Batının bu haliyle bizlere sevgi bombardımanı göndermesini beklememek gerek. İlahi mesajımız onlardan olma kaydı ile ancak sizleri kabulleneceklerini söylüyor zaten. Bazen onlardan olmak bile bazıları için yetmiyor. İslam coğrafyasında yaşamanın izlerini taşımak bile onlarda irkilmeye,  acaba sorusunu sordurmaya yetiyor. Batı bizlere hep “terörist”  gözlüğü ile baktı ve ne yazık ki bakmaya da devam ediyor. Biz hâlâ içimizdeki acınası halimizden dolayı, değiliz cevaplarını yetiştirmeye çalışıyoruz. Sorun bizim ne olduğumuzla ilgili değil, sorun Batı bizi nasıl görmek istiyor ile ilgili.  Biz insanlığımızı Müslümanlıkla taçlandırdığımızda acaba yine de Batılılar bizlere “insan”   diyecekler mi? Biz onların insan olması için onca dua ederken(ıslah) onlar bizim insanlıktan çıkmamız için-belki- beddua ediyor ne yazık ki…  Bizim ile onlar arasındaki fark bu, maalesef… 


  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :