Cumhuriyet Üzerine Düşünceler

Cumhuriyet Üzerine Düşünceler

YUSUF YAVUZYILMAZ

Hiç kuşku yok ki, bir yönetim modeli olarak Cumhuriyet ve halkın rızasına dayalı bir iktidar belirleme yöntemi olan demokrasi, saltanat, krallık gibi yöntemlerden çok daha ileri bir yönetim modeli ve tekniğidir. Diğer önemli bir nokta, cumhuriyet yönetiminin zorunlu olarak demokrasiyi içermediğidir. Bunun tarihsel çok sayıda uygulaması vardır. Tek Parti diktatörlüklerinin olduğu çok sayıda cumhuriyet deneyimi vardır.
Özellikle iktidar mücadelesini kazananların yazdığı resmi tarihi itirazsız kabul etmek belki konfor sağlar, ancak düşünsel tembelliğe yol açar. Resmi tarihler, karşıtları kazandığında geçerliliğini tamamen yitirecek kurgulardır. Bundan dolayı farklı yorumlar, çok şiddetli bir şekilde eleştiriye tabi tutulur. Kuşku yok ki, her farklı yoruma “İslam düşmanı/münafık” ya da “Cumhuriyet düşmanı/ yobaz” nitelemeleri ilkel bir seviyesizliktir. Ne yazık ki, bu tekfir kültürü entelektüel ortamı tümüyle kuşatmış durumdadır.
Hiç kuşku yok ki, bir yönetim modeli olarak Cumhuriyet ve halkın rızasına dayalı bir iktidar belirleme yöntemi olan demokrasi, saltanat, krallık gibi yöntemlerden çok daha ileri bir yönetim modeli ve tekniğidir.
Diğer önemli bir nokta, cumhuriyet yönetiminin zorunlu olarak demokrasiyi içermediğidir. Bunun tarihsel çok sayıda uygulaması vardır. Tek Parti diktatörlüklerinin olduğu çok sayıda cumhuriyet deneyimi vardır.
Kuşku yok ki, cumhuriyet, demokrasi insan hakları, hukuk devleti ile anlam kazanır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı kuşkusuz önemli bir tarihsel dönüşümdür. Ancak cumhuriyet yönetimi önemli bir zihinsel dönüşümü de gerektirmektedir. Cumhuriyeti kuran ve çoğu ittihatçı olan kadronun demokratik dönüşümü yapacak zihniyet dünyasına sahip olmadıkları açıktır. Bunu 1923 yılından 1950 yılında kadar süren Tek Parti Dönemi uygulamalarında tüm çıplaklığı ile görüyoruz. Bu dönemde demokrasi, hukuk devleti adına örnek alacağımız uygulamalarda ne yazık ki yoktur. Zaten Hüseyin Avni Ulaş, Mehmet Akif, Ali Şükrü Bey ve Kazım Karabekir gibi isimlerin muhalefeti saltanatçı olmalarından ve cumhuriyet karşıtlığından kaynaklanmıyordu. Cumhuriyet döneminin demokrasi ve hukuk devleti gibi kavramlarla taçlanması 1950 seçimlerinden sonra yaşanmıştır.
Unutmayalım Ulusalcı Kemalistler 1950 sonrasını, Cumhuriyetin değerlerinden uzaklaşıldığı gerekçesiyle küçümserler. Tek Parti dönemini Asr-ı Saadet olarak görüp, methiyeler döşerler. 1960’ın ardında süregelen askeri darbeleri sahiplenenlerin kimliği, demokrasi ve halkın iradesine kimin saygı duymadığını açık göstergesidir. Kuşku yok ki, demokrasinin kökleşmesi Tek parti dönemi uygulamalarına karşı çıkmaya bağlıdır. Türkiye, zaman içinde özellikle Özal ve Erdoğan Dönemin de demokrasi adına devrim niteliğinde değişiklikler yapmışlardır. Sanıldığının aksine Türkiye’de demokrasiye karşı olanlar İslamcı muhafazakar halk kitleleri değildir. İdris Küçüklerin tabiriyle Türkiye’nin gericileri CHP ve Kemalist seçkinlerdir. Türk siyasal tarihinde demokratik kazanımların en çok arttığı yıllar, Menderes, Özal ve Erdoğan’ı yıllardır.
Bu üç isimden hangi ideolojinin nefret ettiği de açıktır. Bu eleştiriyi dile getirenlerin hemen cumhuriyet karşıtlığı ve yobazlık ile suçlanıp saltanat taraftarı ilan edilmesi çok rastladığımız bir entelektüel terör biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konularda sağlıklı değerlendirmeler için, hiç olmazsa Kemal Tahir’in ‘Kurt Kanunu ‘ adlı romanını okumak gerekir.
Kurtlukta düşeni yemek kanundur çünkü. İsmail Saymaz, Yılmaz Özdil, Emin Çölaşan, Ahmet Necdet Sezer gibi kendilerini Kemalist olarak niteleyen isimlerin zihniyet dünyasında demokrasi ne yazık ki yoktur.
Laik, elitist, halkın değerlerine yabancı bir kısım Kemalist askerler, Türk modernleşmesi konusundaki öncülük görevini devletin tek sahibi olarak yürütmüşlerdir. Bu yaklaşım, modernleşmeyi amaç edinen gelişmemiş ülkelerde toplumsal dinamiklerin yetersiz olduğu, bundan dolayı projenin elit bir kadro önderliğinde gerçekleşmesi gerektiği tezini temel alır. Kemalist askerler 1960’a kadar doğrudan, 1960’dan sonra ise belirli aralıklarla müdahale ederek sistemi onarmaya çalışmışlardır. Kemalist askerlerin önlerindeki en büyük sorun toplumsal dinamikleri, özellikle dini modernleşmenin önünde engel olarak görmüşlerdir.
Kuşku yok ki, toplumsal alan ile sorunlu olan yaklaşımlar, toplumu yönlendirmek için darbeleri meşru bir politik araç olarak görürler. 1960 darbesinden 15 Temmuz’a kadar darbelerin dinamiği budur. Şimdilerde Kemalist askerlerin demokrasi retoriğine bakmayın. Bu zihniyete sahip olanların çoğu, Erdoğan’ı devirecek askeri bir darbenin hayalini kuruyorlar.
Erdoğan’ın en büyük devrimlerinden biri askeri bürokrasiyi, politika oluşturan bir kurum olmaktan çıkarıp sivil iradenin emrine sunmasıdır. Türk modernleşmesinin asıl krizi, siyasal ve toplumsal değişimlere toplumsal meşruiyet üretme konusundaki başarısızlığından doğmuştur. AK Parti dönemi Kemalizm’i dönüştürdü mü, yoksa ona daha yaygın toplumsal bir meşruiyet alanı mı kazandırdı, konusu incelenmeye değer sosyolojik bir olgudur.
Dönemin Lazistan mebusu liberal muhafazakar Ali Şükrü Bey( daha sonra Topal Osman denen tetikçi tarafından katledilecektir), liberal Hüseyin Avni Ulaş ve İslamcı Mehmet Akif’in Cumhuriyet modernleşmesine yaptığı itirazları ve eleştirileri anlamlı buluyorum. Bir yönetim modeli olarak demokratik cumhuriyet fikrine hiçbir itirazım yok. İtirazım Modernleşme adına yapılan yanlışlıklaradır.
Türk modernleşmesine ilişkin bir eleştirel değerlendirmede Aliya İzzetbegoviç’ten gelmiştir: “Ondan sonra iki ülkede de bilinen reformlar gerçekleşti. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya ilerleme yi ve geleneği birleştirmeye çalıştı. Türkiye ile alakalı olarak, onun modernistler tam tersi bir yolu seçmişlerdi. Bugün Türkiye üçüncü sınıf bir ülke, Japonya ise dünya milletlerinin zirvesine çıkmıştır. (Aliya İzzetbegoviç, İslami Deklarasyon, s: 25) “Yazı, bir milletin tarihteki devamını sağlar ve akılda tutma şeklidir. Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu. Birçok diğer paralel reformlarla beraber, yeni Türk nesli kendini manevi dayanaktan yoksun ve adeta bir nevi manevi boşluk (vakum) içinde buldu. Türkiye kendi hafızasını, geçmişini kaybetti. Bu durum kime gerekli idi?”(Aliya İzzetbegoviç, İslami Deklarasyon, s; 26)
Sanıyorum Türkiye’nin sosyolojik yapısını en iyi ifade eden metafor aşuredir. Aşure içinde yer alan çok sayıda meyve ve gıdayı kendi özelliklerini kaybetmeden bir araya getirir. Şeker ve suyla karıştırılan ve pişirilen oluşumdan ortaya enfes bir tatlı çıkar. Anadolu’da böyledir. İçinde değişik etnik çeşitliliğin bulunduğu ve bunları bir arada tutan bağdan oluşur. Aşurenin içindeki bir eksikliğin lezzeti azaltacağı gibi, bir etnik gurubu veya sosyolojik çeşitliliği ihmal etmek toplumsal barışı zedeler. Anadolu insanını bir arada tutan ise “Anadolu mayasıdır”
Türkiye’de muhafazakar dindar ve sol Kemalistler başta olmak üzere değişik toplum kesimlerinin Milli mücadeleye çok büyük oranda destek verdikleri açıktır. Asıl ayrışma İkinci Meclis oluşumundan sonra yaşanır.
Düşmanı yurttan kovma konusunda anlaşan toplum kesimleri “ Nasıl Bir devlet sorunu” etrafında ayrılırlar. 1924 yılında Mustafa Kemal, kendisine muhalif olabilecekleri Meclisten uzaklaştırır. Bu andan itibaren liberal düşüncede olanlar ile toplumun çoğunluğunu oluşturan muhafazakar dindarlar muhalefete geçerler. Muhafazakarlar, hilafetin kaldırılmasına, Alfabenin değiştirilmesine, Şapka Kanununa vb. düzenlemelere karşı çıkarlar. Özellikle Tek Parti Dönemi boyunca yapılan uygulamalar dindar kitlelerde rahatsızlığa ve tepkilere neden olur. O günden beri muhafazakar Türk siyaseti bu itirazlar üzerine hayat bulur.
Tek Parti Döneminin sembol isimlerinden Recep Peker’in “Liberaller vatan hainidir” sözü dönemin ideolojik ruhunu yansıtıyor. 1924 yılında Birinci Meclis ortadan kaldırıldığında yeni bir düzene geçiriyordu. Yeni inşa edilecek düzende iki düşünceye yer yoktu: din ve liberalizm. Mehmet Akif ve Hüseyin Avni Ulaş isimleri de elenmiş böylece Birinci Meclisin çoğulcu yapısı tümden ortadan kalkmıştı. Bu kişilerin elenmesi, hem onların yapılacak devrimlere muhalefet potansiyeli taşımalarından, hem de taşıdıkları İslamcı ve liberal kimliklerden dolayıdır. Çünkü yeni düzenin ana parametreleri laiklik ve Türk milliyetçiliğidir. Laiklik, dini devlet hayatından tümüyle, özel hayattan ise olabildiğince uzak tutmayı hedeflemiştir. Türk milliyetçiliği ise, Türklük temelinde bir siyasi kimlik inşa etmeyi amaçlıyordu. Mehmet Akif, hedeflerin ikisi ne de muhalifti.
Öyle görülüyor ki, Türk siyasal aklının ana parametrelerini değiştirmek, köklü bir dönüşüm yapmak gerekmektedir.
Türk siyasal aklı;
1-Orta Asya pagan Türk anlayışından gelen siyasal kültür.
2- Emevi siyasetinden alınan siyasal kültür.
3- Selçuklu ve Osmanlı tecrübesinden alınan kültür.
4- Cumhuriyet modernleşmesinin Atatürk önderliğinde oluşan siyasal kültürün etkisi altında şekillenmiştir.
Bu siyasal kültür, güvenlik eksenli, devlet merkezli, lider kültüne dayalı, tek merkezli, dini devletin tekeline veren bir siyasal akıl üretmiştir. Bu siyasal akıl bütün partilere egemendir. Kuşku yok ki, yeni bir siyasal dil gereklidir. Bu dil, adalet merkezli, çoğulculuğa açık, insan hakları ve siyasal katılımı öne çıkaran, sözleşmeye dayalı bir hukuku benimseyen bir retorik olmalı. l

Yorumlar

Site Yorum 0
DISQUS: 0