BEN “HOCA” DEĞİLİM!

Öncelikle ifade barışı istiyorum efendim!

 

Artık manada aynılık bile kâr etmiyor. İfade farkı yetip artıyor ayrı düşmemiz için. Aynı ayeti anlamaya çalışsak ne önemi var? Çok farklı algılıyoruz. Bu da yetmiyor. Çok farklı bir dille ifade ediyoruz anladığımızı. Aynı algıladığımıza doğru dürüst sevinemiyoruz bile. Tam sevinecek gibi olduğumuzda aynı anlama geldiğini sandığımız farklı kelimeler üzerinden mevzileniyoruz birbirimize. Tak! Tak! Tak!

 

Aynı, tıpkı, hık demiş burnundan düşmüş bir anlamı kastettiğimiz halde hangi kelimeye gitsek ayrı dert. Mesela maarif/eğitim mevzusu/konusuyla alakalı/ilgili olarak sarf edeceğimiz/kullanacağımız kelimelere bir nazar atalım. Bir bakalım ya da…

 

“Öğrenci” desek, düşman ordusunun silahı gibi “talebe” kelimesi önümüze konulur. Talebe desek, hâlâ bu neyin kafasında diyenler olur. Bu sadece yazacağımız konu ile alakalı bir iki kelime. Bunlardan o kadar çok var ki. Bir yanda geleneğin, bir yanda gelenek olmadan gelen/modern hayatın, hayatımızı yasladığımız sabitenin veya bize dayatılan değişkenlerin arasındaki gülünç, tavuk kafalı bir gelgit kültürün mantarlasında hem de birbirimizi dahi ite kaka bu yıllara geldik.

 

Uzattım biliyorum. Kısaca ifadenin o kadar da hür olduğu iddia edilemez demek istiyorum, henüz ifade edeceğime geçmezden önce… Ya da ifadelerin çatıştırılması mevcut ifade özgürlüğünü ve barışını zedeler mahiyette, diyorum. Kalem bu konuya kapılacak gibi duruyorsa da asıl bahsedeceğime dönüyorum.

 

 

Sizler öğrenci/talebe olabilirsiniz. Fakat ben hoca değilim.

 

Öncelikle şahsen çok farklı resmi veya sivil kurumlarda, ensemden tutulup kürsüye çıkarılmış ve eğitim sahası ve pratiğinin tözünü yutmuş biri olarak hayatım boyunca “hocam” kelimesiyle hitap edilmesine karşı çekimser kaldım. Topluma mal olmakla, toplumun malı oluvermek arasındaki ince farkı kaybetme gibi bir fobiyi göğsümde madalyon gibi taşıdım. Hâlâ onurla…Akdeniz sahillerinden başlayıp İstanbul’da son bulan söyleşiler dizisi yolculuğumda taşradaki sivil eğitimci-halk arasındaki hoca-öğrenci ilişkisine dair gözlemlerimi unutmam mümkün değil.

 

Bu hitabın benim için hoş olmamasının en büyük ilk nedeni elbette fazlasıyla yozlaştırılmış olmasıydı. Biz eskiden kalbi sökülmüş her kelimeden hortlak görmüş gibi kaçardık. Taşrada milli eğitime bağlı bir devlet memuru olarak görevlerine dağılan hoca-öğretmenlerin hakkında da farklı izlenimlerim hep olmuştur. Farklı bir yazı konusudur. Özel kalemimiz/klavyemiz not etsin. Veya kalemimiz özel olarak not etsin. Ancak bu yazımda daha çok sivil-yaygın dini eğitim sahasındaki gözlemlerim üzerinden gideceğim.

 

Nedense ‘hoca’ deyince akla kibirli, etrafına üstten bakan bu nedenle bilgisiz yığın olarak gördüğü çevresine saygısızca emirler yağdıran, hele dini bir çerçevede ise düpedüz fetvacı, hem de Allah adına yüceltilmiş bir kisve altında herkese “şunu yap şunu yapma” diyen emrivaki delisi bir tipleme gelirdi. Her zaman söylüyoruz. İstisnalar kaideyi keşke bozsalardı. Fakat bozamadılar. Her neyse. En başta benim kaçtığım ve çoğunlukla ezber, tekrar olan dini gevezeliklerini hiç dinlemediğim bu tiplemelerden biri olmamak gerektiğiyle çok sıkı koşullanmıştım. Yanı sıra şahsıma ruhani bir hava vermemeye, burun deliklerimi mistik solukların muhalefeti ile gereğinden fazla açmamaya, başımı mümkün mertebe sağa yatırmamaya çalışmam da tamamen “hoca” olmamaya dair, içten içe sıkı sıkı tembihlenmiş olmamla alakalıydı. Ara sıra tenhada kendime yakalandığımda eğer onlardan biri olursan, eğer hoca olursan seni gebertirim dediğim de vakidir. Allah biliyor.

 

Uzun bir süre, gençliğin getirdiği akıllı deliliklerle birlikte, yozlaşmamış bir hoca göreceğim umudunu kaybetmiş gibi keskin davranacak kadar bunalmış ve böyle bir karakteri oluşturmanın bütün yükü üzerime kalmış vaziyette yaşadığımı itiraf etmeliyim. Birinci tekil şahıslı ifadelerimi hoş görün. Fakat hem ilklik bakımından, hem ilk kadınlar olma bakımından ne kadar yalnızdık… Ne kadar bir başınaydık. Bu yalnızlık Kuran-ı Kerim’in içinden taptaze hayat çıkacak bir anlamı, pardon manası var fikrinin ülkemde o yıllarda nadirattan olmasıyla ve henüz bu mücadelenin en başlarında olmamızla açıklanabilir.

 

Bu hızla, çok zaman, fıtri ayarlarımızı zorlayacak kadar “peygamber sabrı”nı kendimize dayatırken, özgür bedeviliği halkımıza bıraktığımızı da belirtelim. Şayet yalan atıyorsak ta Allah belamızı verecektir. Bu yükü nerden aldık, bir zaman bilinmeyen bir süper güç kanalıyla bizim o kuşağa “elçilik aşısı” vuruldu da bizler onun esiri miydik, bilemiyorum. Fakat bir kuşağın insanlarıyla bu satırlarda buluştuğumuza ve karşılıklı biraz acı da olsa tebessüm ettiğimize inanıyorum.

 

Takıntı halinde reddettiğim ve hâlâ birilerinin o şekilde hitabıyla irkildiğim o kelimeden kaçmamın bir diğer sebebine gelince, henüz lisansı bitirdiğim yıllarda rastladığım bir gazete kupüründe bir fakülte hocası yeni mezun ettiği öğrencilerine “Evlatlarım siz mezun olmakla hoca olmadınız. Fakat zaman sizi hoca yaptı.” diyordu. Hakikaten bilgisizlik veya kırık kopuk, bir nevi sanalı çıkmadan evvelki gerçek sosyal medya, torba olmadığı için büzemediklerimiz, sokak ve şehir gugılının motor gücü o kadar serseri bir hızda ve savrulmadaydı ki, birazcık bilgisi olana hemen “hocam” deniliyordu. Bu konumdan yararlanmak ve konumun kendince saltanatına yerleşmek ve oradan cehalet sınıflarına basınmak isteyen her karaktersiz için çok verimli(!) bir ortamdı. Dolayısıyla din adına sömürü düzeni kurulmuş oluyordu. Hem de hiçbir mukavemetle karşılaşmadan hem kişisel, hem kurumsal olarak pekâlâ sürdürülebiliyordu. Hoca efendi, hoca hanım, hacı anne, hacı abla, hacı abi olarak hem de bin bir çeşit cemaat öbeğinde ortalık istemediğiniz kadar hoca kaynıyordu. Herhangi bir cemaat içinde daha büyük oranda olmak kaydıyla fakat hiçbir cemaate katılmamış, serbest elektron gibi yaşayanların içinde bile hocalık vasfı, hemen herkese otomatik bir imtiyaz müjdeliyordu. Hiçbir konunun düşünülmeden sorulduğu, verdiği her cevabın kesin doğru olduğu, yanına aşırı saygı gösterileriyle girilen, çıkarken geri basılan tiplerin türediği bir çağdı. Örgün eğitim ağının yanında böyle de bir yaygın ağ vardı.

 

 

Üzgünüm ama ben de bir hocaydım. Hiç istemediğim ve neredeyse otuz yıl mücadele ettiğim halde bu kelimeye maruz kaldığım oldu. Halbuki yozlaştırılmış kelimelerle arama hep mesafe koyardım. Bu yüzden çok özel bir sevgi içeren “sevgilim” ve “aşkım” kelimelerini duymam dahi sevgiden, aşktan bahsettiğini iddia ettiği halde kalbimin kederden buruşmasına sebebiyet verir/di. 

Bu konuyu uzatacağım çok anekdotlar var elimde. Ancak ilk aklıma gelen, hocam hitabı için bir cemaatle epey çekişmiş olmamdır.

Sağ, sol, tarikat, kulüp fark etmez insanın olduğu mekânlara girmek, tanışık, barışık olmak isterdim. Kur’an cesur bir kitaptı ve bana hep cesaret vermişti. Bir vesile ile gittiğim bir bünyede, herkes herkese hocam hocam demekten adeta bitkin düşmüş ve kalkmış idi. Gördüm ki hocalarına mübarek sırtlarını dönmeden, geri geri basaraktan çıkıyorlar idi. 

Beni de bir vesile ile oynar başlıklar ile baştan  aşağı süzdüler idi. Puan alamamış idim. O cemaatten, daha doğrusu hiç bir cemaatten olmadığım için, anne kızlık soyadımın güzel ve özelliğine rağmen,  hidayetim onaylanmamış idi. Ha kâfirdim, ha olacaktım. Olmasaydım eyiydi. 

Neyse işte. Pek çok itiraz cümlemin yanında şunu diyebilmiş idim ivedilikle:  "Sizin kurslarınız hoca fabrikası zaten. Ne kadar seri ürüyorsunuz."

Böyle. Bu iş uzar gider. Tecrübeler kitap olmak için kalemin ayaklarını öperek yalvarıp dururlar.

 


  • Sayı: 165
  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :