Barzani, Astana Görüşmelerine Feda Edilmemelidir

Her şeyden önce bu konu hakkındaki duygu ve temennilerimiz dışında stratejiler üzerine konuşup olabilecekleri değerlendirmeye çalışıyoruz. Konuyu, duygu seline kapılmadan, özellikle ulusalcı histeriler yaşamadan ümmet adına tahlil etmekte fayda var. 
Bu referandum üzerine ötekileştirici ve dışlayıcı söylemler çok başarılı sonuçlar verebiliyor. Uzun zaman ve emekle kurulan birliktelikler çok kısa zamanda tarumar olabiliyor. Yani bazen iç siyaset adına, toplumların gazını almak adına veyahut da bir kesimin desteğini almak adına kullanılan söylemler gerçekte büyük yaralara sebep olup geri dönülemez kötü ilişkilere neden olabiliyor. Bazı değerler siyaset üstüdür ve öyle tutulmak zorundadır. Hele ki söz konusu İslam Dünyasının iç sorunu ise bir adım daha fazla hassasiyet göstermek zaruridir.
Bu topraklardaki Türk-Kürt ortak kaderi ta Malazgirt’ten başlayıp, Şah İsmail meselesinde, İstanbul’un fethinde vb. devam edegelerek aslında kadim bir işleve sahip olduğu unutulmaması gereken bir şeydir. Bin yılı aşkın bir kader ve coğrafya birlikteliği son yüzyılda onlarca defa yıkılmaya çalışıldı. Görünen o ki bu çabalar son bulmayıp yeni hamleler gelmeye devam edecektir.
Kullanılan dil bazen bir Kürt karşıtlığına dönüşebiliyor… Aynı şey Suriye’deki koridor için de uzun süre ‘Kürt Koridoru’ dendi sonradan kimi tepkiler sonucu terör koridoru olarak kullanılmaya başlandı. Siyaseten bazı anlaşmazlıklar veyahut da çıkar ayrılıkları olabilir. Ancak toplumları yaralayacak söylemlerden kaçınmak gerektiğini en önce sorumluluk makamında olanların hassasiyetle takip etmeleri gerekir.
Davutoğlu’nun Başbakanlığı zamanında “sınırların kaldırılması değil, anlamsızlaştırılması” politikası vardı. En azından teorik olarak gayet anlamlı idi. Bugün fersah fersah oradan uzaklaşılıyor. İslam Dünyasının bu seviyeye gelmesi için; “herkesin herkesle savaştığı ve düşmanlıklar beslediği Avrupa’nın 1600’lü yıllarına dönmesi gerekmiyor!”
Her ulusun ve hatta her ferdin kendini İslam Dünyasının herhangi bir toprağında sanki kendi öz mekânı gibi rahat edebileceği ve orada aidiyet ile ilgili bir sıkıntı duymayacağı bir ortama ulaşmak zorundadır. 

Üç yıl önce Türkiye’nin desteklediği bağımsız bir Kürdistan projesi vardı diye iddia edildi. Hatta Suriye’nin Rojava’sı ile birleşip, başında Barzani’nin olacağı bir Kürdistan ve daha sonra Türkiye’ye iltihakından bile konuşuluyordu. Bugün büyük bir güven kaybı yaşanıyor.
Barzani ile ilişkilerde sadece kazanan o değildi… Türkiye’nin açılım süreci dahil, 17-25 Aralık operasyonlarında Barzani her zaman Türkiye’nin yanında durdu. Ayrıca Irak’la olan ticaretimiz… (ki Almanya’dan sonra ikinci ihracat kapımız ve buradaki rakamında önemli bir bölümü Irak Kürdistan bölgesine yapılıyor).
Barzani sadece Irak Kürdistanı’nda değil, Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde halkta karşılığı olan bir lider ve ılımlı siyaseti ile kaybedilmemesi gereken birisi.
Irak Kürdistan’ının İsrail ile ilişkileri –sanırım- biraz abartılıyor. Öncelikle herkesin kendi ilişki tarzını gözden geçirmesinde fayda var. Ancak hakikaten eğer İsrail, Irak Kürdistanı ve Barzani’yi teslim almışsa burada lanetlemekten ziyade İsrail’e veya İsrail’in onunla nasıl bir ilişki ağı geliştirmişse o sebeplerin ortadan kaldırılması için hamleler yapmak gerekir.
Bu referandum ve sonuçlarından sonra PKK’nin ve HDP’nin Kürtler üzerindeki durumunda tekrar bir canlanma kazanabilir. Çünkü eş başkanlar dahil milletvekili tutuklamaları, belediyelere kayyum atanması hendek siyasetinden sonra hiç tepki gelmemişti. Özellikle kayyumların belediyelerde iyi işler yapması HDP’yi iyice bitirmişti. Kaldı ki bu örgütler referanduma, son geceye kadar destek vermediler ve karşı oldular. Şu an zayıf bir Barzani, onların onu yok edip yerine geçmeye çalışacakları bir pozisyona getirildi.  Yani zayıf bir

 

Barzani’nin yerini PKK doldurabilir

Ayrıca eğer Irak Merkezi Hükümeti, İran ve Türkiye bu bölge ile ilişkilerini askıya alırlarsa buranın Suriye ve PYD bölgesi dışında nefes alacakları bir alan olmayacağından burada PYD meşruiyeti ve inisiyatifinin artması kaçınılmaz hale gelecektir. Bu gelişmelerde İran’ın tavrı bir miktar anlaşılabilir. Çünkü Bağdat’ta gerçekte iktidar olan zaten İran’dır. Onlar için Barzani’nin ayakta durması ve güçlenmesi bir kayıp. Ancak Türkiye açısından bakıldığında neden bu kadar sert davranıldığı ve gerekçelerinin ne olduğu izah edilmiyor. 
Elbet esas olan bir olmaktır. Ancak bu kadar birbirlerinden nefret ettirilmiş mezhepler, uluslar nasıl bir arada yaşayacaklar? Buna bir izah getirebilmemiz gerekir. Milyonların yaşadığı bir bölgeyi açlıkla tehdit edebilme sonrası nasıl birbirinin gözlerine bakabilecek bu insanlar?
Musul’un kurtarılması sırasında yaklaşık 50 bin sivilin öldüğü söyleniyor. ABD güçlerinin IŞİD veya Sünni Arap ayırımı yapmaması, Afganistan, Pakistan ve daha önceki Irak operasyonlarında bildiğimiz bir şey… Ancak Irak devleti adına hareket eden Haşdi Şabi güçlerinin de benzer pozisyonlarda hareket edip on binlerce insanı katletmesi ve bunun hesabının hukuken sorulamamasını nasıl izah edeceğiz. Yani Haşdi Şabi gibi bir örgütün (ki üç yüz elli bin kişilik bir güçten bahsediliyor) Irak’ın resmi güvenlik birimi olarak kabul edilmesi ve bu örgütün herkese karşı bir tehdit olarak, tetikçi olarak kullanılması bilinen bir durum. Hatta öyle iddialar var ki; bu örgütün bazı üyelerinin Arap Sünnileri öldürürken Hz. Hüseyin’in intikamını aldıkları bile dile getirilmekte. Eğer böyle bir durum var ise bırakın Kürtleri, Sünni Arapların bile İran’ın kontrolündeki bir Bağdat hükümeti ile bir arada yaşaması imkânsız hale gelmektedir. 

Her ulusun kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili yeniden bir düşünme ve değerlendirme yapmak gerekir. Wilson Prensiplerinden itibaren yani 1918 ve BM’nin 1960’lı yıllarda gündeme getirdiği self determinasyon prensibi ulusların kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesini dile getirmişti. Gerçi Wilson belki de ulusların kendi geleceklerini tayin prensibini o günkü imparatorlukların bölünüp parçalanması adına dile getirmiş olabilir (bu yönde bazı değerlendirmeler var). Ancak bugün yapılması gereken, her ulusun kendini evinde ve aidiyet hissederek özgürce yaşayabileceği bir ortamı sunmaktır ve yahut da bu prensibe saygı duymaktır.

Bu coğrafyada kimse kimseye kolay kolay hak vermiyor. Maalesef haklar talep edilmedikçe ve bunun için mücadele edilmedikçe alınamıyor. Belki gün gelir yöneticilerimiz ümmetî bir anlayışa evirilerek ve İslam Dünyasından insanlar ‘Gâvur Batı’ya’ kaçmak için bütün servetlerini feda edip Akdeniz ve Ege Denizi’nin serin sularında boğulmaktan kurtulurlar. Anayasaların ve diğer kanunların sadece kendi ırklarının, soyunun ve akrabalarının haklarını koruyup gözeten bir işlevi değil tüm Müslümanların haklarını eşitçe savunan bir metin haline gelmesine ne zaman şahit olacağız?


  • Sayı: 165
  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :