Atatürkçülük ve Kemalizm

Atatürkçülük ve Kemalizm

AV. CÜNEYT TORAMAN

Türkiye’de her yıl 10 Kasım’da, ilk ve öğretim kurumlarında Atatürk’ü anma programları düzenlenir, öğretmenler, öğrencilere Atatürk’ü tanıtmaya çalışır. Askeri vesayetin ağır darbe aldığı 2010 yılından itibaren bu programlar etkisini kaybederken, bu sene ilginç gelişmelere tanık olduk. Bunlardan başında, AK Partinin önde gelen isimlerinin Atatürk paylaşımlarının artması geliyordu.
Türkiye’de her yıl 10 Kasım’da, ilk ve öğretim kurumlarında Atatürk’ü anma programları düzenlenir, öğretmenler, öğrencilere Atatürk’ü tanıtmaya çalışır. Askeri vesayetin ağır darbe aldığı 2010 yılından itibaren bu programlar etkisini kaybederken, bu sene ilginç gelişmelere tanık olduk. Bunlardan başında, AK Partinin önde gelen isimlerinin Atatürk paylaşımlarının artması geliyordu. Bir diğeri, birçok okulda, Atatürk heykeline bağlı altı adet şeritin ucundan tutan altı öğrencinin secdeye kapanarak saygı duruşunda bulunmasıydı. Bu görüntüler sosyal medyada yayılmaya başlayınca, toplumun büyük kesimi tepki gösterdi. Bunları, sokakta başörtülü hanımlara fiziki saldırılar ve TBMM genel kurulunda CHP milletvekilinin AK Parti milletvekili Özlem Zengin’e “haddini bildirin” şeklinde sözlü saldırıları takip etti. Askeri vesayetin tasfiyesinden sonra bu tür uygulamaların geride kaldığı düşünülürken, yıllar sonra benzer uygulamaların hortlaması, nefret ve ayrımcılık suçlarının artması herkesin dikkatini çekti. Bu gelişmeler ne anlama geliyor? Önümüzdeki dönemde toplumun farklı kesimleri arasında çatışmanın fitili ateşlenmek mi isteniyor? Bu olayların operasyona dönüşmeden önlenebilmesi için, bu olayların arkasındaki elleri görebilmemiz ve önlem almamız gerekiyor. Sağlıklı bir değerlendirmede bulunabilmek için, bu olayların ortak noktasını teşkil eden, Kemalizm ve Atatürkçülük kavramlarının ortaya çıkışını, (birlikte yönetmeyi ifade eden) Meclis hükümeti sisteminin nasıl tek adam rejimine dönüştüğünü, resmi ideolojiye evrildiğini, Kemalizm ve Atatürkçülük ideolojisinin, 23 Nisan 1920’den 1938 yılına, 1938 yılından 1960 yılına, 1960 yılından bugüne, tarihsel seyrini bilmemiz, bu ideolojiyi ayakta tutan dinamikleri çözümlememiz ve toplumsal barışı tehdit olmaktan çıkarmamız gerekiyor.
Meclis hükümetinden “Tek adam” konseptine
İngilizlerin, İstanbul’u işgali, Osmanlı devletinin sonu, yeni bir devletin ilanının da başlangıcı oldu. İngilizlerin iki meclisi mebusan üyesini tutuklamasıyla meclis tatil edildi. İstanbul’da görevini ifa edemez hale gelen milletvekilleri 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplandı, devletin bütün yetkileri mecliste toplandı. Anayasa hukukunda bu yönetim biçimi, “meclis hükümeti” olarak adlandırılmaktadır. Meclis hükümeti, askeri komutanların, mitolojik kahramanların değil, meclisin egemen olduğu bir dönemdir. Bu mecliste farklı gruplar mevcut olup, bu meclisin, 23 Nisan 1920’den 1950 tarihine kadar en demokratik meclistir. Bu mecliste Kemal paşanın öncülüğünü yaptığı İttihatçılar “birinci grup”, (Trabzon mebusu) Ali Şükrü beyin başını çektiği muhalefet ise “ikinci grup” olarak biliniyordu. Meclisteki tartışmalar, birinci grubun daha otoriter görüşlere sahip olduğunu gösteriyor. “Örneğin, İzmir mebusu Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, bir konuşmasında kuvvetler ayrımının uygulandığı ülkelerin hiçbirinin başarıya ulaşmadığından ve kısır kaldığından söz eder. Mahmut Esat Bey, görüşünü desteklemek için, solidarist korporatizmin ideologlarından Duguit’den bir aktarma yaparak görüşünü destekler: “Hukuk ulemasından Duguit diyor ki, kuvvetler ayırımı tabiatta Hıristiyanlığın teslisi gibi hayal kabilindendir. Teslis nasıl mümkün olmayan bir hayal ise, kanun alanında ve uygulamada kuvvetler ayırımı da öyle mümkün olmayan hayal olmuştur.” Birinci grubun bu görüşünün en büyük savunusunu liderleri konumundaki Mustafa Kemal Paşa 1 Aralık 1921 tarihli toplantıda söz alarak, kuvvetler ayrılığı ilkesini şiddetle eleştiren çok uzun bir konuşma yapar. Paşa, bu konuşması sırasında, kuvvetler ayrılığı görüşünü Jean Jacques Rousseau’ya atfeder ve şöyle eleştirir: “Jean Jacques Rousseau’yu baştan nihayete kadar okuyunuz. Ben bunu okuduğum vakit hakikat olduğuna kail olduğum bu kitap sahibinde iki esas gördüm. Birisi ıstırap, diğeri cinnettir. Merak ettim. Ahval-i hususiyetini tetkik ettim. Anladım ki, hakikaten bu adam mecnundur ve hal-i cinnette bu eserini yazmıştır. Binaenaleyh, çok ve çok isnat ettiğimiz bu nazariye (meşrutiyet nazariyesi) böyle bir dimağın mahsulüdür.” İkinci grubun temsilcilerinden Hüseyin Avni Ulaş “Bugün bütün devletlerdeki idare şekli iki türlüdür. Birinde yasama ve yürütme güçleri birleştirilerek kullanılır, ötekisinde güçler ayrılarak kullanılır. Güçleri birleştirmenin sonu diktatörlüktür. Güçlerin ayrılığı ise meşrutiyettir.” diyerek temsilcisi olduğu grubun tavrını aslında net bir şekilde ifade etmişti.” (Gökhan Gündoğdu, Birinci mecliste 1. ve 2.Grup)
Meclisin iki grubu arasındaki tartışmalar, Lozan müzakereleriyle zirveye çıktı. Meclisteki ikinci grup Lozan anlaşmasını ihanet olarak nitelerken birinci grup bir ön önce bu anlaşmanın imzalanmasını istiyordu. Bu tartışmalar devam ederken, ikinci grubun önemli isimlerinden Ali Şükrü bey 27 Mart 1923 günü kayboldu, 1 Nisan’da Çankaya’da cesedinin bulundu. Bu olay, önemli gelişmelerin başlangıcı oldu. Birinci Gruba mensup Esad Efendi (Aydın) ve yüz yirmi milletvekili, 1 Nisan 1923 tarihinde meclise sunduğu teklif ile seçiminin yenilenmesini istedi. İkinci grubun muhalefeti ile ara verilen Lozan müzakereleri 23 Nisan 1923’te yeniden başladı, 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Mustafa Kemal Paşa, 9 Eylül 1923’te Halk Fırkasını kurdu. Haziran-Temmuz ayında seçim yapıldı. Meclisin ikinci grup milletvekilleri, Emin (Sazak) Bey (Eskişehir) ve Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey (Gümüşhane) dışında tasfiye edildi. Bu tarihten itibaren, birlikte yönetmenin (meclis hükümetinin) yeri “tek adamla” (bu kişinin üzerine inşa edilen) tek adam ideolojisiyle doldurulmaya başlandı.
Cumhuriyetin ilanından sadece dört ay sonra, 3 Mart 1924 tarihinde, TBMM’e sunulan ve beş saatte kabul edilen, 429 sayılı Şeriye ve Evkaf Vekaleti (Din İşleri ve Vakıfları) ile Genel Kurmay Bakanlığı’nın kaldırılmasına ilişkin yasa, 430 sayılı “Tevhid-i Tedrisat” (Öğretimin Birleştirilmesi) yasası ve 431 sayılı “Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkarılması”na ilişkin yasa, Halk Fırkasının önünde hiçbir engel kalmadığının ilanı niteliğindedir. Siirt Müftüsü, Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının Meclis’e sunduğu 429 sayılı yasanın ilk maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti’nde, halkın dünyaya ait işlerinin görüşülüp çözüme bağlanması TBMM’nin koyacağı yasalarla olur. Yüce İslam dininin inanca ve ibadete ilişkin kurallarının ve işlerinin yürütülmesi ve dinsel kurumların yönetimi ise, yeni kurulacak olan “Diyanet İşleri Başkanlığı’na aittir.” şeklindedir.” Bir gün sonra (4 Mart 1925 tarihinde) muhalefeti tasfiye etmek amacıyla “Takriri sükun kanunu” çıkarıldı. Birinci mecliste ikinci grup milletvekilleri, “irtica” suçlamalarıyla mahkum edilerek tasfiye edildi. Kazım Karabekir tarafından 17 Kasım 1924 tarihinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, 6,5 ay sonra (5 Haziran 1925 tarihinde) irticaın odağı olmakla suçlanarak, Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı. 18 Nisan 1920 tarihinde asker kaçaklarını yargılamak amacıyla kurulan İstiklal Mahkemeleri, muhalefetin tasfiyesi amacıyla kullanıldı. Muhalefetin tamamen tasfiye edilmesiyle 7 Mart 1927’de kapatıldı. İstiklal Savaşının liderlerinden Ali Fuat Cebesoy anılarında İstiklal Mahkemeleri gerçeğini, “Birinci Büyük Millet Meclisinde ne kadar tanınmış muhalif varsa hepsi birer bahane bulunarak İstiklal Mahkemelerine getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. İstiklal Mahkemelerinin en mühim icraatı muhalefeti ve basını susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.” şeklinde ifade etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın, 15 Ekim 1927’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kongresinde okumaya başladığı (ve okunması 20 Ekim tarihine kadar 6 gün süren) nutuk, resmi tarih yazımının ve Türk devletinin resmi ideolojisinin temelini oluşturmuştur. Birinci Mecliste ikinci grubu temsil eden (muhalefet) tasfiye edilince, devletin bütün yetkilerinin “tek adamda” toplanmasının önü açılmış oldu. Tek adam kavramı, sadece Şevket Süreyya Aydemir’in (3 ciltlik) Atatürk’ün biyografisini değil, devletin yeni yüzünü ifade ediyordu. Birçok şehre Atatürk heykelleri dikilerek, resmi ideoloji tahkim edildi.
Atatürk heykelleri: Egemenliğin ilanı
Atatürk heykelleri, zannedildiğinin aksine, Atatürk’ün ölümünden sonra değil, sağlığında yapılmıştır. Mustafa kemal Paşa, toplumun heykel yapımını onaylamadığını iyi bildiği için, Nutuk’ta, “heykelin dinen mahzuru olmadığını” dile getirmiş, ünlü heykeltraşlara heykel siparişleri vermeye başlamıştır. İlk Atatürk heykeli, 1926 yılında Sarayburnu’na dikildi, bunu aynı yıl Konya’ya, 1927’de Ankara’nın Ulus Meydanı’na, 1928’de Taksim Meydanı’na, 1930’da Kırklareli’ne, 1932’de İzmir’in Konak Meydanı’na ve Samsun’a dikilen heykeller ve anıtlar izledi. Takip eden senelerde Türkiye’nin her yerine yayıldı. Mustafa Kemal Paşa 1938 yılında vefat edince İsmet İnönü kendisini ezeli ve ebedi şef ilan etti. Din ve vicdan özgürlüğüne yönelik yasakları genişletti. 1950 seçimlerini kazanan Adnan Menderes, Atatürk’ü tekrar ön plana çıkardığında, İsmet İnönü’nün şefliğinin (egemenliğinin) sona ereceğini düşündü. Atatürk’ü ön plana çıkarmaya başladı. Tam bu sırada, Atatürk heykellerine saldırılar artmaya başladı, CHP bu saldırılardan dolayı DP yi suçladı. Demokrat Parti, çok sayıda milletvekilinin muhalefetine rağmen, 5816 Sayılı Atatürk’ü koruma Kanununu çıkardı. 1923-1938 yılları arasında Kemalizm, 1938-1950 yılları arasında Milli şeflik döneminden sonra, 1951 yılından itibaren Atatürkçülük ve Kemalizm dönemi başlamış oldu. İktidarda bulunan partilere ve konjonktüre göre, Kemalizm veya Atatürkçülük devreye sokuldu.
Kemalizm ve Atatürkçülük
Cumhuriyetin ilanından bugüne, “Kemalizm” ve “Atatürkçülük” kavramları, çoğu kere iç içe geçmesine ve birbirinin yerine kullanılmasına rağmen, birbirinden farklı olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Kemalizm, yeni kurulan bir “devletin ideolojisini” iade ederken, Atatürkçülük, büyük bir devlet başkanının tavsiyelerini, hedeflerini, ilkelerini ifade ediyor. İdeolojiler hayatın her alanına kurallar koyarak, bütün boşlukları bu kurallarla doldurmaya çalışır. Cumhuriyetin ilan edildiği tarihlerde otoriter rejimler revaçta olup, devletlerin politikalarını bu liderler belirliyordu. Büyük şehirlerin meydanlarına dikilen liderlerin heykelleri, bu liderlerin egemenliğini tamamlayan unsurlardı. Devletin, güvenlik konseptini, ekonomi politikalarını, eğitim politikalarını, sağlık politikalarını, iç politikasını dış politikasını, devletin rotasını bu liderler belirliyordu. Dönemin koşullarını dikkate aldığımızda, yeni devletin kurucu kadroların niçin böyle bir ideolojiye ihtiyaç duyduğu daha kolay anlaşılabilir.
Meclisin ikinci grubunun (muhalefeti) tasfiyesiyle, Türkiye Cumhuriyetinin, resmi bir ideoloji üzerine inşa edilmesi önünde hiçbir engel kalmadı. Devletin yeni ideolojisini kalıcı olmasını sağlayacak tahkimatlar yapıldı. Tek Parti döneminin ilk dönem (1923-1938) ideolojisi olan Atatürkçülük ve Kemalizm, milli şef döneminde (1938-1960) döneminde devre dışı kalsa da, Demokrat Partinin iktidara gelmesinden sonra, 5816 Sayılı kanunla, Resmi ideolojinin taşıyıcısı ve teminatı 1961 Anayasasıyla, Tevhidi Tedrisatla (eğitim sistemiyle), ve Askeri vesayet sayesinde bugünlere kadar hakimiyetini sürdürmüştür.
I.Dönem: Tek Parti dönemi
Kemalizm ve Atatürkçülük, başlangıçta ideoloji olarak tedavüle sürülmemiş, zaman içinde ideolojiye dönüşmüştür. Mustafa Kemal Paşa, 6 Aralık 1922 tarihinde: “…Milletin her sınıf halkından, hatta İslam dünyasının en uzak köşelerinden bana ebedi olarak iftihar duyacağım şekilde gösterilen teveccüh ve itimada layık olabilmek için en mütevazı bir millet ferdi sıfatiyle hayatımım sonuna kadar vatanın hayrına vakfeylemek emeliyle barıştan sonra “Halkçılık” esası üzerine dayanan ve Halk Fırkası adıyla siyasi bir fırka kurmak niyetinde olduğunu” söyledi, 9 Eylül 1923 tarihinde Halk Fırkasını kurdu. Halkçılık esası üzerine kurulan Fırkasının adı, 1924 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası, 1935 yılında ise Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirildi. Başlangıçta halkçılık esası üzerine kurulan partiye, önce iki ilke (cumhuriyetçilik, milliyetçilik), 1924 yılında hilafetin kaldırılması ile parti programına devletin laikleşmesinin göstergesi olan “laiklik” ilkesi eklendi. 10-18 Mayıs 1931 tarihinde düzenlenen III. Büyük Kurultay’da “inkılâpçılık” ve “devletçilik” ilkeleri parti programına dahil edildi. Altı okun üçünün (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik) Fransız devriminden, üçünün (devrimcilik, halkçılık, devletçilik) Rusya’dan etkilenerek alındığı ifade edilmektedir. Resmi ideolojinin hatları, Cumhuriyetin kuruluşunun onuncu yılında netleşmeye başladı. CHF’nin altı oklu logosu da bu tarihte (1933 yılında) İsmail Hakkı Tonguç tarafından tasarlandı. CHP’nin temel ilkeleri olan “altı oku” 5 Şubat 1937 tarihinde (3115 sayılı Kanunla), 1924 Anayasasına eklenerek, “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır” anayasal ilkeleri haline geldi. Mustafa Kemal Paşa, 1934 yılında soyadı kanununun kabulüyle birlikte Atatürk soyadını aldı. Devletin resmi ideolojisi, soyadı kanunundan çok önce şekillenmeye başladığından, bu ideolojinin adı “Kemalizm” olarak anılmıştır. Bazıları, yeni bir din gibi sunmuştur. Atatürk’ün vefatından sonra İsmet İnönü’nün kendisini milli şef olarak ilan etmesi nedeniyle, Kemalizm fetret dönemi yaşamış, 1950’ye kadar Kemalizm’e ve Atatürkçülük’e gerek duyulmamıştır.
II.Dönem: Demokrat Parti Dönemi
1950 yılında Adnan Menderes’in iktidara gelmesiyle, milli şeflik dönemi sona erse de, CHP, Cumhuriyetin ilanından 1950 yılına kadar (27 yıllık iktidarında), kamu kurumlarında, mutlak bir otorite kurmuştu. DP seçimleri kazandığında, devlet bürokrasisi, bütünüyle CHP’nin kontrolündeydi. DP, bürokrasinin direnciyle karşılaştı. Davul DP’nin boynunda tokmak CHP’nin elindeydi. CHP gizli iktidardı. İsmet İnönü ile mücadele etmenin zorluğunu gören Adnan Menderes, Atatürk’ü ön plana çıkarırsa, İnönü’nün otoritesinin zayıflayacağını düşündü. Devlet dairelerinden İnönü’nün resimlerini kaldırarak Atatürk’ün resimlerini yerleştirmeye başladı. Durumun farkına varan İsmet İnönü, Adnan Menderes’i kendi silahıyla vurmayı planladı. Birdenbire Atatürk heykellerine yönelik saldırılar artmaya başladı. (Tarihi kaynaklarda, bu saldırıların CHP’nin talimatıyla yapıldığı dile getirilmektedir.) Saldırılar artmaya başlayınca İnönü, Demokrat Partiyi “rejim düşmanlığıyla” suçlamaya başladı. Adnan Menderes, İnönü’nün bu hamlesine, Atatürk’ü Koruma Kanunuyla karşılık vermek istedi. Ancak o tarihte yürürlükte bulunan Anayasa, kişiye özel bir kanun çıkarılmasına izin vermiyordu. Menderes’in imdadına, Nazilerin baskıları nedeniyle Almanya’dan Türkiye’ye iltica eden (Yahudi kökenli) İstanbul hukuk fakültesi öğretim görevlisi Ernst Hırsch yetişti. Şahıslar için özel kanun çıkarılmasının evrensel hukuka aykırı olduğunu, ancak Atatürk’ün vefat ettiği için bu kanunun “kişiye özel bir kanun” sayılamayacağını, bu kanunun gerçekte devleti koruyan bir kanun olacağını söyledi. Ernst Hirsch, anılarında, 1951 tarihinde kabul edilen 5816 sayılı Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanunun mucidinin kendisi olduğunu söyler. (Ernst E.Hirch, Anılarım, TÜBİTAK Yayınları, 13.Baskı, sh.302) Kemalizm ve Atatürkçülük ideolojisi, bu yasanın desteğiyle uzun yıllar hakimiyetini devam etti. Milletvekillerinin yoğun muhalefetine rağmen, Menderes’in Atatürk için özel kanun çıkartması, ordunun darbe yapmasına engel olamadı.
III:Dönem: 1960 Darbesinden sonraki dönem
1960 darbesini planlayanlar, darbenin şartlarını olgunlaştırmak için sol aydınlardan yararlandı. Kemalist ve sol ideolojiyi, Demokrat Parti karşıtlığı ortak paydasında eritti. Bunda hiç kuşkusuz, Mustafa Kemal Paşanın, farklı dönemlerde, farklı ideolojilere yakınlaşmasının da büyük payı vardır. (Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, Doğan Kitap, 2016) 1960 darbesini gerçekleştirenler, yeni anayasal sistemi, “Atatürkçülük” ideolojisi üzerine inşa etti. Anayasanın baş tarafına konulan “Başlangıç” kısmı, anayasanın tümünün Atatürkçülük ideolojisine göre yorumlanmasını gerektiriyordu. Derin Tarih dergisi, Eylül 2019 tarihli, 90. Sayısını, “Solun Kemalizmle İmtihanı” dosya konusuna ayırdı. Bu sayıda “iki benzemez ideolojinin nikâhlanmasının 27 Mayıs darbesinden sonra gerçekleştiği” yazıldı. (Türk Solu hareketi Nasıl Kemalize edildi? s. 49) Olcay Can Kaplan, “Türk Solu”nun “1960’lara dek Kemalist rejime mesafeli olmayı tercih” ettiğini (s. 49), “27 Mayıs’ın anti-demokratik subayları”nın, “Mustafa Kemal’in anti-emperyalist yönünü ön plana çıkararak Türk solu hareketini ‘ehlileştirme’ siyasetine” başladıklarını, Basın yayın yoluyla gerçekleştirilen bu hamlenin başat gücünün “Yön dergisi ve imtiyaz sahibi-yazı işleri müdürü Doğan Avcıoğlu” olduğunu ileri sürüyor. (s. 49), “Kemalizmi eleştiren ve bunun bedelini ödeyen Ethem Nejat, Mustafa Suphi gibi isimlerin fikirleri, Avcıoğlu tarafından Kemalizm potasında eritilerek Türkiye’yi baskı rejimiyle yönetmek isteyen askerlere sunulmuştur.” (s. 51) Temelleri 1960 darbesinde atılan bu işbirliği bugün dahi devam etmektedir. 1989 yılında komünizmin çökmesiyle iki ideoloji arasındaki çelişkilerin de bir anlamı kalmamıştır. Türkiye’nin demokratikleşme çabaları, zaman zaman, resmi ideoloji engeline takılmaktadır. Türkiye demokratikleştiğinde, Kemalizm ve Atatürkçülük ideolojisi, soğuk savaş dönemi ideolojisi olarak hatırlanacaktır.
Sonuç:
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihsel süreci dikkate almadan, Kemalizm ve Atatürkçülük ideolojisinin ne anlama geldiğini, bugünlere kadar nasıl taşındığını, bu ideolojinin taraftarlarının tepkilerini anlayabilmek mümkün değildir. Mustafa Kemal Paşa ile İsmet İnönü’nün yönetim anlayışlarının aynı olmadığını, aynı ideolojiye mensup olmadıklarının ortaya konulması gerekiyor. Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’nin bağımsızlığına büyük önem veren bir komutan iken, İsmet İnönü mandacı bir zihniyeti temsil ediyor. Mustafa Kemal Paşa’nın, kökü dışarıda olan cemiyetlere güvenmediği, Mason localarını kapattığı bilinmektedir. Gerçek Hayat Dergisinin (7-13 Ekim 2019 tarihli) kapak dosyasında ele aldığı “Atatürk’ü Mason doktorların zehirlediği” iddiaları doğru ise, iktidarı, çok güvendikleri birine teslim etmiş olmaları gerekir. NATO’ya üyelik başvurusunu, ilk kez, (11 Mayıs 1950) CHP’nin yapması, çok sayıda ikili anlaşmalara imza atması, (komünizm tehlikesine karşı) Gladyo yapılanmalarına izin vermesi, İnönü’nün (NATO ve ABD için) güvenilir bir müttefik olduğunu göstermektedir. Demokrat Parti bu anlaşmaları devam ettirmiştir. Adnan Menderes Rusya’ya yakınlaşmaya başladığında uçağı düşürülmüş, sağ kurtulunca, bir yıl sonra darbeyle iktidardan düşürülmüştür.
Devletin ideolojisinin olması, toplumun bir kesimini desteklemesi, (diğer kesimine düşman olması) anlamına gelmektedir. Türkiye’nin bu ayıptan kurtulması gerekir. Bunun için önce, aydınlarımızın, (bugün karşılığı olmayan) bir resmi ideolojiyi tahkim eden davranışlardan/paylaşımlardan kaçınması gerekiyor. Tek parti döneminin iki lideri, İsmet İnönü ile Atatürk arasındaki farkın ortaya konulması gerekiyor. Mustafa Kemal Paşa, her şeyden önce Osmanlı paşası olup, diğer bürokratları gibi, batılılaşma hareketlerinden etkilenmiş, muasır medeniyet seviyesine batılılaşmayla ulaşılacağına inanan biridir. Daha da önemlisi, içinde yaşadığı çağdan etkilendiği, yaşadığı dönemin ideolojilere sempatiyle yaklaştığı da açıktır. Dolayısıyla, tek bir Atatürk’ten değil, birde fazla Atatürk karakterinden söz edebiliriz. Atatürk’ün dine yönelik eleştirileri, dini öven sözleri, Bolşovizmi öven sözleri, konjonktüreldir. Bir insanın (aynı anda) birden fazla görüşü temsil etmesi mümkün değildir. Atatürkçülük ideolojisini benimseyenlerin önemli bir kısmı demokrasiyi sahiplenirken, bir kısmı (Türkiye aleyhine) yabancı devletlerle işbirliği yapmayı bu ideolojiyle bağdaştırabilmektedir. Atatürkçülüğün temelini teşkil eden 6 ilke günümüz dünyasında işlevini yitirmiştir. Kaldı ki, milliyetçilik ilkesi, kafatasçı bir milliyetçiliği, devletçilik ilkesi, o dönemin devletçiliğini ifade etmektedir.
Kemalizm ve Atatürkçülük ideolojisini bu zamana kadar ayakta tutan, anayasayla tahkim edilen askeri vesayet, 5816 sayılı kanun, Tek tip eğitimdir. Bilindiği üzere 5816 Sayılı Kanun, Atatürk heykellerine saldırıları önlemek amacıyla çıkarılmış, kanunun kabulüyle saldırılar bıçak gibi kesilmiştir. Bugün, Türkiye’nin her yerinde, her şehirde, kamu kurumlarının ve okulların önlerinde binlerce Atatürk heykeli olduğu halde hiçbirine saldırı olmamaktadır. Bu kanun, yakın tarihin tartışılmasını önlemekte, (aynı dönemle ilgili farklı görüşler) toplumun farklı kesimleri arasında husumete ve ayırımcılığa neden olmaktadır. Bu kanun kaldırılırsa, bu ideolojiden nemalananları tasfiye olacak, toplumsal barış tahkim edilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün vefatından sonra, çok farklı bir noktaya (diktatörlükten demokrasiye) evrilmiştir. Demokrasi, toplumun bütün kesimlerinin birbirine eşit olduğu, farklı yaşam tarzlarının güvence altına alındığı sitemin adıdır. Bu sistemde yaşam tarzlarına yönelik müdahaleler, saldırılar, cezai yaptırımı gerektirmektedir. Kendilerini Atatürkçü olarak niteleyen bazı marjinal gruplar, ceza kanunundaki yaptırımların yetersiz olmasını fırsat bilerek, düşman olarak niteledikleri kişilere saldırmaktadır. Bu suçun cezası, (erteleme limiti olan) 2 yılın üstüne çıkarılıp, hapis cezasının ertelenemeyeceği hükmüyle caydırıcı hale getirilmelidir. Resmi ideolojinin hakim olduğu dönemlerde, başörtülülere saldırıda bulunanlar hakkında soruşturma dahi yapılmazdı. Bugün, toplumun bütün kesimlerinin yaşam tarzı devletin güvencesi altındadır. Başörtülü birine laf atılması, fiziki müdahalede bulunulması, (başörtüsü nedeniyle) ayrımcılık yapılması, (işe alınmaması, servis yapılmaması, otele, tiyatroya, eğitim kurumuna vs. alınmaması), ağır bir suçtur. Bu saldırılara ayrımcılığa haksızlığa maruz kalanlar, savcılıklara başvuruda bulunmalı, bunu yapanların yanına bırakmamalıdır. Onlarca yıl süren mücadelelerden sonra elde ettiğimiz hak ve özgürlüklerimizi kaybetmek istemiyorsak, bunun için daha çok çaba göstermemiz gerekiyor. l

Yorumlar

Site Yorum 0
DISQUS: 0