Adalet’in Pratiği

Siyasal ve sosyal konularda ortaya çıkan kimi problemlere yaklaşım şekli ve çözüm önerisi, aslında Tanrı telakkisi ve İlahî Adalet algılayışı ile çok sıkı irtibatlıdır. Kimin hangisinden doğduğu ya da aralarındaki öncelik ve sonralık önemli olmaksızın, biri nasılsa diğerinin de öyle olması zorunlu olan bu duruma göre bir değer olarak Adalet anlayışı, Varlık ve Bilgi algısı ile doğru orantılıdır. Bu durum, kişinin dünya görüşünü ve yaşam biçimini oluşturur ki bu da, Din’ in özüdür, kendisidir. Bu bütünlük içinde ele alındığında Adalet Din’ den, dolayısıyla Tanrı’dan asla ayrı tutulamaz. Bu bağlamda Ahlak da Din’ den / Tanrı’dan ayrı düşünülemeyeceğinden dolayı, Adalet ve Ahlak arasında da, ancak bu çerçevede sahih ve sağlam bir ilişki kurulmuş olur. Modern felsefeye kadarki dönemde Adalet, Ahlak’ tan, dolayısıyla da Din’ den ayrı tutulmamıştır. Kadim Bilgelik ve tüm üst-anlatılar bize bunu göstermiştir. Adalet’in Ahlak’ tan / Din’ den ayrı tutulma ve dolayısıyla sadece hukuk alanına indirgenme dönemine, en bariz şekilde modern felsefede şahit olmaktayız.   

 

Adalet-Fıtrat İlişkisi

 

Gerçekte, yaratılışa uygun hareket etme (fıtrat) gibi daha geniş ve kapsamlı bir değer olarak ele alınması gereken Adalet kavramı, her şeyden önce kişinin yaratılışı ve evrenle olan ilişkisi bağlamında değerlendirilebilecek kadar önemli ve öncelikli bir durum olarak karşımıza çıkar. Bu konuda anahtar ayet, Rum 30’dur. Burada geçen “Allah’ın Fıtratı” ifadesi, onunla insanlığı yarattığına çağrışım yapan bir terkip mahiyetindedir. İnsan, kendi Fıtratı’ na dönerek, aslında Allah’a dönmüş olur ki, “haniflik” olarak da adlandırılan “ed-Din’ül Kayyüm”, işte budur: “İnsan Fıtratı” nın, “Allah’ın Fıtratı ile örtüşmesi. Bu aşamada kayyum olan Adalet, işte bu kayyum olan Din ile eşdeğerdir. İnsanın zaten O’nun üzere yaratılması, yine ancak O’nu/O’nunla yaşaması ve O’na dönmesi anlamını salık verir. İnfitar suresi 7. ayetteki kullanım, Adalet’in Fıtrat ile buluşmasını göstermesi açısından önemlidir. Ayetten anlaşıldığına göre insan yaratılmış (halaka),  bir düzen içinde kılınmış, bir nitelik kazandırılmış (sevvâ) ve uygun bir yapıya kavuşturulmuştur (adele). Adalet gibi değer içeren bir kavramın, yaratılış konusunda ve anlamında kullanılması, konunun başında belirtilen hem Varlık-Bilgi-Değer üçlemesinin bütünlüğünü, hem de Din-Ahlak-Adalet ilişkisinin birlikteliğini göstermesi bakımından şayan-ı dikkat arz eder. Adele kelimesinin geçtiği bu sure isminin İnfitar olması da, ayrı bir calib-i dikkat remzidir. Zira infitar, fıtr kökünden bir kelimedir. Fıtrat ile Adalet kavramları arasında kurulan bu paralellik gereği, yasa düşüncesi ile doğa düşüncesinin aynı anlama geldiği; farklı bir söylemle yasaya uymanın doğal olmakla aynı anlamı taşıdığı söylenebilir. Buna göre iyi ve adil olan, tam da bu yasaya uygun olan demektir.

 

Adalet kavramı, aslında kişinin yaratılışı ve evrenle olan ilişkisi bağlamında değerlendirilebilecek kadar önemli ve öncelikli bir durum olarak algılanması gerekirken, ne yazık ki günümüzde, yalnızca siyasal ve sosyal konularda, o da bir “sorun” karşısında işletilebilen bir konuma indirgenme durumuna getirilmiştir. Buna göre Adalet denilince akla ilk gelen, “orada” bir “sorun”un olduğudur. Bunun sebebi ise, hiç kuşkusuz, modern felsefeyle ortaya çıkan Bütün’ ün parçalanması istenci ve gücüdür.

 

Adalet-Hukuk ilişkisi

Günümüzde Adalet denilince ilk ve büyük ölçüde akla gelen, Hukuk Fakültelerinin uğraşı alanıdır. Aslında Hakk’ın çoğulu olan Hukuk kelimesinin Adalet ile bir tutulması hem anlamlı, hem de zorunludur. Ne var ki, bugün Adalet denilen kavramın Hukuk içinde anlaşıldığı ve bunun sınırlayıcı / indirgeyici olduğu yönündeki eleştirel yaklaşım, Hukuk’un başına gelenlerden dolayıdır. Hukuk kelimesinin kendisi sâfiyane bir şekilde anlaşılır ve uygulanır olsaydı, Adalet’in hukukla bir tutulması veya Hukuk çerçevesinde değerlendirilmesinde bir beis olmayacaktı. Tıpkı Ahlak’ ta da olduğu gibi Hukuk ve dolayısıyla Adalet terimleri, daha da ilerisi Din’ in kendisi, dar alana hapsedilmiş, bütünden kopuk bağımsız parçalar olarak telakki edilmiştir. Nasıl Adalet, doğayı algılayış ve doğadaki diğer tüm varlıklarla ilişkilerden, bugün için sadece sosyal ilişkiler şeklinde daraltılmış bir konumda ise; aynı şekilde Hukuk da, doğa içindeki varlıklara bakış açısını serdeden ve doğadaki tüm diğer varlıklarla ilişkileri düzenleyen bir gerçeklik / doğruluk mefhumundan, sosyal ilişkilerde gözetilmesi gereken bir alana hapsedilmiş bir pozisyondadır. Bunun temel sebebi, Adalet’in, Din’ den / Ahlak’ tan, dolayısıyla başta belirttiğimiz Varlık’tan / Bilgi’den koparılması ve parçalanmasıdır. Bu süreç, Adalet’e ve Adalet anlayışıyla yüz yüze kalan insanlığa, ne olduğu pek de belli olmayan iki kavramı doğurmuştur: Özgürlük ve Eşitlik. Böylelikle bu kavram, bir “sorun” olarak ele alınır duruma getirtilerek kendisini, bir hak ve gelir dağılımı, bu dağılımdaki eşitlik sorunu ile birlikte bir suç ve ceza sorunu olarak sunma konumuna indirgenmiş bulmuştur. Bugün bu iki kavram, farklılıkları ve bağlılıkları yok eden bir nitelik arz etmektedir ve hukuk anlayışı da bunun üzerine geliştirilmekte olan bir sisteme dönüşmektedir. Halbuki Hukuk, kişinin sadece, o da problemler dolayısıyla, diğer kişilerle olan ilişki biçimlerini düzenleyen bir kavram olmaktan çok öte, doğa ve doğadaki diğer tüm varlıklarla olan ilişki biçimini oluşturan geniş bir çerçevedir.

 

Bu aşamada Adalet’i, elde edilen kimi tespitler sonucunda belli kurallar, ilkeler, buyruklar ile sağlamanın yolu yoktur. Var olduğunu ve bu şekilde olacağını iddia edenler, gerçekte bunu yapmakla, pek tabi olarak, Adalet kavramının kurumsallaşmasına yol açmaktadırlar, Adalet uygulamalarını bir işletim biçimine, bir mekanizmaya dönüştürmektedirler. Böylelikle Adalet, artık tam da modernitenin isteği ve çabasına örtük bir şekilde indirgenmiş olur. İndirgenmesi, onun statikleşmesine, daha da ilerisine götürerek söyleyebilirim ki, zulüm aracına dönüşmesine neden olur. Artık istenilen ve yapılagelen şey Adalet değil, kurallar yığınıdır. Adalet, bu kurallar yığınına kurban edilir / peşkeş çekilir. İnsanların kendi elleriyle yarattığı kurallar, bir zaman sonra kendisine esir / köle oldukları efendi /sahip, hatta kendilerini tapındırdıkları mabut / ilah konumuna yükselirler. Değiştirilmesi, hatta ve hatta sorgulanması / eleştirilmesi bile yasak birer manzumeler haline gelir. Vicdanları rahata / sükûna erdirmek için oluşturulan / geliştirilen Adalet’in / Hukuk’un, vicdanları parçalayan / sızlatan bir zulüm aracı haline dönüşmesi bundandır. Günümüzde yaşanan bundan başkası değil de nedir?

 

Bunun tersi olan zulüm, en başta, yaratılışa aykırı davranma ve Fıtrat’ı değiştirme anlamında olmalıdır, salt olarak birilerine haksızlık etme anlamında değil. Zulüm kelimesi, Kur’an’da hem Nur, hem de Adl kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Bu durumda Adl, zulüm karşısında, gerçekte bir Nur’dur. Allah’ın Nuruyla bakış, Allah’ın yarattığı o Fıtrat üzere bakıştır. Adl olanın feraset / basiret ehli olması ya da tersinden deyişle, ancak basiret / feraset ehli olanın Adalet’i yerine getireceği, bunu da Allah’ın onun üzerine yarattığı Fıtrat üzerinde oluşuna borçlu olduğunu söyleyebiliriz.

 

Adalet-Feraset/Basiret ilişkisi

 

Bir erdeme sahip olmak, o erdemi bilmek ve uygulamaktan ayrı tutulamaz. Adalet’i yerine getirenin kim olduğunu ve Adalet’in ne olduğunu “bilmek”, Adil “olmaya” önce gelmez. Bilmek, “olmak”tır. Hal böyle olunca, “bilen” kişi Hikmet sahibi olmuş, “olan” kişi de Adalet sahibi olmuş demektir. “Kendini bilmek” arzusu, Evren’i / Tanrı’yı bilmesini sağlayan kadim öğretiye yaslanmayı içerir. Nitekim basîret / ferâset,  sadece Adalet değil, tüm geri kalan erdemleri kendisine bağlayan bir erdem, yani kendisi olmaksızın âdeta hiçbirinin olmayacağı bir erdem olarak konuya dahil edilmek zorundadır. Resulullah’ın, “ondan sakının” dediği inanmış bir adamın ferâseti,  “Allah’ın Nuruyla bakış” içerdiğinden dolayı, kolay kolay “faka basmaz” bir nitelik kazandırır kişiye. Bundandır ki, böylesi kişinin aldatılma ihtimali oldukça zayıf olduğundan, buna yeltenenler uyarılmaktadır. Hadiste ferâset olarak geçen bu nitelik, Kur’an’da Yusuf suresi 108. ayette “basîret” olarak telaffuz edilir. “Sağduyu / ileri görüşlülük” olarak Türkçe’de karşılığı bulunan bu kelimeler, Hikmet’in nirengi noktasını oluştururlar. Hakîki anlamda erdemleri oluşturan, onları erdemsizliklerden seçip ayıran ve bütün bunlara bağlı olarak erdemli yaşamayı sağlayıp bir tür muhakeme mercii gibi duran bu nirengi nokta, doğru zaman ve zeminde, doğru olanı ve kişiyi görme / bulma gücüdür. Adalet’in muhakeme edişi ve muhakeme edilişi, işte bu güce bağlıdır.

 

Hikmetli olmayandan Adalet beklentisi hayalden, hatta vehimden başkası değildir. Kim basiretli / ferasetli ise, amellerinde ve hükümlerinde Adaletli olan odur. Olaya, bir de tersinden bakarsak, zenginlik yakalamış oluruz: Zulüm, istikbâr ve istigânın sonucudur. Kim kibirlenir ve kendini müstagni görürse, doğrusu o “azar” (Alak, 6-7). Azan kişiden de zulümden başka ne sâdır olabilir ki? Zalimden Adalet beklemek ne kadar ahmaklık ise, âdil bir kimsenin Adaletle hükmettiğinde rıza göstermemek de o kadar küstahlıktır. “Ne zulmediniz ve ne de zulme uğrayınız” hadisi, zıddından söylendiğinde şöyle bir durum ortaya çıksa gerektir: Hem Adalet’i isteyiniz ve hem de Adalet’i yerine getiriniz (âdil olunuz). Buna göre, Ahlaklı olmayan, aslında Hikmetli değildir; Hikmetli ve Ahlaklı olmayan da, gerçekte Adaletli değildir. Bu üç ayaktan mahrum olan kişinin Din’inin olup-olmadığını ve varsa nasıl bir şey olduğunu / olacağını artık siz düşünün?

 

Vasat-Vezn-Kıst kavramları bağlamında Adalet

 

Zulüm fiilinin faili, üstelik hem tekil (zalim) hem çoğul (zalimler) şeklinde geçmesine karşın; Adalet kelimesinin fail (özne) kalıbının yani adil ya da adiller şeklinde bir ifadenin, Kur’an’da ne insan için ne de Allah için kullanılmaması hayretamiz bir durum olarak değerlendirilebilir. Toplamda 28 defa geçen adele kelimesi 15 yerde isim, 13 yerde de fiil şeklinde geçmektedir; isim şeklinde hiç geçmemektedir. Kur’an’ın kelime kullanımında böylesi bir detayı “atlaması” mümkün değildir ve o halde burada çok daha başka bir incelik bulunmaktadır. Ben bu “inceliği”, çok geniş bir yelpazeye sahip olan Adalet mefhumunun bir yaklaşım ve ona göre de uygulama biçimi arz ettiğine yoruyorum. Bu yaklaşım, aynı zamanda bir sürece işaret eden bir algılama biçimidir. Sadece Maide suresinin 106. ayette faile yakın bir kullanım bulunmaktadır ama dilciler bilir ki bu aslında bir fail değil haldir. Ayette geçen kelime “zevâ adl”dir ki bununla kastedilen ise Adalet konusunda bilinen, Adaletiyle tanınan kişi anlamındadır. Meallerde genellikle “Adalet sahibi” diye tercüme edilmektedir. Ancak bu tercüme biçimini, Adalet’e sahip olmak anlayışının tekelleşmeye ve dolayısıyla da indirgemeye götürebilme endişesiyle isabetli bulamıyorum. Biraz önceki açıklamalarla birlikte biraz sonra ortaya koyacağımız açıklamalar, bu şekilde tercüme edilmesinin ve isimlendirilmesinin yanlışlığını ortaya koyacaktır. Meseleyi Adalet kavramına yakın olarak sıkça kullanılan diğer kavramlarla irtibatlı bir halde açıklayabiliriz.

 

Bakara suresi 143. ayette geçen “vasat ümmet” tabiri, işte bu bağlamdan hareketle, yaratılıştaki Adl’e, Fıtrat’a, ve dolayısıyla Hikmet’e uygun olarak davrananları içerir.  Günümüzde bu terim, ne anlama geldiği pek de belli olmayan “orta ümmet” ile karşılık bulmuştur. İfrat ve tefritin belirgin olduğu yerde, elbette ki “orta” durum da bellidir. Bu durumda “orta”, kendiliğinden “ortaya çıkar” ve zaten Adalet denilen şey de bu olsa gerektir. Ancak, bu işin sanıldığı kadar kolay olduğu ve kolay bir şekilde ortaya çıkacağı düşünülmemelidir. İfrat ve tefrit (aşırılık ve gerilik)in nerede başlayıp nerede bittiği çok belirgin olmadığı için ya da belirgin kılınabileceği iddia edilse de sonuçta izâfî olacağı için, “vasatlık” da bu anlayışa göre bir anlamda izâfîleşecektir. Ayrıca, “orta ümmet” tabiri, Adalet uygulamalarının ölçütü ve kuralı belli imişcesine algılandığı durumlarda, bir topluluğa ve bir düşünceye tahsis edilir bir konuma girer. Artık, her kim bu Adalet “mekanizması” nı uyguluyorsa, kendisini “vasat” olarak telakki edecek ve tersi uygulamaları da, ifrat ya da tefrit olarak tanımlayacaktır. Bunun yerine, ayette geçen bu tanımlamayı, “orta” yerine “ölçülü” anlamında kullanmaya yeğliyorum. Buradaki ölçülülükten kasıt, her şeyi kendi mecrası içinde tutmaktır. Bir şeyin kendi mecrasını değiştirmek anlamında onu başka bir biçimde ölçümlemeye kaçmak işlemi, fısk ve fesadın oluşmasına hazırlanan bir zemindir. Nitekim “ölçü ve tartıda hile yapanlar” ile ilgili ayetlerin de, bu bağlamda, salt ticarî ilişkiler anlamında değil, tüm sosyal ilişkiler için kullanıldığını düşünüyorum. Müşriklerin ölçü ve tartıda hile yapmaları, ölçü ve tartıyı bozmaları, insanın, kendisi başta olmak üzere, doğayla ve toplumla olan ilişkilerinde ölçüyü kaçırmasıdır. Dikkatli okunduğunda, vezn kelimesi ile vasat kelimesi arasında çok sıkı bir ilişki olduğu görülür. Zaten mîzan kelimesi, bir ayette (En’am, 152) “bil’kıst” ifadesiyle birlikte kullanılır ki, “ölçülü terazi” şeklinde sembolik bir çağrışım yapar ve “vasat ümmet”in, “terazileri ölçülü” kişiler olduğu; terazisi bozuk olanların da, dolayısıyla vasat oluşturamayacağı bir durum ortaya çıkmış olur. “Kıst”, ölçülü olmaya yapılan bir vurgudur. “Kıst’ı ikame ediniz” demek, kişinin hem kendisi hem de başkası için “ölçülü olması”na bir davettir. Aslında çok ilginç bir şekilde Adaletle ilgili geçen ayetlerin çoğunda sanılanın aksine Adl değil Kıst kelimesi geçer; her ne kadar tercümeler Adalet diye kullansa da… Aynı şekilde yukarda bahsettiğimiz gibi Adl kelimesi fail olarak geçmez ama Kıst kelimesinin fail kalıbı bulunmaktadır… Kur’an’da toplam 25 defa geçen Kıst kelimesinin 5’i fail olarak kullanılmaktadır.

 

Aslında dikkatsiz şekilde yapılan mealler, kelimeler üzerinden anlatılmak istenilen dünya görüşünü gölgelemeye sebebiyet vermektedir. Elbette ki Kıst ile Adl kelimesi akrabadır; ancak özellikle Kur’an’daki Arapça bir kelimeyi başka bir Arapça kelime ile karşılamak, inceliğin perdelenmesine sebep olmaktadır. Zaten Adalet kelimesinin ismi fail olarak kullanılmamasının, bunun yerine Kıst kelimesinin kullanılmasının bundan sonra anlatacaklarımız açısından delil olmasının sebebi de budur. Bunun hikmeti, Adalet’ in sosyal ve siyasal konularda tamamen kişinin Hikmet’e mebni olarak gerçekleştirebileceği bir değer olarak addedilmesindendir ki bu aslında Kıst işidir. Adeta ölçüyü insanın kendisi koyacak ve koyduğu ölçüt ile de sorumluluk kazanacaktır. Ölçülü olunca, “vasat” olma gerçekleşir. Bu ölçü/lülük, bir çekim gücü sağlar. Bir konum belirler. Bütünlüğü yakalar. Parçalanmayı önler. “Vasat” kelimesi, bu aşamada “mâkuliyet”i çağrıştırır ve bununla, “seçkinlik”e vurgu yapar. Nitekim Kalem suresi 28. ayetteki “evsatuhüm” kelimesi, “bahçe sahipleri” içindeki yaşça “en ortancası” değil, onlar arasındaki en aklı başında olan kişi için kullanılmış bir sıfattır. Adiyat suresinin 5. ayetinde geçen “cem’ içinde vasat olana andolsun ki” ifadesi de, yine bu minvalde değerlendirilmesi gereken bir vurgudur. Dolayısıyla surede geçen kelimeyi, sanıldığının aksine atlar ya da meleklerin anlatıldığı bir atmosferde değil de, yığınlar arasında akl-ı selim ile hareket etmek, kalabalığa uymak yerine kalabalıktan sıyrılmak, ya da kalabalık içinde belirginleşmek anlamında olumlu bir kelime olarak anlamak istiyorum. Kişiyi, yaratılışındaki Adl’e uygun kılanın ve onu hâkim kılanın bu olduğunu düşünüyorum.   

 

Adalet’in Sağlanması

İşte bundan dolayıdır ki Adalet meselesi, ne bir çırpıda ortaya konabilecek, ne de çözülebilecek bir mesele olmak bakımından ve sürekli muhakemeye açık tutulmak zorundalığından Hikmet’e mebnidir. Adalet’in kendisi muhakeme etme durumundayken, uygulayan kişi ve dolayısıyla uygulanımın kendisi açısından sürekli muhakeme edilme konumunda olmalıdır ki, “Adalet yerini bulsun.” İşte bu muhakemeye açıklık karakterini vurgulamak ve bunun için de her şeyden önce Ahlâkî / Dînî bir karakter olarak Adalet’i, kendisine en yakın dört erdemle ilişkisi içinde hatırlamak, meseleyi vuzuha kavuşturmak bakımından faydalı ve önemlidir. Hikmet’in oluşturulmasını sağlayan bu dört erdemi kısaca şöyle sıralayabiliriz: salahiyet (öz-denetim, ölçülülük), hikmet (bilgelik, sağduyululuk), sadakat (doğruluk, dürüstlük), cesaret (gözüpeklilik, kararlılık). Bu demektir ki adil bir yönetim, aynı zamanda cesur, dürüst, ölçülü ve bilgece olan bir yönetimdir. Din ile Medine (şehir) kelimelerinin aynı kökten olması ve Fıtrat’a uygun bir biçimde hikmetlice sağlanan Adaletle o Medine’nin bir münevverlik (aydınlık, nurlaştırma) kazandırması yaklaşımını rahatlıkla dile getirebiliriz. Erdemler arasındaki işte bu sıkı bağ, hatta bütünlük / birlik düşünüldüğünde, Adalet kavramını tek başına almanın, onu anlaşılmaz kılmayı ve yerinden etmeyi sağlayacağı aşikâr biçimde ortaya çıkacaktır. Zulmün zıddı olarak hem Adalet’in hem de Nur’un kullanılması, işte Adaletle münevver Medineler’in inşasına yöneltmek içindir.

 

Adalet, bu anlamda bir praksis meselesidir. Hikmet ise bu pratiği ortaya çıkaran bir üst bilgidir. Adalet’in praksis meselesi olarak değerlendirilmesi, onun daha çok sosyal ilişkilerde ortaya çıkmasındandır ve bu anlamda praksis meselesi olarak kabul edilmesi yerinde bir tutumdur. Zira en başta da belirttiğimiz gibi Adalet, değerler skalası içinde ele alınabilecek bir kavramdır. Değerler ise davranış modlarında beliren unsurlardır. Bununla Adalet’in teorik bir mesele olmadığını söylemek istiyorum; tabi teoriyi pratikten ayrı görenler için. Yoksa kanımca teori pratiktir. Zira teori, Yunanca’da “hayretle temaşa eylemek” demektir ki, bu, pratik’in bizzat kendisidir. Teori kelimesinin, Arapça’ da “nazariyat” ile çevrilmesi yerinde bir karşılıkken, Türkçe’ de “kuram” şeklinde karşılık bulması, anlamın büsbütün kaybolmasına ve pratik ile karşıt bir anlam tarzına dönüşmesine vesile olmaktadır. Yani Adalet bir kuram değildir. Kuram olduğunda işler karışır; zira onun kuramlaşması statikleşmesi demektir. Bu anlamda “bakış (teori / nazariyat)”, “eyleyiş”tir. Tabi bu da, bakışa göre değişir. Buradaki bakış, ibni Arabi’nin ifadesiyle, “baştan ayağa göz kesilmek”, ya da Şeyh Galib’in deyişiyle, “cem-i havas eyleyip öyle bakmak” tır. Bütün’ü görmek, bu yüzden esastır. Bütün’ü kavrayıştan sonra parçaları görmenin, dahası bizzat o işi başaran kişi tarafından parçalara ayırmanın bir mahzuru yoktur.

 

Her Adalet uygulaması, kendine özgüdür ve işte tam da bundan dolayı görelidir. Adalet, birilerini memnun ederken, birilerine huzur bahşederken; hiç kuşku yok ki birilerini acıtacak, rahatsızlandıracaktır. Adalet’in kestiği parmağın acımaması, Adalet isteğine ve âdil kişiye bağlıdır. Adalet, ancak âdil olanın ve Adalet’e talip olanın olduğu yerde tam bir huzur verir. İşte bu, Hikmet’in ta kendisidir. Zaten Adalet’in bihakkın uygulanması, ancak bir üstü olan Hikmet’in kavranabilmesi ile mümkündür.      

 

Tümel-Tikel / Evrensel-Yerel Adalet  

 

Adalet, insanların çoğunun sandığı gibi her ne kadar tümel / evrensel bir çağrışım yapsa da, siyasal ve sosyal konularda bir çözüm önerisi olarak sunulan Adalet uygulamaları göreli bir şekilde değerlendirilmek durumundadır. Adalet’in tikelliği ve bundandır ki göreliği, sanıldığı gibi Adalet anlayışını gölgelendirmez, kabul edilir kılmaktan uzak tutmaz. Tam tersi, sorgula(n)mayı mümkün kılar. Evrensel Adalet ölçütü ve tarzı gibi tümel ve ortak, dolayısıyla zor ve muğlak anlayış / yaklaşım yerine, insanın basîret / ferâset içinde olmak kaydıyla, kendine ait tüm zaman ve mekânlarda bu kanaatini gösterebilme iradesi ve kudretini öncelemek, daha önemli ve daha gerçekçi gibi görünmektedir. Bu yaklaşım, kişiyi sorumluluk altında tutacağı için, kişinin sorgula(n)ma hakkını doğurur. Adalet için “evrensel” öneki belirgin bir şekilde gösterilmek ya da zımnen kullanılmak isteniliyorsa illâ ki, bu ancak, anlayış ve yaklaşımın kendisinde olur, uygulamanın kendisinde değil. Adalet’in tümelliği ve evrenselliği, ancak tikel Adalet uygulamalarının her birinin, mâkul ve vicdanları rahatlatan durumlarca kabul edilebilir. Böylece her farklı tikel Adalet uygulamaları, “tümel Adalet” e yaslanır, dahası belki de, tümel Adalet’in kendisini oluşturur. Bugünün Adalet uygulaması yarın için; birine geçerli olan Adalet uygulaması bir başkası için icrâ edilemez kanaatindeyim. Ama her zaman ve herkes için geçerli olan, Adaletli yaşamın sürdürülmesi ilkesidir. Bunu hem kendisi için dilemeli, hem başkası için uygulamalıdır. Adalet, uygulayan kişinin farklı oluşlarından dolayı, zamana ve zemine göre farklılık arz eder. Bu demektir ki, âdil olan kişinin, zaman ve mekân dışı bir varoluşu yoktur. Adalet’in uygulanmasında geliştirilen tarz ve ölçütler kişiseldir ve kişisel olması hasebiyle görelidir. Aslında bu, dikkat edilirse, Adalet’in evrensel olması isteğine aykırı da düşmez. Bu demektir ki, aslında Adalet değil, âdil kişiler vardır. Âdil kişiler, Adalet’in mücessem hâlidir. Ve onlar, kendi zaman ve mekânlarında, kendi şart ve imkânları çerçevesinde, kendi şahsına ve muhataplarına karşı, kesinkes uygulaması gereken olmazsa olmaz bir ‘değer’in mümtaz mümessilleridir.

 

Evrensel Adalet anlayışı, bu açıdan pek de esprisi olmayan bir terim olarak hafızalarda kalacaktır. Zira karşılığı yoktur. Var olduğu sanılan karşılık ise gerçekte uygulamayı bizzat yürütenin kararından başkası değildir. Bu da, Adalet mekanizmasını eleştiriye ve sorgulamaya, kısacası muhakemeye açık bırakacaktır. Bu durum, Adalet’in eksik kalacağı anlayışını dile getiriyor olabilir. Eğer kastedilen, hayatın tümüyle eksikliği çerçevesinden hareketle söylenen bir söz ise bu eksiklik normal bulunabilir ve kabul edilebilir bir şey olarak bakılabilir. Zira tamamlanmamışlık, yaşamın sürekliliğine ve devinimin esaslılığına işarettir. Adalet uygulamaları neticesinde birilerinin bundan hoşnut olmaması ise, pek tabidir ki bu işin doğası gereği bu böyle olacaktır. Adalet işletilirken, birileri memnuniyet duyarken, birileri de elbette gocunacaktır. Bahsedilen eksiklik bu minvalde ise, bu da anlaşılır ve kabul edilir bir şeydir. Gerçi bunlara son tahlilde eksiklik denilmez ve bu durum bir eleştiri konusu yapılamaz. Nitekim sağlıklı toplumlarda ve kişilerarası ilişkilerde böylesi bir Adalet uygulanımından kimse rahatsız olmaz. Başkası için olduğu kadar, kendisi içinde Adalet gerekli olan ve başa gelince “çekilebilecek” olan bir uygulanımdır. Bundan müstenit olsa gerek, “şeriatın kestiği parmak acımaz” denilmiştir. Ancak burada eksiklikten kasıtla Adalet’in uygulanımların, her ne suretle olursa olsun, ideal Adalet’e ulaşılamayacağı ise, orada biraz durup düşünmek gerekir. Zira bu sözün karşılığı yoktur. İdeal olan gösterilemezse, mevcut uygulamaya bu çerçevede itiraz etmek, abesle iştigal etmekten başkası olamaz. Adalet, adil olanlarla ortaya çıkan bir mefhumdur. Ve tarih, adil insanlara, dolayısıyla Adalet’e şahittir. Bu, geçmiş için de böyledir, bugün için de. Adalet’in izâfîliğini iddia etmenin anlamı, işte tam da burada yatar. Adalet izâfîdir; ama bu, evrenseldeki / idealdeki beklentiye aykırı değildir. İdeal olan, uygulamaya konulandır. Evrensel olan, sürekli uygulanmasıdır. Yoksa evrensel ya da ideal Adalet anlayışı retorik olmaktan, en iyi ihtimalle de ütopya olmaktan öteye gitmez.

 

Ancak yasanın evrenselliğinin ve yasaya uygunluğun / uymaklığın standart kılındığı bu düşünce kanalının kanaatimce tek ve fakat son derece önemsenmesi gereken tehlikeli tarafı, doğayı, dolayısıyla yasayı sabit kılmaktan kaynaklanabilir. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin tek yolu, hareketi, dolayısıyla değişimi esas almaktan geçer. Dînî Adalet anlayışı olarak da addedilen bu düşüncede Adalet, egemen olan mutlak ve aşkın bir hüküm merciine bağlanmaya başlanır: Ahiret günü ve Tanrının mahkemesi. Bu inanç sisteminde ortaya çıkan Tanrının emirleri ve nehyleri ifadesi, Tanrı Hukuku’nu, dolayısıyla da İlahî Yasayı çağrıştırır.

Tanrının emrinin / hakkının / Adalet’inin aynı şeyi ifade etmesinin neticesi, Adalet ve adli olanın hak / hukuk ve yasa / yasal ile özdeşleşmesidir. Bunun böyle algılanması ve yaşatılması, pek tabi Tanrı telakkisiyle direkt ilgilidir. İsterseniz tersinden bir söylem geliştirebiliriz de: İnsanların böyle görmeleri ve yaşamaları, Tanrıyı da böyle algılama durumuna getirmişleridir. Ben, bu ikinci söylemi yeğ tutuyorum.

 

Adalet’in Temeli Merhamettir

 

Merhamet Adalet’in temel taşıdır ve dolayısıyla merhamet, gazabın her daim önüne geçer, geçmelidir. Merhametin güç karşısında öncelenmesi, merhametin başlı başına bir güç olduğundandır, aslında. Bu yüzden de harici bir güce gerek yoktur. Gücü esas almak, merhameti gölgelemeye sebebiyet verebilir. Dolayısıyla Adalet’i, bir kurallar manzumesine dönüştürebilir. Adalet, bu haliyle bir mekanizmaya dönüşünce de, merhametin de bir espirisi kalmaz. Güç elinde olduğu halde, zulmedenler bilindiği ve elinin altında olduğu halde, sığınanlara karşı merhamet göstermesi, Adalet’in bizzat kendisidir. Kötülüğün en büyük “kötülüğü”, karşısındakini kendisine benzetmesidir. Bu ise, bizim kitabımızda yazılan ve önerilen davranış modeli değildir. Kitabın öğrettiği Hikmet, rahmet kanatlarını olabildiğince açmaktır, velev ki güç kullanmak zorunda kalınsa da. İşte “vasat” lık budur, “Kıst” budur. Bu, gücü yadsımak değil, gücün nerede ve nasıl kullanılacağını idrak edebilmektir.

 

Merhamet, sanıldığı kadarıyla duygusallık değildir. Sıradan bir acıma hissi de değildir. Merhamet, sorunlar yumağı içinde ortaya çıkan azgın dürtüleri gemleyen, bilakis makul çözümlerin doğmasına sebebiyet veren bir erdemdir. Duygusallık içeren, merhamet değildir sadece; belki de asıl, güçtür. Merhametin maraz doğurması, merhametin kendisinden değil, merhametin işletim biçimindendir. Bu da, Adalet uygulamasındaki eksikliktendir. Yani, merhametin maraz doğurması, Adalet’in ertelenme isteği ya da Adalet’in eksik uygulama arzusundan kaynaklanır. Burada yapılan bir sapmanın merhamete fatura edilmesi, kabul edilebilir bir durum değildir. Kısas örneğimizden yola çıkarsak, ne idam, ne de fidye cezasının verilmemesidir maraz doğuran merhamet ki aslında bu, merhamet de değildir. Maraz doğuran şey, ne merhamettir, ne de Adalet. Adalet, vicdanları sızlatan değil, vicdanları rahatlatan bir erdem olduğu gibi; merhamet de, şerleri değil, hayırları açığa çıkaran bir erdemdir. Merhamet, ancak bir suiistimal söz konusu olduğunda maraz haline gelir. Ki o zaman olan şey, zaten merhamet değil, adı üzerinde suiistimaldir. Aslolan ve hayrolan güç, işte bunları açığa çıkaran erdemdir, bunları erteleyen ya da öteleyen değil. Eğer güç, bunları önemsemiyorsa, o, hayra yorulan bir güç olmayacaktır hiçbir zaman; lanetlenilen bir güçtür artık o, sevimsiz ve istemsiz. Asıl maraz olan, faydası ve dolayısıyla anlamı olmayan bir güçtür. Çünkü bu tür güç, müstagni kılar kişiyi ve dolayısıyla azgınlaştırır. Adalet adına türlü türlü zulümlerin doğmasına yol açar; tıpkı, merhamet adına doğan zulümler gibi.  Merhamet, gücü kontrol eden aslî bir erdemdir.

 

Bütün bunlar, aslında gücün hükümferma olduğu bir anlayışın / yaklaşımın neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve böylelikle Adalet, mülkün değil; güç, Adalet’in temelini oluşturmaktadır. Gücü esas alan bu zihniyet, Adalet’i ve buna bağlı kıldığı özgürlük ve eşitliği kendinde toplamayı, buna göre uygulamayı kendine şiar edinir. Hatta rahatça söylenebilir ki bu zihniyete göre Adalet, uygulanan bir değer değil, dağıtılan bir mal / mülk hükmündedir. Zira melik / malik odur. Bu, Tanrıya inanılsa da böyle tezahür eder, Tanrı inancı yadsınsa da böyle şekillenir.  Buradaki meliklik, melekutiyetten kopuk bir şekilde kendisini müstagni gören bir konum olarak arz ettiği müddetçe böyledir. Bu olumsuzluk, aslında Şeytan’ın Âdeme ve eşine yaklaşma ve onları ayartarak, onların ayaklarını kaydırtmada ortaya çıkan vesvesedir, ilka’dır: Melek ya da mülk sahibi olma isteği. Melek olunması anlamındaki okuyuş biçimi, ölümsüzlüğe ve sonsuz yaşam isteğine duyulan arzunun karşılığı olarak anlaşılmalı iken; mülk sahibi olma da, her şeyi elinde bulundurmanın ve her şeye sahip çıkmanın adı olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki İbrahim’e göklerin ve yerlerin melekûtunun gösterilmesinin amacı, onun yakinlerden olması içindi. Bu demektir ki, melek ya da melik olma sevdasının yanında asıl tercih edilmesi gereken ve bu uğurda yaşatılması gereken, melekût ehli olmak, kendini melekût içinde bulmaktır. Halbuki meliklik, kendini merkezde bulmayı gerekli kılarken melekut ehli olmak ise, merkezîleşmeyi sağlayan övülesi bir davranış biçimidir.

 

Güçlü olmak, tabi ki yadsınacak ve yerilecek bir konum değildir. Problem, gücü tekeline almak, gücü esas almaktır. Böyle olmanın en belirgin özelliği de, hiç kuşkusuz, kişinin kendi gücünü sorgulatmamasında ve kendi gücünü başkalarıyla bütünleştirmeyip paylaştırmamasında yatar. Bu istemsiz güç, Bütün’ü parçalamayı sağlayan bir iradedir.


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :