ABD Ekonomik Saldırıyla Neyi Amaçlıyor?

ABD Ekonomik Saldırıyla Neyi Amaçlıyor?

15 Temmuz darbe teşebbüsünün başarısızlıkla sonuçlanması, Amerika’nın bölgeye yönelik bütün planlarını alt üst etti. Darbe teşebbüsü başarılı olsaydı, Amerika, otuz yıldır destek verdiği PKK’nın öncülüğünde, üç devletin (Irak, Türkiye ve İran) toprakları üzerinde “Kürt Devleti” kurulmuş olacaktı. Amerika’nın bölgede kuracağı Kürt Devleti, kullanacağı terör örgütlerini eğit-donat-yetiştir işlevini görecek, operasyonların merkezi haline gelecekti. Bölge ülkeleri terör örgütleriyle mücadele ederken, İsrail geri plana itilmiş olacaktı. 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle Amerika, sadece önemli bir müttefikini kaybetmedi, otuz yıllık “Kürt Devleti” hayalini de ateşe attı. Darbe teşebbüsünde ağır bir yenilgiye uğrayan Amerika, yeni planlar hazırlıyor, amacına ulaşmak istiyor. Ağustos ayının başından itibaren döviz kurları, buna bağlı olarak faizler ve fiyatlar artmaya başladı. Muhalefet partileri bu durumu “hükümetin beceriksizliğine” bağlarken, hükümet de “ekonomik bir saldırıyla karşı karşıya olduklarını, Türkiye ekonomisinin bu saldırılara papuç bırakmayacak kadar sağlam olduğunu, kriz tartışmalarının sanal olduğunu” öne sürüyor. Harici bir müdahalenin varlığı tartışmasız ise de, döviz kurlarının bu kadar artması, ekonomi yönetiminde de sorun olduğunu gösteriyor. Mevcut durumu “ekonomi parametreleri” içinde değerlendirmeye kalkarsak, gözlerimizi gerçeklere kapatmış oluruz. Sorunu doğru teşhis edebilmenin yolu, büyük fotoğrafa bakmaktan geçiyor. Bunun için de, 15 Temmuzdan önce ve sonrasında maruz kaldığımız sistematik saldırılar ile ekonomik saldırı arasındaki ilişkiyi, dünya genelinde devam eden küresel ekonomik krizin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisini ele aldıktan sonra, Amerika’nın son saldırıyla neyi amaçladığını analiz etmeye çalışacağız.

15 Temmuza uzanan süreçte maruz kaldığımız operasyonlar

Amerika’nın (bazı Avrupa devletlerinin de desteğiyle), taşeron örgütü FETÖ eliyle, 17/25 Aralık tarihinden itibaren Tayyip Erdoğan’ı devirmek için bir dizi operasyonlar başlattığı hepimizin malumudur. 17/25 Aralıkta “yargı eliyle” hükümeti düşürmeye çalıştılar, başarılı olamayınca Başbakanı terör örgütlerine yardımla yargılatmak için (Hatay’da ve Adana’da) MİT Tırları operasyonunu devreye soktular. Bunda da başarılı olamayınca, taşeron terör örgütleri vasıtasıyla Türkiye’nin büyük kentlerinde bombalı terör eylemleri gerçekleştirdiler. Bundan da sonuç alamayınca, PKK eliyle ‘Hendek Operasyonu’nu uygulamaya koydular. Bunda da başarılı olamayınca, 15 Temmuz’da terör skalasının son halkası olan “askeri darbeyi” devreye soktular. Yüzde yüz kesin sonuç alacaklarını inandıkları darbe, halkın destansı direnişiyle püskürtüldü, başarılı olamadı. Eylemlerdeki sıralamaya bakıldığında, kadife eldivenden demir yumruğu kadar, dozu giderek artan eylemler zinciri olduğunu görüyoruz. Darbenin başarılı olamaması, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada yankı uyandırdı. Sivil halkın, tanka, topa, savaş uçaklarına, ağır silah ve teçhizata, profesyonel askerlere karşı galip geldiği, daha da önemlisi, “Amerika’nın her şeye kadir olmadığı” görüldü. Amerika’nın yenilgisine üzülenler, “Amerika’nın 15 Temmuz’da darbe değil iç savaş çıkarmak istediğini” öne sürdüler. Bunlara göre Amerika isteseydi darbe yapabilirdi, amacı darbe olmadığı için darbe başarısız oldu! 15 Temmuz darbe teşebbüsü davalarının içeriği, bu darbenin patronunun (dünyadaki diğer darbeler gibi) Amerika olduğunu, FETÖ’ yü taşeron olarak kullandığını, kusursuz bir plan hazırladığını, ama başarılı olamadığını göstermektedir. Darbeden sonraki operasyonlar, son ekonomik saldırı dahil, darbeyle kıyaslanamayacak kadar zayıf, “düşük profilli” saldırılardır.

15 Temmuz sonrası operasyonlar ve karşı ataklar

Amerika, yeni operasyonlarla 15 Temmuz darbe teşebbüsünde çizilen karizmasını tamir etmeye çalışırken, Türkiye bu saldırılara kayıtsız kalmadı. Darbe teşebbüsünden birkaç hafta sonra, Amerika’nın yenilmez armada olarak gördüğü IŞİD’ in kontrolünde bulunan El-Bab’ a operasyon yaparak burayı kontrol altına aldı. Türkiye, ordu içinde geniş kapsamlı bir temizlik yaparken, güney sınırlarındaki hareketliliğe karşı hazırlık yaptı. Darbe teşebbüsünün birinci yılının bitiminde (24 Ağustos 2017) sınır ötesi operasyonlarına Fırat Kalkanını ekledi. Birkaç ay sonra, Amerika’nın Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararını BM’ye taşıdı. Oylamaya katılan 172 ülkenin 128’i kabul oyu kullanırken 9 ülke ret, 35 çekimser oy kullandı. TIME dergisi, bu oylamada “Amerika’nın yalnızlığını” kapak yaptı. Amerika, Türkiye’nin bu atağına, ilk duruşması 27 Kasım 2017 tarihinde yapılan New York Mahkemesindeki “Zarrab/Hakan Atilla” davasıyla karşılık verdi. ABD dünya gündemine taşıdığı bu davayla güç gösterisinde bulunurken, Türkiye’nin güney sınırlarında terör örgütlerine olan desteğini artırdı. Türkiye buna da kayıtsız kalmadı. 2018 yılının Ocak ayında, Hatay il sınırına 40 km. mesafede bulunan Afrin’ de kontrolü sağlamak amacıyla harekete geçti. Suriye içindeki muhalefetin desteğiyle büyük bir başarı elde etti. Şehre girildikten sonra Afrin çevresinde bulunan kilometrelerce uzunluğunda bombalara dayanıklı beton tüneller, Türkiye’ye karşı yıllarca sürecek bir savaş hazırlığının yapıldığı ortaya çıktı. Türkiye, Milletlerarası hukuk literatürüne ABD’nin dâhil ettiği “önleyici saldırı” hakkına istinaden sınır ötesi operasyonlar yapmaya başladı.

Rahip Brunson üzerinden ekonomiye müdahale:

Bu yılın Ağustos ayında maruz kaldığımız ve halen devam etmekte olan ekonomik saldırıyı, “darbe teşebbüsünden önce ve sonra” maruz kaldığımız eylemlerle birlikte değerlendirmek gerekir. Amerika, darbe teşebbüsü” başarılı olamayınca, elindeki diğer imkânlarla, toplumun huzurunu bozmaya, kaos yaratmaya, sosyal patlama üreterek hükümeti düşürmeye çalışmaktadır. Amerika’nın, darbe teşebbüsünden sonraki eylemleri, silahlı bir kavgada, savaşta mermisi biten birinin, hasmına çatal, bıçak, tabak, bardak, fırlatmasına benzemektedir. Küresel sistemin patronu Amerika’nın birçok enstrümana sahip olduğunu biliyoruz. Bu enstrümanları devreye sokmak için (Irak’ın işgalinden önce, Irak’ın kimyasal silah ürettiği yalanı gibi) “bahaneler” üretmektedir. Türkiye’ye ekonomisine yönelik saldırı da, İzmir’de tutuklu Amerika vatandaşı rahip Brunson üzerine inşa edilmiştir.

Donald Trump’ın, 18 Temmuz 2018’de “Rahip Brunson’un serbest bırakılması, aksi takdirde neticelerine katlanacağı” sözleri döviz kurlarını etkilemiştir. ABD’nin Brunson gerekçesi, gerçeklerle örtüşmüyor. Zira papaz Brunson 2016 yılının Ekim ayında gözaltına alındı, sınır dışı edilecekken, gizli tanığın beyanları üzerine aynı yılın Aralık ayında tutuklandı. 2018 yılının Mart ayında da kamu davası açıldı. Papazın tutuklanmasından iki yıl sonra bu konunun gündeme getirilmesi, papazın bahane olduğunu gösteriyor. Dövize taleple birlikte, 21 Mart 2018 tarihine kadar 4 TL’nin altında seyreden Amerikan doları artmaya başladı. 1 Ağustos 2018 tarihinde 5 TL sınırını aştı. Trump’ın, Türkiye’nin ihraç ettiği çelik ve alüminyum ürünlerine yüzde 50 ek gümrük vergisi koyacakları açıklamasıyla, 13 Ağustos’ta 7,11 TL’ye kadar yükseldi. Hükümetin kur artışını önlemeye yönelik önlemleri etkili olsa da, dolar 6,00 TL’nin altına düşmedi. Döviz kurlarındaki artış bütün ekonomiyi etkiledi, enflasyon hedefini yüzde 25’e, MB faizlerini yüzde 24’e çıkardı. Ülke genelinde fiyatlar, yüzde 30-50 arttı. Bundan önce olduğu gibi, bunda da fırsatçılık yapanlar oldu ama ekonomideki kayıpların faturasını sadece bunlara kesmek yanlış olur.

Türkiye’ye karşı “topyekûn savaş”

AK Parti’nin, 17/25 Aralık 2013 tarihinde, FETÖ’ nün “yargı eliyle hükümeti düşürme” operasyonunun arkasında Amerika’nın olduğunu anlamaması imkânsızdır. Bu operasyonu başka operasyonlar takip etmiş, askeri darbe teşebbüsüyle noktalanmıştır. Defalarca dile getirdiğimiz üzere, küresel sistemin Türkiye’ye yönelik saldırıları, terör, güvenlik, hukuki, siyasi, askeri ve ekonomik olarak geniş kapsamlı bir paketten oluşmaktadır. Türkiye’ye yönelik saldırılarda, operasyonun niteliğine göre, yargı mensuplarını, siyasileri, medya ve medya mensuplarını, akademisyenleri, yüksek rütbeli askerleri, sendikaları, bazı STK’ları kullanmıştır. Türkiye’ye karşı lokal değil, topyekûn bir savaş yürütmektedir. Geçtiğimiz ay maruz kaldığımız ekonomik saldırı, “topyekûn savaşın” unsurlarından sadece biridir. 17-25 Aralıktan itibaren dozu giderek artan eylemler zinciriyle, devletin hedef alındığı ortaya çıktı. Hükümetin ekonomi kurmayları, ekonomik saldırıyı önceden tahmin etmeli, bunun hazırlıklarını yapmalıydı. Hazırlığımız olmadığı için, saldırı etkili oluyor, ekonomi hedeflerimiz şaşıyor. Bundan sonra önlem alınabilir mi? Elbette alınabilir. Ama bu saldırının Türkiye ekonomisine ciddi bir maliyeti olacaktır.

Küresel ekonomik kriz ve Türkiye ekonomisi:

ABD Başkanı Trump’ın tehditlerinden sonra Türkiye’deki döviz kurlarındaki artış ve kur artışına bağlı enflasyon ve fiyat artışlarını gündeme getirenler, her nedense, dünyadaki “küresel ekonomik krizi” göz ardı etmektedir. AB’nin ihraç tehdidine rağmen Yunanistan, AB’den almış olduğu kredi borçlarını ödeyemeyeceğini söylemiştir. İspanya, büyük bir borç batağı içindedir. İtalya, borçları ödeyemeyeceğini açıklamış, euro para biriminden çıkarılması dile getirilmektedir. AB’nin üç ayağından biri (İngiltere) AB’den ayrılmış, AB’nin dağılması tartışılmaktadır. Avrupa Birliğin yükü Almanya ve Fransa üzerine kalmıştır. Avrupa ülkeleri ve Amerika’nın da içinde bulunduğu küresel krizi merak edenler, küçük çaplı bir araştırma yaparak daha kapsamlı bilgilere ulaşabilir. Türkiye, bütün dünyada etkili olan bu krizden en az etkilenen ülkelerden biri olmuştur. Avrupa ve Amerika, “ekonomik saldırıya” maruz kalmadığı halde, ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıyadır. Küresel sistemin finans mekanizmaları, krizde olan ülkelere, milyarlarca dolar uzun vadeli krediler vermek suretiyle, bu ülkeleri, içinde bulundukları krizden kurtarmaya çalışırken, Türkiye’nin ekonomisine saldırılarak batırılmaya çalışılması hayli ilginçtir. Devletlerin birbirleriyle yoğun ekonomik ilişkileri dikkate alındığında, küresel bir krizin devletleri etkilememesi mümkün değildir. Ekonomisi daha sağlam olan ülkeler ekonomik krizden daha az, daha zayıf olanlar daha fazla etkilenmektedir. Türkiye, küresel ekonomik krizden en az etkilenen ülkelerden biri olmuştur. Güçlü para kaynaklarına sahip olan ülkeler devam eden yatırımlarını kısarken, Türkiye devasa projelerin sözleşmelerini imzalamıştır.

Bazı çevreler, ekonomide yaşanan olumsuzlukları, Türkiye’nin bugüne kadar yaşadığı “en büyük felaketlerden biri” gibi takdim etmektedirler. 2001 yılında MGK toplantısında, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığı fırlatmasıyla tetiklenen ekonomik krizi hatırlayalım. O gün 690.000 TL olan dolar kuru, bir günde 900.000 TL’ye fırlamış, biriki gün sonra 1.200.000 TL ye çıkmıştı. O krizde, 25 bin şirket kapanmış, yüz binden fazla kişi işsiz kalmıştı. Memur maaşlarını bile İMF’ den aldığı borçlarla ödeyebilen, Bolu tünelini 14 yılda bitiremeyen hükümetlerden söz ediyoruz. Tartışmanın odağında döviz kurları olduğu için, geçmiş yıllardaki döviz kurlarına bakalım. 1980 yılında 35 TL olan Amerikan doları 1989 yılında 2.399 TL’ye (33 kat), 2002 yılında ise 1.510.000 TL’ye (629 kat) yükselmiştir. 2002’den önce Amerikan doları, bir yılda yüzde 60-70 oranında artarken, AK Parti iktidara geldikten sonra 14 yılda yüzde 73 artmıştır. Paradan altı sıfır atan, faizi, enflasyonu düşüren, on altı yıllık dönemde gerçekleştirdiği, siyasi, hukuki, sağlık reformları, tamamladığı alt yapı hizmetleriyle Türkiye’nin çehresini değiştiren bir iktidarı “beceriksizlikle” itham etmek insafsızlık olur. İç siyasette, iki siyasinin tartışmasından kaynaklanan bir krizi değil, dünyanın “süper gücü” olarak kabul edilen, bir devlettin saldırısından söz ediyoruz. Bağımsız devletlerin topraklarını işgal eden, bombalayan, (hukuka aykırı yaptırımlarla) haraç toplayan çağımızın Deli Dumrul’u olan bir devlet! Böyle bir devletin saldırısına rağmen, Türkiye, piyasalarda, sanayide, pazarda olağanüstü bir durum yaşamamıştır. Ekonomi yönetimi, zayıf halkaları güçlendirirken, saldırının zararlarını minimize etmeye çalışıyor.

Amerika ekonomik saldırıyla neyi amaçlıyor?

Bir ülkeye karşı kullanabileceği “en ağır terör saldırısı” olan darbe yöntemine başvuran ve bunda başarılı olamayan Amerika’nın, normal şartlarda pes etmesi, yenilgiyi kabul etmesi beklenir. Ama Amerika’nın yakın tarihi incelendiğinde asla pes etmediğini, başarısızlıkla sonuçlanan planlarının yerine “yeni planları” devreye soktuğunu görüyoruz. Amerika böyle bir saldırıdan önce, bu saldırının sonuçlarını da etüd etmiş, tahmin etmiştir. Döviz kurlarına müdahale ile ekonomik bir türbülansa, yıkıma sebebiyet veremeyeceğini bilen Amerika, düşük profilli bu saldırıyla neyi amaçlıyor olabilir? Bu sorunun cevabını, Türkiye’deki muhalefet profiliyle birlikte düşünmek gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı sisteminin kabulüyle başlayan süreçte, (referandumda ve 24 Haziran seçimlerinde) seçmenlerin, iktidar blokunda (yüzde 52) ve muhalefet blokunda (yüzde 48) toplanması, Amerika’yı ümitlendirmiş olabilir. İktidara destek verenlerin yüzde 3’ünün karşı tarafa geçmesi, on altı yıllık AK Parti iktidarının sonu anlamına geliyor. 24 Haziran seçimlerinde 51 milyon seçmenin oy kullandığı dikkate alındığında, dengeleri tersine çevirecek yüzde 3 için 1,5 milyon oy gerekiyor. 7 Haziran seçimleri, AK Partiye verilen oyların kemikleşmiş olmadığını gösteriyor. Doğru dizayn edilen bloka AK Parti’nin küskünlerini de eklediğimizde, sonuç alınması muhtemel görünüyor. Peki, Amerika bu kadar uzun süre bekler mi? FETÖ’ nün serpilmesi, gelişmesi için tam kırk yıl bekleyen, AK Parti hükümetini düşürmek için onlarca operasyon düzenleyen bir devlet için 5 yıl çok kısa bir süre. Üstelik önümüzdeki yılın Mart ayında bu planı test etme imkânı da olacak. Yerel seçimlerde, muhalefetin oyları iktidarın oylarını geçerse, AK Parti’nin, dört yıl sonra yapılacak seçimlerde iktidardan düşmesi daha kolay olacak. Amerika, tankla, topla yapamadığını, demokratik yollarla, “sandıkla” yapmış olacak!

Döviz kurlarının artmasıyla, faiz, enflasyon, dolayısıyla mal ve hizmetlerin bedeli artacak, halkın “alım gücü” azalacak. Yaşam konforu düşen halkın bir kesimi AK Parti’den desteğini çekecektir. AK Parti de buna karşı önlem almaya çalışacaktır. Önümüzdeki yılın Mart ayında yapılacak yerel seçimler, sadece Amerika için değil AK Parti için de önemli bir “test niteliğinde” olacaktır. Yerel seçimlerde, muhalefetin en güçlü adayından bir oy fazla alanın seçimleri kazanması, AK Parti’nin en büyük kozu olacak. Amerika, önümüzdeki yerel seçimler için plan yapmışsa, bu plan kesinlikle ekonomiyle sınırlı olmayacak, müdahaleyi, (kadın, çocuk, eğitim, sağlık, din eğitimi) diğer alanlara da taşıyacaktır. AK Parti, yerel seçimlerde elindekileri kaybetmek istemiyorsa, doğru adaylara ilaveten, toplumun bütün kesimlerini memnun edecek projeler üretmelidir. Yerel seçimlerde halk, yerel yönetimlerin performansıyla birlikte hükümete de karne veriyor. Merkez partilerinin genel seçimlerde ve yerel seçimlerde aldıkları oylar, o partinin, ülke genelinde memnuniyetin ya da memnuniyetsizliğin toplamıdır. Partiye güven azaldığında destek de azalıyor. AK Parti, yerel seçimlerde Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerini kaybederse, bu sonuçlar genel seçimleri de etkiler. Hatta yerel seçimlerden sonra, yeni siyasi partiler kurulabilir, partiler arası transferler artabilir. Tekrar başlıktaki soruya dönecek olursak, Amerika, Türkiye’nin ekonomisine saldırıyla neyi amaçlıyor? Öncelikle, yerel seçimlerde AK Parti’nin kalelerini kaybetmesini, bir sonraki genel seçimlerde de (28 Şubat rotasından çıkan) AK Parti iktidarına son vermeyi amaçlıyor. Bunda başarılı olamazsa, Recep Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak istiyor. AK Parti’yi muhalefete düşürebilirse, 3 Kasım 2002’de ara verilen “28 Şubat filminin” kaldığı yerden devam etmesini istiyor…

Yorumlar

Site Yorum 0