Kriz Kader Değil! Kriz Kritiktir!

Kriz Kader Değil! Kriz Kritiktir!

Ülkemizin ve coğrafyamızın tarihi, krizler ve buhranlarla doludur. Ekonomik, sosyal, siyasal, manevi ve zihinsel krizler ve açmazlar, uzun tarihimiz boyunca hayatımızın her yanını sarmıştır. Krizlere mahkûm olarak yaşamayı kader olarak gören ve içselleştiren bir tutumun kurumsallaştığı görülmektedir. Derin kırılma anlarında “kriz kaderdir’’ şeklinde ifade edebileceğimiz formülle, krizden çıkabileceğimiz yanılsaması içine girebilmekteyiz. Krizin kaderle özdeşleştirilmesi çözüm değil, sorundur. Kriz durumları karşısında yeni bir bakış açısına ve paradigma değişikliğine ihtiyaç vardır. Krizden çıkışın yolu, krizi kritikle, yani eleştiri ile özdeşleştirmekten geçmektedir. Krizler karşısında “kriz, kritiktir” diyen sahici yeni bir zihniyete doğru varoluşsal, bilgisel ve değersel düzeyde yenilenmeye ve dirilmeye çalışmalıyız.

Ülkemizde, bölgemizde ve dünyada siyasal ve ekonomik kriz yaşanmaktadır. Krizin ekonomik alanda somutlaşmasından dolayı insanların cebi yandıkça canlarının acıdığı görülmektedir. Malı canın yongası olarak gören bir kültürde, ekonomik yoksullaşmanın bireysel ve toplumsal düzeyde hayatımızı sarsması kaçınılmazdır. Ekonomik ve siyasal krizin etkileri, günlük hayatımızda derinleşmesine rağmen, hayatımızda derin bir kritik halinin doğmasına yol açmamaktadır. Ekonomik ve siyasal kriz, açmazlarımızın ve çaresizliklerimizin daha fazla görünür olmasını sağlamasına rağmen, daha önce girdiğimiz çıkmaz sokakların tekrar çözüm olarak algılanması gibi bir illüzyonu gerçek sanmak gibi çaresiz ve verimsiz durumu hep yaşamaktayız.

Kriz hali, aslında gerçeklikle yüzleşme durumudur. Coğrafyamızda krizler, bizi insani durumumuzla ve gerçekliğimizle tamamen yüzleşmemizi sağlamak yerine, gerçeklikten kopmamıza ve kaçmamıza hizmet etmektedir. İnsani durumumuza dair kapsamlı ve çok boyutlu değerlendirmeler, düşünceler ve eleştiriler yapmadan, gerçeklikle yüzleşmek ve onu kavramak mümkün değildir. Bin dört yüz yıldır mensubu olduğumuz ümmetin, insani gerçekliği objektif olarak kavrama ve anlama sorunu bulunmaktadır. Gerçekliği kavramadığımız için, illüzyonlarla ve hayallerle dolu bir algılamayla dünya görüşümüzü oluşturmakta ve hayatlarımızı gerçek dışı kurgular etrafında inşa etmekteyiz. Dinimizi, siyasetimizi, ekonomimizi, felsefemizi, ahlakımızı ve bilimimizi artık yanılsamalar etrafında değil, gerçekler etrafında anlamalı ve tecrübe etmeliyiz.
Kriz durumu olduğunda kritiğin, yani eleştirinin doğal bir şekilde bulunması gerekmektedir. Krizin en doğal, verimli ve tatlı meyvesi kritiktir. Kriz olmasına rağmen krizi örtmek, yok saymak veya inkâr etmek, en tatlı meyve olan kritiğin yeşermesine, gelişmesine ve olgunlaşmasına engel olmak anlamına gelmektedir. Kritik yerine krizi kaderle özdeşleştirmek, krizin hayatımız üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurmasına yol açmaktadır. Sağlıklı olan krizin varlığını tanımak ve krizle birlikte kritiğin hayat bulmasına imkân tanımaktır. Kriz varsa kritik de var olmalıdır. Kader varsa kriz vardır şeklindeki bir anlayış, kader ve kritiğin inkârı anlamına geldiği gibi, krizin içinden çıkılmaz bir gerçeklik olarak hayatımızın her tarafını kuşatmasına yol açmaktadır.
Sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel, ahlaki, entelektüel ve manevi krizler, her açıdan kendimizde, toplumda, dünyada ve çevremizde olup bitenlerin yoğun bir şekilde farkında olmamızı gerektirmektedir. Krizi kritik edebilmek için duyan, düşünen ve dinleyen bir kalbe ve akla ihtiyaç vardır. Kalbi mühürlenmiş olan kimselerin, krizi duyacak kulakları, krizi söyleyecek dilleri ve krizi görecek gözleri yoktur. Kişinin krizin gerçek değil sadece bir illüzyon gördüğüne inandırılması, insana yapılan en tahrip edici ve yozlaştırıcı müdahale ve maruz bırakma biçimidir. Kriz konusunda yoğun bir şekilde farkındalık kazanmak, gaflete ve dalalete düşmemize engel olan tek yoldur. Bütün gaflet, dalalet ve çürüme durumları, karşılaşılan krizlerin farkında olmamaktan kaynaklanmaktadır.

Dinde, toplumda, bilimde, eğitimde, sanatta, felsefede veya ahlakta sürekli olarak kriz içinde olmaktan şikâyet ediyoruz. Dini hayatımız üzerinde vesayet kuran yapıların ve kişilerin uydurdukları hurafeleri, din yerine ikame edebiliyoruz. Eğitim sisteminin, çocuklarımızı ezberden ve nakilden kurtaramamasını sürekli olarak dile getiriyoruz. Bilimsel ve akademik kurumlarımızın dünya sıralamasının en gerilerinde olmasından üzülüyoruz. Yalanın ve hilenin işini bilmek olarak meşru görülmesini ahlaki çöküş olarak ifade ediyoruz. Eşe-dosta kamu kaynaklarını dağıtmanın normalleştirilmesinden şikâyetçi oluyoruz.
Ehliyet ve çalışma yerine özel ilişki ağları sayesinde kişilerin gemilerini yürüten kaptanlar olduğunu söylüyoruz. Eğitim, din, ahlak, ekonomi, siyaset, bilim, sanat, akademi ve diğer alanlarda karşılaştığımız krizlerin, aslında yeniden malik olma ve güç edinme hırsımızdan kaynaklandığını fark edemiyoruz. Üniversitelerde etkin olma, okulları kendi kontrolünde tutma, ekonomik kaynakları dar bir grup arasında dağıtmak, siyaseti muhteris kişilerin tekeline bırakmak, bilimi özerklikten arındırmak gibi tutum ve davranışlar, her alanda krizlerle karşılaşmamıza ve dibe vurmamıza yol açmaktadır. Yeniden temellük etmek amacıyla yapılan bir siyasetin, ekonominin, eğitimin, dinin, felsefenin, ahlakın veya zihniyetin bizi götüreceği güvenli bir yer yoktur. Yeniden sahip olmak anlayışı yerine yeniden üretmek yaklaşımını ve zihniyetini, bütün insani tecrübe alanlarımızın, başı, ortası ve sonu haline getirmeliyiz.

Kritiğe tabi tutulmayan bir kriz, çok rahatsız edicidir, verimsizdir ve yıkıcıdır. Kritiğin dışlandığı bir kriz hali, aslında tek tipleştirmeyi, baskıyı, sömürüyü ve zorbalığı beraberinde getirebilir. Kritik düşünce sayesinde kriz gibi hayati bir durum karşısında insani çoğulculuk, özgürlük ve üretim ortaya çıkabilir. Kriz, kritik düşünce sayesinde ortak insani emek, dayanışma ve yardımlaşma ile aşılabilir ve yeni bir durum oluşturulabilir. Kritik düşüncenin yokluğu halinde kriz, eski hal içinde debelenmeyi, tükenmeyi ve yok olmayı sonuç verebilir.

Hiç bir kriz, kutsal değildir. Bütün krizler, insani davranışların sonucu olarak insanların önüne gelebilirler. Krizleri oluşturan insanlar oldukları gibi, onları aşacak olanlar da insanlardır. Krizleri dini ve manevi gerekçelerle meşrulaştırmak, yüceltmek veya saptırmak, krizi ve kritiği inkâr anlamına gelmektedir. Krizleri kutsamadan kritik edebildiğimiz takdirde, insani durumumuzu kavrama ve fark etme imkânını elimizde tutabiliriz.

Doların yükselmesine endeksli ekonomik kriz etrafında yoğun tartışmalar yapılmaktadır. Cari açık, dış borç ve tüketim ekonomisinden kaynaklı bir ekonomik kriz sürecinin içinden geçmekteyiz. Herkes artan fiyatlardan, yoksullaşmadan, işsizliğin artmasından, ekonomik durgunluktan şikâyet etmektedir.

Ekonomik hayatta yaşanan son gelişmeler krizin hayatımızın her yanını etkilediği görülmektedir. Kriz hayatımızın her tarafında etkisini göstermesine rağmen, ortada olmayan şey kritiktir. Kriz halinde kritiğin olmaması, krizin daha da dal budak salmasına yol açmaktadır. Kriz olarak nitelenebilecek bir durumla karşılaşıldığında sorulacak en önemli soru, kritiğin nerede olduğu sorusudur.

Sosyal, siyasal, ekonomik, dinsel ve kültürel krizlerimiz, hayatımızda bir şeylerin yanlış gitmesinden ve çetin durumlarla başa çıkmakta başarısız olmamızdan kaynaklanmaktadır. İnsani durumumuzda yaşanan bir kriz halinin sorumluluğunu üstümüze alma olgunluğunu göstermeliyiz. Krizin yükünü kurguladığımız günah keçilerine yükleyerek, krizden çıkmamız mümkün değildir.

Ekonomimizi, ailemizi, inancımızı, kültürümüzü ve siyasetimizi iyi yönetememenin sonucu olarak krizler meydana gelmektedir. İyi ve verimli olmayan bir yönetişimin ürünü olarak yaşanan krizlere karşı kritik düşünce yeteneğimizi geliştirmeliyiz. Krizin varlığı sorundur. Krizin bizzat kendisinden bir çözüm çıkmamaktadır. Kriz karşısında çözüm, kritik düşüncenin oluşturulmasıdır. Krizin varlığı ve kritiğin yokluğu halinin bir arada olması durumunda, bunun dibe vurmaya doğru hızlıca yol alınması anlamına geldiği unutulmamalıdır.

Yorumlar

Site Yorum 0