Eğitimde Bir ‘Ziya’ Arayışı

Eğitimde Bir ‘Ziya’ Arayışı

Sözün bittiği yerdeyiz. Bu yüzden sözü itinalı ve de tasarruflu kullanmaya özen göstereceğim. ‘Milli Eğitim’ adının vurguladığı ‘milli’liğe pek yakın durmuyor. Öğretme ve eğitmenin içeriği bir yana, teknik ve uygulama biçimleri yerlilikten uzak. Türkiye 2005 yılından itibaren gelenekçi, ezberci ve öğretmen merkezli eğitim yapısından ‘Öğrenci Merkezli Eğitim’ modeline geçiş yaptı. Eğitim felsefesindeki bu değişiklik bir modeli hakkıyla uygulamaktan ziyade bir temenniyi dile getiriyordu. Geleneksel olanı kapı dışarı atmak o kadar kolay olmasa gerek. Toplumun gözeneklerine kadar sinmiş olan geleneksel tavır ve refleksleri yeni bir iddia ile ortadan kaldırmak kısa sürede gerçekleşebilecek bir şey değil. Yeniye adapte olmanın güçlüğü ise ayrı bir konudur. Olması gereken gelenekle modern usulleri birleştirip kaynaştırmaktır. Otoriteyi ve ezberi yeniden masaya yatırmak zorundayız mesela. Otoriter öğretmen öğrencisine ağız açtırmayan despot öğretmen demek midir her zaman? Varlığını kaba güçle değil; bilgi, örneklik ve prensipleriyle öğrencilerine kabul ettirmiş öğretmen için de otorite olumlu bir özelliğe dönüşebilir. Aynı şey ezber için de geçerlidir. Günümüz öğretim sisteminde birçok şeyin -dil öğrenmekten matematik formüllerine kadar- hafızaya dayandığını biliyoruz. Hafızanın güçlendirilmesi bellekte muhafaza edilenlerden bağımsız değildir. Ezber bilgiyi kullanıma hazır hale dönüştürmektir. Negatif ezbercilik dediğimiz şey apayrı bir şeydir. Taşıdığı bilginin içeriğini bilmiyor ve neye yaradığından haberi yoksa bir öğrencinin bu negatif ezberciliktir.
Bugün eğitim sistemimiz piyasa şartlarına endekslendiği için ne yazık ki düşünce mahsulatının toplum ve insan inşasına yönelik tarafı göz ardı edilmektedir. Test mantığı ile beş şıktan birine uyarlanmış bir zihin elbette kekeme bir zihindir. Eğitim sistemimiz zihni boşlukta salınan bireyler yetiştirmektedir. Bilmek, ontolojik bir aydınlanmanın vasıtası değil, mesleki sınavları aşma anahtarıdır. Bu sebepten şahsiyet oluşumu toplumumuzun hâlâ birinci sorunudur. Milli Eğitim, resmî ideolojiyi angajman ve empozeden kurtulup ‘şahsiyet’ inşasına yönelmelidir. Yegâne meselesi liseyi bitirip kafasına göre bir üniversite bitirmek olan bir gencin kendine, ailesine, topluma ve insanlığa katkısı ne kadar olabilir ki?
Kültür ve medeniyet en çok seslendirilip hayatımızda en az yer tutan kavramlar. Çocuklarımıza ve gençlerimize kendi yaşamsal birikimimizle ilgili verebileceğimiz ne var? Medeniyet unsurlarımızı müzelerde göstermenin ötesinde hayata katmış değiliz. Kültür ile turizmi ısrarla yan yana getirişimizden de anlaşılıyor ki kültür hâlâ memleketimizi gezecek turistlerin beslemesi durumunda. Kültür ve medeniyet adına dilimize yansıyan ciddiyet ne yazık ki hayata tesir etmiyor. Yeni kuşaklar yaşadıkları coğrafyayı doğru düzgün bilmeden kendi öz yurtlarında turist gibi yaşıyorlar. Haritada deniz görüp boğuluyorlar. Teori- pratik arasında gidip geliyorlar. Bağlılıkları yok, bağımlılıkları var. 13 yıllık zorunlu eğitim çocukları ve gençleri ailelerinden uzaklaştırmıştır. Ebeveynler çocuklarıyla müşterek vakit geçirmek için müsait zaman ve zemini bir türlü yakalayamamaktadırlar. Manzara bir tür ‘saldım çayıra, Mevla kayıra’ manzarasıdır.
Liseyi istemediği halde bitirmeye zorlanan genç mezun olduktan sonra istediği bir üniversiteyi kazanamadığında seçeneksiz bir boşluğa doğru sürüklenmektedir. Herhangi bir zanaat öğrenebileceği yaşları da kaçırdığı için kendini işe yaramaz ve değersiz hissetmekte. Birçok zanaat erbabı çırak ve kalfa bulmakta zorlanmaktadır. Dil öğrenimi konusu başlı başına bir sorundur. Zira öğreticilerin birçoğu da öğrendikleri dili esaslı olarak bilmemekte ve iyi bilmediği dili nasıl öğreteceği konusunda da tereddüt yaşamaktadır. Yabancı dil bütün zamanlı olarak hayatın içiresinde kendine kullanım alanı bulmalıdır. Kendi öz dilini bilmeyen öğrencilerin bir yabancı dili hiç bilemeyecekleri de hesaba katarak anadil çok iyi öğretilmelidir.
Din öğretimi için her zaman yeni bir paragraf açmak gerek. İdrak yerinde durmadığı için dini algılama da belli bir usule ihtiyaç hissettirmektedir. ‘Zorunlu Din Kültürü’ dersi dayatmacılıktan uzak, fayda unsurunu öğrenciye hissettirerek verilmeli. Memleketin dağlarını denizlerini öğretir gibi bir üslupla verilmelidir bu dersler. Din öğretimi ve özellikle seçmeli din derslerine gelince, bilgi yığınından ziyade bilinç ve duyarlık üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Bunun yolu model oluşturma, itinalı tümceyi seçme, kuşatıcı bir dil kullanma ve muhatabın gençlik heyecanlarını göz önünde bulundurmaktır. İmam Hatip Liseleri üzerine gereksiz ve kabak tadı veren güzellemeler yapmak yerine bu okulların niteliksel başarıları konusunda neler yapmak gerektiği üzerinde durulmalıdır. İmam Hatip- Normal Lise ikircimli yaklaşımı hoş durmamaktadır. İmam Hatip Liseleri orta ve lise süreçleri boyunca hiç olmazsa öğrencilerine bir altın bilezik gibi Arapçayı öğretmeye muvaffak olmalıdır. Meslek dersleri öğretmenleri her sabah yeniden kurulan dünyayla yüzleştirilmeli ve kendilerini bu minval üzere güncellemelerine fırsat tanınmalıdır.
Türkiye’de dershanelerin okulun yerini alması başlı başına bir krizdir. Yakın geçmişte yaşadığımız talihsizlikler buna şahittir. İnsan eğitmenin paraya dönük bir yüzü olmaması lazımdır. Aksi takdirde topluma insan yerine fabrikaya, atölyeye ve kuruma elaman yetiştirmiş olursunuz sadece. Liseler dershanelere ihtiyaç hissettirmeyecek nitelikte olmalı, şayet liseler bunu sağlayamıyorsa hiç tereddütsüz kapatılarak dershanelerle yola devam edilmelidir. ‘Temel Lise’ temelsiz bir lisedir. Palyatif bir tedbirdir. Dershanenin arka bahçesi sayılabilir. Dolayısıyla artık hayatımızdan çıkmalıdır.
Okul yöneticilerinin sınavla atanması aldatıcı sonuçlar vermektedir. Çünkü sınavlar çok isteyen kişiler arasında bilgisi daha az olanlar elenerek yapılmaktadır. Böylesi bir sorumluluğu çok istemenin psikolojisine ve künhüne inilmek lazımdır. Bunun bir kısmını idealizmle açıklayabiliriz belki, ama sonuca baktığımızda durumun tamamen böyle olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla okul idarecileri idareciliği çok isteyenler arasından değil, idareci olması çok istenen kişiler arasından seçilmelidir. Öğretmenlere kendi idarecilerini seçme imkânı verilmesi doğru olacaktır.
Eğitim ve öğretim iyi insan, şahsiyet sahibi bir toplum inşa etmek için oluşturulmuş çok yönlü bir gayretin adıdır. Sınav eğitim ve eğitilen düzeyini ölçmeye yarar. Bugün ne yazık ki sınavlar merkeze alınmış, eğitim öğretim sınavlara hizmet eden bir unsura dönüştürülmüştür. Sınav olmak için bir şeyler öğreniyor öğrenciler, bir şeyler öğrenmek için sınav olmuyorlar. Bu çok büyük bir tersliktir.
Yeni Milli Eğitim Bakanımız gelir gelmez bir ümit zerk etti içimize. Aynı kaygıları, aynı arzuları duyumsadığımızı fark ettik. Öğretmenin itibarının altını çizdi. Yazdıkları ve söyledikleriyle yeni bir heyecan oldu maarif ortamına. Sade vatandaşların bile gündemine oturdu. Sokaktaki adam da bir Bakanın eğitimle ilgili sözlerinden heyecanlanıp umutlanıyorsa bu sefer bir şeyler lafta kalmayacak ve sahiden olacak gibi geliyor sanki. Evet, evet bir ışık var, bir ‘ziya’ sınıfın penceresine kadar yansıyor.

Yorumlar

Site Yorum 0