Liselerde ”Zor”unlu Eğitim Meselesi

Liselerde ”Zor”unlu Eğitim Meselesi

Eğitim; genel olarak olumlu yönde istendik davranış değişikliği olarak tarif edilir. Bu davranış değişikliği bilişsel, duyusal ve motor davranışların bütününü kapsar. Türkiye’de artık eğitim denilince genellikle eğitim ve öğretimin ikisi de kastedilmektedir veya böyle anlaşılmaktadır.
İnsanın eğitim meselesi, bütün toplumlar tarafından tartışılmış ve eğitim değişik formlarda günümüze kadar gelmiştir. Her toplum kendi özel dinamikleri, örf, âdet ve kültürü çerçevesinde bu meseleye yaklaşmış ve bu konuda değişik çözümler üretmeye çalışmıştır. Okulsuz toplumu savunmaya kadar bu konudaki her tür arayış hâlâ devam etmektedir.
Dil, düşünce ve hayat arasındaki kuvvetli bağ sebebiyle öncelikle kavramlarımızı düzgün bir raya oturtmak durumundayız. Bir asır ve belki de 50 yıl önce (1915’te Çanakkale’de harp esnasında bir subay tarafından yazılan bir mektupta bile “Talim ve Terbiye” tabiri geçmekte idi.) eğitim ve öğretim gibi kavramlarımız yoktu. Peyami Safa’nın tabiriyle bunlar da birer uydurmacadır. Bunlar yerine “Talim ve Terbiye” tabirleri kullanılırdı. Gerçi halihazırda MEB bünyesinde “Talim ve Terbiye” adlı bir kurulumuz mevcuttur! Tabiatıyla sadece ‘kurul’ olarak. Zaman içinde öğretim, talime; eğitim, terbiyeye karşılık kullanılmaya başlanır oldu. ”Talim ve Terbiye” gitti, ”Eğitim ve Öğretim” geldi. “Talim ve Terbiye” kavramlarının sıralanışı bile esasen bir hakikate işaret ediyor gibidir. Başka bir deyişle, bu iki kavram gayet açık bir işaret sistemine sahiptir. Terbiyenin ne olduğunu “terbiyesiz” kelimesinden herkes anlamakta ve bilmektedir. Bu terbiyenin de esasen bir bilgiye/talime, dahası bir bilince dayalı olması gerektiği de “Talim ve Terbiye” nin bu kuruluş formunda saklıdır. Eğitim ve öğretim ile her şeyden önce bu sıralama, dolayısıyla bu bilinç bozulmuş oldu. Yerine yeni bir kelime koyulmak suretiyle katledilerek ortadan kaldırılmış olmakla birlikte, eğitimin bir “terbiye” işi olduğunu, terbiyenin ancak sağlam bir bilgi ve bilinçle ilgili olduğunu ve ancak bununla gerçekleşebileceğini de göz ardı etmiş bulunmaktayız.
Zorunlu eğitim(12+1=13 yıl), özellikle liselerde uygulanmakta olan zorunlu eğitim devam ettiği sürece Türkiye gündeminden hiç düşmeyecek bir mesele olarak önümüzde duracaktır. Zira bu mesele Türkiye’de yaşayan her insanı uzaktan veya yakından, az veya çok etkilemekte ve etkilemeye de devam edecektir.
Bu yazıda üzerinde duracağımız temel mesele, ülkemizdeki liselerde uygulanan zorunlu eğitim meselesidir. Zorunlu eğitimin; talep ve ilgi, zekâ ve kabiliyet bağlamında eğitimin tabiatı yanındaki iğretiliği ve olumsuz sonuçları üzerinde durmaya çalışacağız. Bunun yanında birkaç madde ile çözüm önerilerimizi sunmaya çalışacağız.
Eğitim, her ne kadar olumlu yönde istendik davranış değişikliği olarak tarif edilse de, kabul etmek gerekir ki, eğitimin öznesi de, nesnesi de insandır. Durum her ne kadar öyle olsa da, ortada interaktif bir ilişkinin olduğu açıktır. Öğretici özne, öğrenci nesne/özne konumundadır. Öğretici de öğrenmesi bakımından aynı zamanda nesnedir. Öğrencinin nesne olması, hamur gibi yoğrulup şekillenmesine; özne olması ise iradîliğine işarettir. Talebe kelimesi de esas itibariyle bu iradîliğe gönderme yapar.
Zorunluluk, tabiatı icabı içinde ”zor”u barındırır. Zor ise, yukarıda bahsettiğimiz öğrencinin iradîliği pozisyonuna (talebe) karşıt bir konumda yer alır. Eğitimdeki( eğitim=terbiye) istendik davranış değişikliği de çift kutupluluğu ifade eder. Yukarıda bahsedilen öğrencinin bundan uzun olmayan bir zamandaki ( ki bazı yerlerde hâlâ kullanılıyor) karşılığı olan talebe kelimesi de, talep eden/isteyen anlamıyla bu durumu ifade eder. ”Talebe” ve ”zor”unluluk taban tabana zıt iki kavramdır. Sadece öğreticinin istemesi yeterli bir durum olmayıp özellikle talebenin talep etmesi daha önemli bir paydaya sahiptir. Bu sebeple ”zor” ve ”eğitim” asla yan yana gelmeyecek, gelmemesi gereken iki kavramdır. Talep ve ilgi varsa eğitim vardır, zor ve dayatma varsa çalma, kandırma ve aldatma vardır. Talep olmadan talebe olunmaz. Talebe olunmadan eğitim olmaz. Nasıl ki talebe olunmadan normal bir eğitim bile olmuyor veya olmayacaksa, talebe olunmadan zorunlu eğitimden bahsetmek büsbütün abesle iştigal etmekten öte bir anlam ifade etmez.
11-12 yaşına kadar, 5 veya 8 yıl, her insanın asgari düzeyde okuma-yazmayı öğrenmesi, okuduğunu anlaması, sözlü ve yazılı olarak kendisini ifade etmeyi öğrenmesi temel insanî bir hak ve zorunluluktur. Buraya kadar eğitimin zorunlu olması anlaşılabilir ve hatta belki savunulabilir bir durumdur. Liselerin zorunlu olması, bahsettiğimiz iradîlik/talep meselesi ve belli bir yaşa erişmiş öğrencinin tercihinin de belirginleşmesiyle anlamını kaybetmektedir.
Türkiye’de mevcut sistem, öğrencinin bu irade/talep hakkını göz ardı ederek dünyadaki diğer örneklere öykünerek bir dayatmada bulunmaktadır. İsteyen istemeyen, ilgi duyan duymayan, merak duygusu olan olmayan herkese, lise bitimine kadar okumayı kanunî bir dayatmayla zorunlu kılmaktadır. Eğitimde öğrencinin talep hakkının/gücünün merkezde tutulmasının gerekliliği, zorunlu eğitimin yanlışlığı, anlamsızlığı ve gereksizliği konusunda en önemli veridir ve bu verinin dışında hiçbir şey olmasa bu bile yeterlidir.
Eğitimin birinci kısmını talep ve ilgi oluştururken, ikinci kısmını zekâ veya kabiliyet oluşturmaktadır. Zekâ ve kabiliyetlerin çeşitliliği teoride kabul edilip uygulamada es geçilerek, hayata atılıp çeşitli alanlarda istihdam edilmesi gereken ülkenin insan kaynağı, bu insan kaynağının zamanı, kabiliyet, zekâ, enerji ve umutları zorunlu eğitim canavarı ve anlayışı sebebiyle heba edilmektedir. Zorla okul sıralarında tutulan ve uyutulan her bir öğrencinin orada geçirdiği her bir saniye israftır, yazıktır. Hâliyle bu durum, bir şeyi yerinden etmek anlamıyla bir zulme de işaret etmektedir. Talep ve dayatma seçenekleri arasında kalan eğitimin dayatmadan yana terazisinin ağır basması bir zulme işaret olduğu gibi aynı zamanda eğitimin tabiatına yapılmış bir ihanettir.
Çocukluğumuzda köyümüzün yakınında krom cevheri çıkardı. Küçükken biz de köylüler ile birlikte gider krom çıkartır getirip satardık. Krom saf halde çıkmaz, posasıyla birlikte çıkar, bunu herkes bilmese de maden ocağında çalışan bütün işçiler çok iyi bilir. Fabrikada da iyice ayıklanır, ayıklandıktan sonra fırına sürülür. Bu basit ve anlaşılır bir işlemdir. Bu işlem, eğitim alanında geçmiş yıllarda herkes okullara ulaşamadığı için doğal yolla yapılıyordu. Oysa şimdi, neredeyse bütün köyler şehre taşındığından herkes okula rahatlıkla ulaşabilir durumdadır. Üstelik eğitim lise bitimine kadar da zorunludur.
Herkesin kolayca ulaşabildiği, üstüne üstlük dayatılan bir meta, değerini yitirir/yitirmiş, ayaklar altına alınır/alınmıştır. Üstelik herkesin okuması, kravatlı ve beyaz önlüklü olması; eşyanın, toplumun ve hayatın tabiatına da aykırıdır. Yüzde 3’lük dilime girmek için toplum adeta afyonlaştırılmış durumdadır. Özellikle insanların umutları avlanmaktadır. Bir toplumun öğretmen, doktor, mühendis, avukat, politikacı, ekonomist…(+-%3) ihtiyacı olduğu gibi; çiftçi, işçi, fırıncı, bakkal, berber, lokantacı…(+-%97) ihtiyacı da vardır. Bu anlamıyla her meslek karşıladığı ihtiyaç sebebiyle bir şerefe ve eğer varsa kutsallığa da sahiptir. Dolayısıyla toplumun bütün fertlerinin aynı çarkın dişlileri arasından geçmesine hiç gerek yoktur. Dahası bu gerçeğin insanlara açık ve yalın bir şekilde anlatılması yoluna ve çocukların talep ve ilgi, zekâ ve kabiliyetleri göz önünde bulundurulmak suretiyle bir gelecek planlamasına gidilmelidir.
İsteyen/istemeyen, merak eden/ etmeyen, kabiliyetli olan/olmayan herkes okuyor, okumak istiyor gibi görünüyor, zorlanıyor, kendini baskı altında hissediyor. Şimdilerde yukarda verdiğim örnekte olduğu gibi, krom cevheri, hem cevheri hem de posasıyla aynı torbaya konmakta, hâliyle ortaya kalitesiz bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Durum âdeta, yüzmesi gereken bir balığa zorla ağaca tırmandırma ameliyesi görünümündedir. Bu sebeple 2.2 milyon kişinin girdiği bir sınavda, 1,5 milyona yakın kişide garipsenmemesi ve şikayet edilmemesi gereken başarısız sonuçlar ortaya çıkmaktadır. İşin ironik yanı bir tarafa MEB de zorunlu eğitim uygulamasından rahatsız olmuş olmalı ki, 2018 Eylül ayı içerisinde yapılacak olan seminer çalışmaları içine John Taylor Gatto’nun kaleme aldığı ‘’Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı’’ adlı kitabın öğretmenlerce okunup tartışılmasını istemiştir.
Yukarıda vermiş olduğumuz cevher-posa örneği yanlış anlaşılmamalıdır. Bu bir geri/ileri zekâlı ayrımının yapılması önerisi değildir. Esasen “dil” gibi en kompleks bir bilgisayardan daha kompleks bir yapıya sahip olan bir sistemi öğrenen her insanın zekâsının- eğer zekâyı on birime ayırırsak- en az beş seviyesinden başladığı kanaatindeyim. Geri/ileri zekâlı meselesinin de sübjektif bir mesele olduğunu, olsa da 5-10. birimler arasında bir mesele olduğunu düşünüyorum. Esas mesele de burada başlıyor. Herkese asgari düzeyde de olsa verilecek bir “Talim ve Terbiye” den sonra talep ve ilgi, zekâ ve kabiliyete göre “seçme/ayıklama” yapılmalıdır. Liseler zorunlu olmaktan çıkarılmalı, hatta bazı öğrenciler direkt açık öğretime yönlendirilmelidir. Bazıları da hayat okuluna yönlendirilmelidir. Çünkü hayatta her mesleğe ihtiyaç vardır. Şeref ve onuruyla çalışıldığında yapılan her işin, icra edilen her mesleğin kıymetli ve anlamlı olduğu anlatılıp kabul edildiğinde mesele ortadan kalkacaktır. Öte taraftan zekâ ve kabiliyet çeşitliliği herkes tarafından kabul edilmesine rağmen ne hikmetse iş uygulamaya gelince unutulmaktadır. Ve mesele özellikle AB istatistiklerine havale edilince ortaya içinden çıkılmaz bir mesele ortaya çıkmaktadır.
Peki, mevcut durum nasıl bir manzara arz etmektedir? Açıkça söylemek gerekir ki, mevcut durum iç açıcı bir manzara arz etmemektedir. Esefle ifade etmek gerekir ki, her şehirde birkaç lise dışındaki liselerde eğitim ve öğretim yapıl/a/mamakta, okullarımızın çoğu açık ceza evi, öğretmenler de bu ceza evlerinin gardiyanları konumundadır. Özellikle Meslek Liselerinde durum önceki sınav sisteminin etkisiyle facianın ötesinde bir manzara arz etmektedir. Açık cezaevi ve gardiyan metaforu birebir gerçeği resmetmektedir. Her şey ”şeklen” yapılmaktadır. Ne yazık ki, bir kısım insan dışında bu durumdan pek kimse de şikâyet etmemektedir. Ne de olsa, hiç olmazsa çocuklar birkaç yıllığına okullarda misafir edilmektedir(!) Böylece aileler de çocuklarından birkaç yıl da olsa uzaklaşmış olmanın konforunu yaşamış olmaktadır.
Her şeyden evvel talep ve ilgi, zekâ ve kabiliyet aritmetik sayıların üstünlüğüne kurban edilmiştir. Çünkü eğitimin özellikle liselerin zorunluluğu öz olarak, lise mezunlarının sayısını artırma adına uygulanmaktadır. Böylece öğrenci lehine kolaylaştırılan sınıf geçme yönetmeliği ve disiplin yönetmeliğinin caydırıcılığının azaltılmasıyla, nicelik ve yaygınlık artmış, nitelik ve derinlik azalmıştır. Bu durum, okullarda ciddiyet ve saygıdan uzak, öğretmen otoritesinin yok edildiği bir ortamın doğmasına zemin hazırlamıştır.

O hâlde ne yapılmalıdır? Çözüm önerilerimi birkaç kısa maddeyle özetleyeceğim.
1. Her şeyden evvel gerçekçi ve ciddi olmak, sorunları halının altına süpürmekten ve ötelemekten vazgeçilmelidir. Liseler zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır. Çünkü eğitim her şeyden önce bir gönül, talep ve ilgi, zekâ ve kabiliyet meselesidir. ”Zor” ile hiçbir şekilde bağdaşmaz. Zorun gücü, burada işlevsizdir. Eğitimde zor varsa mutlaka aldatma söz konusudur.
2. 12-13 yaşındaki çocukların tercihi dikkate alınmalıdır. Okumak istemeyen çocukların görüşlerine saygı duyulmalı, bu tür çocuklar hem aileler hem de devlet tarafından algı düzeyinde olsa bile zorlanmamalıdır. Yapılacak her tür planlama ve uygulamada sahadaki öğretmenlerin görüşü mutlaka alınmalıdır. Zira hiçbir teorik bilgi saha tecrübesinin yerine geçmez/geçemez.
3. Ortaokuldan sonra, belirlenecek geniş tabanlı bir değerlendirme ölçeği sonucunda değerlendirmeyi geçemeyen öğrencilerin örgün eğitim ile ilişkileri kesilmeli ve bu öğrenciler açık öğretime yönlendirilmelidir. Çünkü hâlihazırda birçok öğrenci sadece diploma almak için okumaktadır. Diploma uğruna bu öğrenciler tarafından okuldaki eğitim ortamının sabote edilmesine izin verilmemelidir. Böylece okullar da diploma üretim merkezi olmaktan kurtarılmış olacaktır.
4. Örgün eğitimle ilişikleri kesilen bu öğrenciler hayata atılabilecekleri alanlara yönlendirilmeli, bu konuda devletin yönlendirici desteği devrede olmalıdır.
5. Eğitimin temeli talebe/zekâ ve kabiliyete dayandırılmalıdır. Yapılacak her tür planlamada nicelik değil, nitelik önemsenmelidir.
6. Meslek Liseleri ile ilgili özel çalışma yapılmalıdır. Meslek Liseleri eğitimin bel kemiği olarak kalacaksa mutlaka revize edilmelidir. Şöyle bir çözüm önerisinde bulunmak istiyorum:
a- Meslek Liseleri 5 yıl olmalıdır. Hatta ortaokulun ikinci yarısından sonra talebe, ilgi ve kabiliyete göre bu öğrenciler bu tür okullara yönlendirilmelidir. Gerekirse bu öğrencilerin ortaokulu bitirme şartı ortadan kaldırılmalıdır.
b- Sınav sistemiyle kısıtlı kontenjanlarla öğrenci alınmalıdır. (15-20 öğrenci)
c- Bölgelere ve ihtiyaca göre Meslek Liseleri çeşitlendirilmelidir. Turizm bölgelerinde, Turizm Meslek Liseleri, sanayi bölgelerinde Sanayi ve Teknoloji Meslek Liseleri, hayvancılık ve tarım bölgelerinde Hayvancılık ve Tarım Meslek Liseleri açılmalıdır. Böylece müthiş bir istihdam kaynağı oluşturmakla kalınmayacak, aynı zamanda Türkiye’de üretim konusunda ciddi risk altında olan tarım ve hayvancılık yeniden ihya edilmiş olacaktır.
d- Uygulamasız bir meslek eğitimi düşünülmeyeceği için mevcut meslek eğitimi tek kelimeyle iflas etmiştir. 2 yıl teori, 3 yıl iş merkezleri ile entegre olacak şekilde 08:00-17:00 arasında çalışma olmalıdır. Bu 3 yıllık çalışma, halihazırda mevcut haftadaki 3 günlük gevşek ve aldatmaya yönelik gayri ciddi stajyerlik uygulamasından ayrı olarak, ciddi ve sıkı denetimlerle uygulanmalıdır. Bu çalışmaların ücretleri devlet tarafından desteklenmelidir. Böylece en azından okuyanlar iş sahibi olacağını düşündüğü için motivasyon üst seviyede olacaktır. Aynı zamanda iş dünyasına eleman arzı ve maddi destek sağlanmış olacaktır.

Yorumlar

Site Yorum 0