YENİ TÜRKİYE’NİN EĞİTİM VİZYONU

YENİ TÜRKİYE’NİN EĞİTİM VİZYONU

“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder”
Turgut Cansever

Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine geçilmesiyle birlikte Türkiye’de yönetim sisteminde olduğu gibi eğitim sisteminde de kaçınılmaz olarak bir değişim yaşanması gerekmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı’na eğitim bilimci Prof. Dr. Ziya Selçuk’un atanması ile kamuoyunda değişim beklentisi artmış ve bu konuda üst düzey devlet yönetiminin de aynı iradeye sahip olduğu şeklinde gündem oluşmaya başlamıştır.
Öncelikle söylemek gerekir ki dünyada eğitim sorunlarını çözmüş hiçbir ülke yoktur. Bütün ülkeler eğitim sorunlarıyla uğraşmakta, farklı yöntem ve uygulamalarla mevcut sorunlarının üstesinden gelmeye çalışmaktadır. Avrupa, Amerika, Uzak Doğu ve İskandinav Ülkeleri gibi uluslararası sınavlarda en üst sıralarda yer alan ülkelerin sürekli değişim ve yenilenme içerisinde ortaya çıkan sorunları çözme çabası içerisinde olduklarını söylemek abartı olmayacaktır. İhtiyaçların, beklentilerin, rekabetin, mücadelenin ve sürekli yeni durumların ortaya çıktığı bir dünyada eğitimin bunun dışında kalmasını beklemek gerçekçi değildir ve eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir adım daha ileri gidildiğinde bu değişimlerin eğitimle ve eğitim kurumlarıyla uyum içerisinde ve eş zamanlı gerçekleştirilmesinin bir zorunluluk olduğunu söylemek mümkündür. Teknoloji sürekli değişmekte, yiyecek ve giyecek stilleri, şehirler ve köyler, yollar ve köprüler, tabiat sürekli bir yenilenme içerisinde değişmekte, kitap okuma ve iletişim biçimleri, anne-baba-çocuk etkileşimi, evlenme usul ve esasları, kısaca insana dair her şey sürekli bir değişim ve yenilenme içerisinde… Ve bu durum bu zamana has bir olgu da değildir. Belki bu yüzyıla has olan durum çok hızlı yaşanan ve tüketilen bir değişim dalgası ile daha profesyonel, operasyonel, yönlendirici, oryantalist bir değişim gücünün var olmasıdır. Bu nedenle en temel insani eylemlerin başında gelen eğitim sistemlerinin de bu değişimden nasibini alması gerekmekte, hatta sürekli arkadan gelen, statükocu ve muhafazakâr bir değişime direnç refleksi yerine değişimi öngörebilen, yönetebilen, toplumsal uyumu kolaylaştıran bir eğitim anlayışının olması, dünya ve gelişmiş ülke gerçekleri düşünüldüğünde kaçınılmaz bir durumdur. Bu nedenle bugün bilimde, teknolojide, eğitimde ileri ve gelişmiş ülkelerin daha fazla sorunla karşılaştıklarını ancak sorun çözme kapasiteleri yüksek ve esnek olduğu için toplumsal bir krize dönüşmeden bu sorunların üstesinden gelebildiklerini söylemek mümkündür. Bu hızı, değişimi ve esnekliği eğitim sistemlerinin sağladığını, ‘öngörülen insanı’ eğitim sistemlerinin yetiştirdiğini vurgulamak gerekmektedir.

AK PARTİ DÖNEMİNDE YAPILANLAR
Türkiye 1990’lı yıllardan ve özellikle 2000’li yıllardan sonra birçok alanda olduğu gibi eğitim alanında da hızlı bir değişim içerisine girmiş, kutsal bir tabu gibi görünen birçok eğitim anlayışında ve uygulamasında değişim yaşanmıştır. AK Parti iktidarı ile birlikte öğretim programları, okul kademeleri, teknoloji, e-okul, öğretmen atamaları, okullaşma oranları, yeni üniversitelerin kurulması, okulların fiziki ve teknik donanımı, eğitime ayrılan bütçe gibi alanlarda oldukça önemli adımların atıldığını ve değişimin gerçekleştirildiğini söylemek mümkündür. Bütün problemlerine ve eksik yönlerine rağmen eğitim alanında son 15 yılda atılan adımların ve gelinen mesafenin Türkiye’nin kuruluşundan 2000’li yıllara kadar yapılanlardan daha fazla ve önemli olduğunu ifade etmek mümkündür. Sadece okullaşma oranları, öğretmen sayıları, bina ve teknoloji olanakları, eğitime ayrılan bütçe gibi konularda atılan adımlar düşünüldüğünde bile önceki dönemlerin toplamından daha fazla bir gelişim ve değişim yaşandığı görülmektedir. Bütün bu gelinen mesafelerde iktidar partisinin çabaları ile birlikte insanların beklenti ve anlayışlarında yaşanan değişimin de katkısı bulunmaktadır.
Son 15 yılda sisteme dâhil olan öğretmen sayısı 400 binden 900 binin üzerine çıkmış, bütün memurlar içerisinde son yıllarda en fazla istihdam sağlanan ve sayı olarak en büyük grubu öğretmenler oluşturmuştur. Okul ve derslik sayılarında yaşanan artış önceki yıllara nazaran oldukça fazla ve gelişmiş ülkelerdeki düzeye yaklaşmış, 40 ile 50 dolayında olan derslik başına düşen öğrenci sayıları 30’un altına düşmüştür. Bina sayıları, okullarda teknoloji kullanımı, projeksiyon ve akıllı tahtalarla derslerin teknoloji eksenli işlenmesi yüksek öğretim kurumlarındaki artış gibi konular önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde niceliksel olarak artmış, okul öncesi dönemden başlamak üzere üniversite ve lisans üstü düzeyde okullaşma oranları yüzde yüzü aşan oranlara ulaşmıştır.
E-Okul sistemi gerçek anlamda teknolojik bir devrim niteliğinde, öğrenciler kendileri ve okullarıyla ilgili birçok işlemi bu sistem üzerinden yapabilmektedirler.

AK PARTİ DÖNEMİNDE YAPIL(A)MAYANLAR
Niceliksel olarak yapılanlar belirtildikten sonra niteliksel olarak yapılamayanlar veya yeterince önemsenmeyen asıl sistemin kilit unsurları bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Sayısal artışlar, teknolojik gelişmeler, fiziki ve donanımsal unsurlar, öğrenci ve öğretmen sayılarındaki yükselmeler, eğitime ayrılan daha fazla bütçe gibi sosyolojide maddi kültür öğeleri olarak tanımlanan hususlar özellikle 2000’li yıllardan sonra eğitim denince akla gelen ilk atılımlar olmuştur. Ancak manevi kültür öğeleri olarak tanımlanabilecek niteliksel hususların maddi ve niceliksel boyutların oldukça gerisinde kaldığı ve üst düzey eğitim yöneticileri ile politika yapıcıların pek de gündeminde olmadığı yaşanan gelişmelerden anlaşılmaktadır. Manevi kültür öğeleri ile desteklenmeyen maddi kültür öğelerinin kısa vadede gelişme gibi görünmesine rağmen uzun vadede hiçbir işe yaramayacağı ve yapılan yatırımlar ile harcanan para ve emeğin boşa gitmesine neden olacağı maalesef bu süreçte pek dikkate alınmamaktadır. Merhum mimar ve düşünür Turgut Cansever’in “Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder” sözü tam da bu hususu özetlemektedir. Sosyolojik ve psikolojik tahlil yapılmadan tek başına fiziki ve donanımsal gelişmeler kadük kalmaya mahkûmdur ve bugün eğitimin niteliği söz konusu olduğunda karşımıza çıkan olumsuz tablo da bunu yansıtmaktadır. Yeni atanan bakanın ilk demeçlerinde üç yıllık bir plan hazırlayabilmek için iki ay süre istemesi ve öncelikle kendilerinin çalışması gerektiğinin altını çizmesi olumlu bir adım olmakla birlikte üst düzey eğitim bürokrasi ile ilgili yapılan atamalar ve YÖK ile ilişkilerdeki uyumsuz tablo kamuoyundaki olumlu beklentinin azalmasına neden olmaktadır.
Eğitimin niteliğini arttırmaya yönelik dikkate alınması gereken manevi kültür öğeleri daha çok nitelik üzerinde yoğunlaşmayı, niceliğe ayrılan kaynak ve çaba kadar eğitimcilerin niteliğine zaman ayırmayı, öğrencilerin daha iyi öğrenebilmeleri için sistemin işlemeyen noktalarına odaklanmayı ve sistemin yönetilmesinde karar alıcı konumda olan yöneticilerin liyakat ve ehliyet kriterleri doğrultusunda seçimi ve yetiştirilmelerini kapsamaktadır.
Manevi kültür öğeleri denilen nitelik üzerine yoğunlaşmak uzun vadeli bir plan ve program gerektirdiği, politikacıların pek de sabredemeyeceği şekilde uzun yıllar sonra yararları ortaya çıkacağı için zor ve zahmetli bir süreçtir. Ancak bugün karşılaşılan eğitim sorunlarının temelinde nicelik yerine niteliksel hususların olduğu bütün eğitimcilerce ve gayet isabetli bir şekilde yeni atanan Milli Eğitim Bakanının da üzerinde durduğu bir konudur.
Konuyu daha da netleştirme adına eğitimle ilgili atılan bu kadar önemli adıma ve değişime karşın, atanan bu kadar öğretmene, harcanan kaynağa ve okullaşma oranlarındaki artışa rağmen eğitimle ilgili sorunlar ve şikâyetler niçin azalmak yerine daha artmakta ve karmaşıklaşmaktadır?
Uluslararası sınavlarda anlama ve yorumlama becerisi niçin en düşük alanların başında gelmektedir? Lise mezunu olan gençlerin çoğunluğu niçin en temel matematik ve okuduğunu anlama becerilerinden yoksun olarak mezun olmaktadır?
Son yıllarda yapılan KPSS sınavlarındaki öğretmen adaylarının kendi alanlarındaki sorulara verdikleri cevaplar ile lise mezunlarının girdiği YGS / LYS / YKS türü sınavlarda ortalama net sayısının yüzde 20’ler düzeyinde kalması nasıl açıklanabilir? Sıfır çeken 41 bin aday ile barajın altında kalan 500 bine yakın aday liselerde nasıl bir eğitim almışlardır? Bu sonuç sadece birkaç bürokratın sorumluluğu mudur? Eğitime ve okullara yönelik güven niçin her geçen gün azalmaktadır? Niceliksel ve ekonomik olarak yapılan bunca yatırıma rağmen okullarda şiddetin artmasının sebepleri nelerdir? Kültürel ve milli değerlerin yeni nesillere aktarılamaması ve günümüz insanı için güncelleştirilememesi ile ilgili eğitim kurumları neler planlamaktadır? Öğretim programlarında sürekli güncelleme ve yenileme yapılmasına karşın 1900’lü yılların paradigması olan davranışçılık akımı niçin uygulamada egemenliğini sürdürmektedir? 2000’li yıllardan itibaren yapılandırmacılık anlayışı teorik olarak benimsenmesine karşın niçin uygulamada bunun etkileri görülememektedir?
Sıraladığımız bu soruları sadece muhalif eleştirisi veya dedikodusu olarak değerlendirmek mümkün olsaydı Sayın Cumhurbaşkanı’nın en başarısız olunan alanlardan biri olarak eğitimi göstermemesi gerekirdi. Bu gerçeğin en üst düzeyde dile getirilmesi önemli bir adımdır ve yeni yönetim anlayışında buna yönelik düzenlemeleri ve adımları ümitle beklemek gerekmektedir.
EĞİTİMDE PARADİGMA DEĞİŞİMİ
AK Parti iktidarı döneminde görev yapan altı Milli Eğitim Bakanının sistemi değiştirmeye yönelik demeçlerinin ve bu yolda atılan bazı yapısal adımların niceliksel ve istatistiksel artıştan öte bir anlam ifade etmemesinin en önemli sebebi paradigma değişimine yönelik bir nitelikten yoksun olmasıdır. Sistem bütünlüğü içerisinde ve derinlikli bir ihtiyaç analizine dayanmadan atılan adımlar niceliksel artışı gerçekleştirmiş ancak günümüz insanına bakış açısı kazandıracak perspektiften uzak kalmıştır. Eğitim sisteminin temel problemi okullaşma oranları, bina ve derslik sayıları, teknolojik donanım eksikliği ve öğretmen sayıları değildir. Bunlar sadece buzdağının görünen kısmıdır ve son yıllarda bu gibi problemlerin önemli bir kısmı çözüme kavuşturulduğu halde “insan yetiştirme düzenine” ilişkin şikâyet ve sorunlar gittikçe artmakta, yeni nesillere ilgili hoşnutsuzluklar her geçen gün daha fazla dile getirilmekte ve bu sorunlar haklı olarak eğitimle ilişkilendirilmektedir. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte benimsenen pozitivist, merkeziyetçi, tek tipçi, seküler, batıcı ve toplumdan destek almayan eğitim anlayışı statükocu bir zihniyetle hala etkinliğini sürdürmektedir. Devlet yönetiminde yeni sistemle birlikte büyük bir dönüşüm yaşanmasına karşın eğitim paradigması, diğer bir ifade ile insan yetiştirme düzeni ilk günkü felsefesini ısrarla devam ettirmek istemektedir. Somutlaştırmak gerekirse sosyoloji, psikoloji, felsefe, antropoloji, eğitim bilimleri gibi sosyal bilimlerin bakış açısı hala pozitivizmin gölgesinde kalmakta; teknoloji, fiziki donanımlar, istatistiki artışlar gibi gözle görünen niceliksel gelişmeler temel başarı ölçütü kabul edilmektedir. Buna bağlı olarak hayvan davranışlarının incelenmesi sonucu geliştirilen uyarıcı, tepki, pekiştireç, ödül, ceza gibi davranışçılık akımının en temel kavramları öğretmenlerin başlıca enstrümanı olmaya devam etmektedir. Anlayış değişimi felsefi bir paradigma değişimine dayanmadığı için teoride yapılandırmacı, uygulamada çok büyük oranda elemeye, seçmeye, sınava, niceliğe, teknolojiye, fiziki mekana ve istatistiğe dayalı bir davranışçılık hüküm sürmektedir. Davranışçılığın dayandığı felsefi paradigma ise pozitivizmdir. 18. Yüzyıldan itibaren Batı’da kilisenin ve krallıkların baskıya, istismara ve sömürüye dayalı yönetimlerine karşı toplumsal öfkenin patlaması sonucu ortaya çıkan ‘aydınlanma hareketi’ bir daha Ortaçağ yaşanmaması için deneye ve ispata dayalı bir bilimselliği benimsemiştir. Temelde kilisenin temsil ettiği sömürüye dayalı Hıristiyan dini düşüncesine karşı aklın aydınlanması ve özgürleşmesi olarak sembolize edilen ‘aydınlanma’ fikri Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali gibi süreçlerle birlikte değerlendirildiğinde yeni bir dünya görüşü olarak İtalya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler merkez olmak üzere bütün dünyada hakim paradigma haline gelmiştir. Buna göre somut olgu, deneysel sonuçlar, maddi unsurlar gibi elle tutulabilen, gözle görülebilen, üzerinde deney yapılabilen bir bilimsel anlayışın dışında bir gerçeklik yoktur. Bilim demek, daha doğrusu pozitif bilim demek daha çok fizik, kimya, biyoloji gibi fen alanları ile mühendislik ve sağlık bilimleri bölümlerinden oluşmaktadır. Bunun haricindeki alanlar metafizik olarak nitelendirilerek bilim dışı ilan edilmiş, tarihinde engizisyon, aforoz, papazlar eliyle günah bağışlama ve cennetten arsa satma gibi Hıristiyanlık dinine olan öfkeden yola çıkılarak inanç sistemleri toplum dışına itilmiş ve vicdanlara hapsedilmiştir. Sadece ve sadece akla ve deneye dayalı bir dünya görüşü olarak pozitivist paradigma bütün dünyada ve sosyal alanlarda egemen olmaya başlamıştır. Aydınlanan birey bütün prangaları kırarak her alanda sınırsız bir özgürleşme, üretim, mücadele ve güç savaşı içerisine girecektir. İlahiyat, sosyoloji, felsefe, psikoloji, antropoloji gibi soyut gerçeklikler üzerine inşa edilen, insanın düşünsel ve manevi boyutuna hitap eden, insanoğlunun vahşi tabiatı ile bitmez tükenmez arzularını frenleyerek terbiye etmeyi amaçlayan sosyal bilimler alanları ihmal edilmiş veya pozitivist bakış açısına kurban edilerek onun indirgemeci yöntemleriyle bireyselliğe ve vicdanlara hapsedilmiştir. Tamamıyla maddi gerçekliğe ve somut olgulara dayalı “bilimsel” bir dünya kurgulanmıştır. Buna göre laboratuvar ortamında üzerinde deney yapılabilen, ispat edilebilen, sayısallaştırılabilen, somut olarak üretilebilen ve tüketilebilen olgular bilimsel kabul edilmiş ve bu gerçeklik üzerine bir insan, toplum ve dünya tasavvuru inşa edilmiştir. Okulların ve sınıfların fiziki ve teknolojik tasarımı, elemeye ve seçmeye dayalı sınav sistemleri ve soru tipleri, öğretmen yetiştirme sistemi ve sınıf içi öğretim süreçleri, okulların yönetimi ve denetimi ilgili süreçler büyük oranda pozitivist paradigma ve davranışçılık yaklaşımı etkisinde şekillenmektedir. 2000’li yıllardan itibaren eğitim sisteminin davranışçılık yaklaşımını terk ettiği teorik düzeyde ilan edilse bile eğitim sisteminin yapısı ve uygulamaları büyük oranda pozitivist ve davranışçı olarak devam etmektedir.
Yaklaşık bir asırlık bir pozitivist ve davranışçı deneyim artık alışkanlığa dönüşmüş, kimi zaman örtük çoğu zaman da açık olarak etkililiğini sürdürmektedir. Eğitim politikalarını belirleyen ve yöneten bürokratların çoğunluğunun pozitivist ve davranışçı bir yaklaşımla meseleleri ele aldıkları görülmektedir. Öğretmenlerin büyük çoğunluğu bunun bir devamı olarak okullarda aynı anlayışla ve yöntemle öğretim yapmaya devam etmekte, eğitim yöneticilerinin büyük çoğunluğu da benzer yaklaşımla okulları ve kurumları yönetmeye çalışmaktadır. Sosyal bilimlerde ve eğitim bilimlerinde pozitivist paradigma ve dolayısıyla davranışçı yaklaşımla hesaplaşmadan, bugüne kadar eğitim ortamlarında ve insanlar üzerindeki tahribatları tartışılmadan atılacak her adım son yıllardakiler gibi kadük kalmaya mahkumdur.
Öğretmen, öğrenci, yönetici, aileler, toplum ve devlet arasında şu an geçerli olan mekanik, denetleyici, ast-üst pozisyonu, yargılayıcı ve hesap sorucu iletişim biçimi eski anlayışların bir ürünü olarak devam etmektedir. Bütün bunlar makine özellikleri ve hayvan davranışları özelinde tasarlanmış pozitivist ve davranışçı uygulamalar olarak eğitim ortamlarına egemen durumdadırlar. Bu bölümün giriş kısmında sözü edilen eğitim sisteminin pozitivist, merkeziyetçi, tek tipçi, seküler, batıcı ve toplumdan destek almayan özelliklerine yönelik eleştirilerin temelinde pozitivizm yer aldığı için diğer sorunlar buna bağlı olarak ortaya çıkan sorunlardır. Pozitivist ve davranışçı bakış açısının tüm ilke, yöntem ve uygulamaları ile eğitim-öğretim sistemindeki yeri sorgulandığı ve kendi makul sınırlarına çekildiği takdirde diğer problemlerinde de zaman içerisinde ortadan kalkacağını söylemek mümkündür.
Sonuç olarak 1900’lü yıllardaki dünya şartlarında fen bilimlerini temel alan mekanik ve makine merkezli pozitivist paradigma ile aynı dönemde hayvan davranışlarını üzerine yapılan çalışmalardan yola çıkarak insanı anlamaya çalışan davranışçılık akımının 2018 yılının Türkiye’sinde hâlâ egemen bakış açısı olduğuna yönelik bir metin yazmak bile rahatsız edicidir. Sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve kültür-bilim çalışmalarının henüz yeterince gelişmediği veya önemsenmediği bir dönemde, makine çalışma sistemi ile hayvan davranışları üzerinden yola çıkarak sosyal bilimleri ve eğitim sistemini anlamaya ve kurgulamaya çalışmak insan onuruna uygun değildir. Benzer şekilde 1920’lerin dünyasında 13 milyon nüfuslu ülke şartlarında benimsenmiş paradigma ve bakış açılarının 100 yıl sonra bile kutsal ilke ve yaklaşım gibi devam ettirilmesi ve etkili olması hayatın olağan akışına aykırı bir durumdur.
Muasırlaşma, çağdaşlaşma, modernleşme, medenileşme ve garplılaşma adına örnek alınan Batılıların bile 1950’lerden sonra terk ettiği paradigma ve yaklaşımların “Batılılaşma” adına Türkiye insanına layık görmeye çalışmak ülkeye ve millete ihanet ile eş anlamlı değerlendirilmesi gereken bir suçtur. Ülke insanının bilinçli olarak cahil bırakılması, düşünmemesi, eleştirmemesi için hayvan davranışlarını anlamak için geliştirilen davranışçılığı hâlâ egemen bir anlayış olarak devam ettirmek eğitim sisteminin en önemli problemidir. Davranışçılık ve bunun felsefi paradigması olan pozitivizm ile hesaplaşılmadan atılacak adımların ve yapılacak değişimlerin uzun ömürlü olması mümkün değildir. Son yirmi yılda eğitimle ilgili yapılanlar bundan ibarettir. Eğitim sisteminin problemleri önemli yapısal reformları içerecek şekilde sistem bütünlüğü içerisinde tasarlanmalı ve uygulanmalıdır. Yeni Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’tan en önemli ve öncelikli beklenti sistemi güncelleyecek paradigma ve anlayış değişikliği konusunda adım atmaktır. Bu adım reform niteliğinde ve bütün sistemi kapsayacak şekilde olacağı için Sayın Bakan’ın Sayın Cumhurbaşkanı’nı eğitim sisteminin öncelikli problemleri ve yapısal adımları konusunda sağlıklı bir şekilde bilgilendirmesi ve yapısal reformlar konusunda ikna etmesi gerekmektedir. Eğitim sisteminin temel problemi 4+4+4 sistemi, TEOG veya sözleşmeli öğretmenlik gibi sorunlar değildir; olsaydı şimdiye kadar on defa çözümlenirdi. Problem eğitim sistemine rengini veren felsefe, paradigma, ilkeler ve insan yetiştirme düzeni ile ilgilidir. Temennimiz yeni bakanın öncekiler gibi palyatif ve makyaj düzenlemeleri ile kamuoyunu oyalamak yerine eğitim sisteminin sorunlarını yapısal reformları içerecek şekilde sistem bütünlüğü içerisinde değerlendirmesidir.

Yorumlar

Site Yorum 0