İRAN’DA ENTELEKTÜEL DİNİ DÜŞÜNCE HAREKETİ

İRAN’DA ENTELEKTÜEL DİNİ DÜŞÜNCE HAREKETİ

Hilafetin saltanata dönüştürülüp yönetim olgusunun çerçevesinin, işin kabuğunun öne çıktığı, ama özün unutulduğu,, terk edildiği, savsaklandığı, hatta dışlandığı bir vasatta oluşan devlet ve toplum yapısı muvacehesinde düşündüğümüzde, Osmanlının son dönemine kadar İslam düşünesi adına ciddi bir şeyler, ne yazık ki ortaya konulamamıştı. Sadece Abbasiler döneminde, sarayda çalışma imkânı bulan ve kendi dillerinin yanında Arapça, Latince ve Yunanca da bilen, klasik Yunan felsefesinden Arapçaya yaptıkları tercümeler yoluyla İslam düşüncesinin oluşumuna katkı sunan, çoğunluğu ise Harranlı Sabiilerden oluşan ‘tercümeci grup’un katkıları sonucu İslam düşüncesinin oluştuğunu görüyorduk.
Zamanla düşünsel çalışmaların, birtakım indî mülahazlarla terk edilip unutulması sonucu, İslam dünyası, eskiyi motamot taklit eden taklitçi bir ruh hali içerisinde, eskiyi, tüm ‘iyi, kötü ve yanlış yönleriyle ve onların üzerine bir şeyler ilave etmeden sürdürdüler. Bundan dolayı, ister istemez İslam, bu klasik düşünceli Müslümanlar eliyle ne yazık ki kendi orta çağını yaşamaya mahkûm ediliyordu.
Harranlı Sabiilerin, düşünce adamı ve filozof olarak değil de, tercüme yoluyla klasik batı düşüncesinin aktarıcıları olması ile başlayan; daha sonra birçok Müslüman düşünür eliyle ileriye taşınan İslâm düşüncesinin, Osmanlının kendi saltanatını koruma, pekiştirme ve salt güce dayalı politikalarına uygun olsun düşüncesiyle Sünniliğin en katı taraflarını alıp kabul etmesi sonucunda, bu topraklarda, ne yazık ki 2. Meşrutiyet dönemine kadar sahih bir İslâm düşüncesinin oluşmadığını görmekteyiz.
Bu dönemde ortaya konan düşünce ekolleri ve müntesiplerine bakınca, mutlaka düşünce olgusunu yanlış noktalara çeken insanlar da olmuştu. Ama bir İzmirli İsmail Hakkı, Filibeli Ahmet Hilmi örneğinde olduğu üzere makul ve müspet düşünce adamlarımızda var olmuştu.
Ki eğer şimdi günümüzde, ağır aksak da olsa, o da İslâmcılık formu içerisinde düşünceye yer veriliyorsa, bu hiç kuşkusuz bu değerli insanların ortaya koydu çabaların birer izdüşümünden ibaretti…
Osmanlıda bu İslâmcılık formu dışında, üç ‘ana’ grup daha vardı. Bunlar, Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılıktı.
İran’da Entelektüel ‘Dinî’ Düşünce Hareketi*
İran’da ise, Kaçar handanlığının sonlarında başlayan ve Rıza Şah döneminde de devam eden, Osmanlıdan biraz farklı olarak, üç ana muhalif grup profili vardı.
Bunlar; 1-Tamamen İslam’a karşı ve düşman olanlar. Örneği, Ahmed Kesrevî, 2-İslam’a taraf olup Şii Müslümanların İslam anlayışlarının giderek Kur’an’a uygun olmasını ve İslam’ı selefin, yani ilk dönem Müslümanlarının anladığı ve yaşamaya çalıştığı şekliyle kabul edenler, Cemaleddin Afganî örneği. 3- Gerek devrim öncesi dönemden başlayarak, devrim sonrası, özellikle de devrimi gerçekleştiren Ayetullah ‘İmam’ Humeyni’nin vefatı sonrası oluşan durumlara bakarak toplumun, özellikle de ulema sınıfının temsil ettiği ‘klasik’ anlayışı eleştiren, yenilikçi ‘entelektüel’ Müslümanlar. Abdülkerim Suruş ve M. Hüseyin Şebüsteri gibi şahsiyetler.
Yukarıda belirtmeye çalıştığımız İslam düşüncesinin yeniden canlanması ve buna bağlı olarak, entelektüel bir çehreye bürünmesi, birtakım mülahazalarla Türkiye’de pek revaç bulmayıp dar bir çerçevede kalması, özellikle ilahiyatlarla sınırlı kalması ve çoğunlukla da halkın ilahiyat çevrelerine pek sıcak bakmamalarının bir sonucu olarak, entelektüel dini düşüncenin Türkiye için geniş anlamda ciddi bir iz bırakıcılığı olmamıştı.
Bunda en önemli amillerden birisinin, her ne kadar eskidiği ve kendi özgün çerçevesini zaman içerisinde yitirdiği söylensede, Türkiyeli entelektüel Müslüman aydınların büyük çoğunluğunun medrese ile ciddi bir bağlarının olmaması, dini otoriter bir kurumun olmayışı, olanların ise bir etki alanı oluşturamaması gibi gerekçelerle bakıldığında, Türkiyeli entelektüel sınıfının etkisizliğini dolaylı ya da doğrudan ortaya koyuyordu.
“İran’da Entelektüel Dinî Düşünce Hareketi” adlı eserden de anladığımız kadarıyla, Kaçar Hanedanlığı’nın sonu, Rıza Şah’ın onlarca yıl süren saltanatı, buna mukabil, Ayetullah ‘İmam’ Humeyni ve yakın çevresini oluşturan âlim ve aydınların başını çektiği, içeriğini yine Humeyni’nin belirlediği -Velayet-i Fakih- devrim süreci, devrim dönemi, imamın vefatı ve doksanlarla başlayıp günümüze kadar gelen süreçte, din âlimlerinin ve aydınlarının farklılaşması, geleneksel Şiilik düşüncesi üzerinden bir devletin oluşturulması, dini argümanların kullanılarak toplumun tümünün bu devrime ve devlete muti kılınma düşüncesi, zamanla birçok Müslüman aydın ve âlimin, kendi konumları ile karşıtlarının konumlarını karşılaştırmaları, arada oluşan farka dikkat çekmeleri en nihayetinde birçok aydının ya tamamen İslam’dan kopmaları ya da birçok aydının kendi İslam anlayışının temelini sekülerizme dayandırması gibi farklı durumlar oluşmuştu.
Birçok aydın ve siyasetçinin onlarca yıl süren ev hapisleri, akademisyenin, görevlisi bulunduğu üniversite amfilerinde, öğrencilerine ders verirken, direkt rehbere bağlı bulunan Besiç güçlerince, amfinin basılması suretiyle, öğüencilerinin gözü önünde coplanmaları suretiyle saldırılara maruz kalmaları gibi nahoş hadiseler yaşanıyordu. Ama bu olumsuz durumların, adeta ‘kol kırılır yen içinde kalır’ fehvasında üzerleri büyük bir ustalıkla örtülüyor ve bu kişilerin dışarının adamı olduğu propagandası ağırlık kazanıyordu.
Bu durumun bir de, gençlik üzerinde dini yeniden değerlendirme, onu ela alma düşüncesi içerisinde, gençliğin, buna Şianın klasik yapısını da eklediğimizde, görünenin din olarak tanınması, tanımlanması sonucu, gençler arasında ya deizm, ateizm ya da hiççilik olarak tanımlanan bir Nihilizm düşünce yapısı ağırlık kazanıyordu…
*İran’da Entelektüel Dinî Düşünce Hareketi, Asiye Tığlı, Mana Yayınları, 1. Basım, Ocak 2018, İstanbul

Yorumlar

Site Yorum 0