EKONOMİDE NORMALE DÖNÜŞ SANCISI

Türkiye, döviz kurunun hızlı yükselişine bir kez daha şahit oldu. Sabit kur rejiminde devalüasyon diye adlandırılan gelişme, serbest döviz kuru rejiminde olağan ayarlamalar olarak değerlendirilmektedir.
Eskiden devalüasyon demek kriz demekti, ancak bugün döviz kurunun hızlı yükselişini, ekonomik aktörlerin bir kısmını sıkıntıya sokmakla ve genel refah düzeyini düşürmekle beraber, birebir kriz olarak adlandırmak mümkün değil. Çünkü bu durumdan zararlı çıkanlar olduğu gibi kârlı çıkanlar da bulunmaktadır. Sektörel bazda değerlendirildiğinde ithalata dayalı ve iç piyasaya yönelik sektörlerin bu gelişmeden zararlı çıkacağı, ancak ihracata dayalı sektörlerin fayda sağlayacağı söylenebilir. Bir bütün olarak bakıldığında da bir ameliyatın hasta üzerinde bıraktığı etkiye benzemektedir. Eğer hasta ameliyat olmazsa daha ağır sonuçlarla ve hatta ölümle karşı karşıya gelecektir, ancak ölümle burun buruna gelmemek için ameliyat olmakta ve bu ameliyatın zorluklarını göğüslemektedir.
Peki, TL’nin bu kadar hızlı ve yüksek oranlı değer kaybetmesinin nedeni nedir? Bu gelişmede Amerikalı Papaz Brunson’ın Türkiye’de tutuklu bulunmasının payı bulunmakta mıdır? TL’nin değer kaybetmesi devam eder mi? Ekonomi bu gelişmeden ne kadar etkilenir? Bu ve benzeri sorular gündemi meşgul etmektedir.
Öncelikle kamuoyu önünde sergilenen Brunson tartışmasının mevcut gelişmede önemli ve belirleyici bir rolünün bulunmadığını belirtmek gerekir. Brunson gibi bir mesele diplomatik yollarla kolaylıkla halledilebilir. Bırakın Brunson’ı, çok daha çetrefilli ve zor meseleler bile diplomasiyle halledilirken bir papaz sorununun halledilememesi, diplomatik zekâyla uyuşmamaktadır. Zaten Türkiye’nin döviz dengesi izlendiğinde meselenin bir papaz meselesi olmadığı, döviz kuru ayarlamasının kaçınılmazlığı anlaşılacaktır.
Gündemdeki iktisadi meseleler bazen bilimsel kavram ve terimlerle ortaya konulduğunda akademik formasyonu olmayanlar, söz konusu açıklamaları anlamakta zorluklar yaşayabilmekteler. Ancak iktisadi sorunlar, bir parçası olduğu hayatın genel işleyiş ve mantığından ayrı ve uzak değildir. Bu sebeple bir yönüyle hayat kadar basit ve anlaşılır, ama diğer yönüyle de yine hayat kadar karmaşık ve zordur. Biz şimdilik basit tarafından gidelim…
5000 TL’lik aylık geliri olan biri, bu gelirinin hepsini harcayabileceği gibi bir kısmını, mesela 1000 TL’lik bir bölümünü, biriktirebilir, hatta hepsini harcadığı gibi üstüne borçlanarak fazladan harcama da yapabilir. Diyelim ki aylık geliri olan 5000 TL’yi harcadıktan sonra her ay 1000 TL de borçlanarak toplamda 6000 TL’lik harcama yapmaktadır. Borç verenler, ilgili kişinin 5000 TL’lik gelirini göz önünde bulundurarak borç vermeye bir süre devam edebilirler, çünkü verilen borcun tahsil etme imkânı bulunmaktadır. Ancak ilgili kişinin borçları, diyelim ki 20.000 TL’ye çıktı, bu noktadan sonra borçlular endişeye kapılmaya başlayacak ve verdikleri borcu tahsil edememe riskiyle karşılaşacaklardır. İşte bu durumda borç verenler, verdikleri 1000 TL’lik borcu kesecekleri gibi borç geri ödemesi de talep edecekleridir. Bir müddet aylık 6000 TL harcayan vatandaş, borç vermenin kesilmesi ve borç geri ödemesi nedeniyle bırakın 5000 TL’lik gelirini harcamayı, bunun daha altında bir harcamayla yetinmek durumunda kalacak, çünkü artık yeni borç alamadığı gibi geri ödeme de yapacaktır.
Ülkelerin durumu da bundan farklı değildir. Kişinin nasıl 5000 TL’lik bir geliri varsa ülkelerin de dış ticari ilişkilerden doğan döviz gelirleri bulunmaktadır. Bunlar ihracat, turizm, dış yatırım, işçi dövizleri gibi kalemlerden oluşur. Yapabileceğin harcama da uzun vadede bu gelirle sınırlıdır. Gerçek kişilerde olduğu gibi tüzel kişiler ve devletler de dönem dönem gelirlerinden fazla harcama yapabilmekteler. Ancak belli bir dönemde yapılan fazla harcama, gerçekte, sonraki dönemlerin gelirinden yapılmaktadır. Yani gelecek dönemlerin geliri tüketilmektedir. Gerçek kişilerde olduğu gibi borç miktarı ödenememe riski taşıyan bir boyuta vardığında artık tasarruf veya geri ödeme dönemi başlamış demektir.
AK Parti iktidarının ilk yıllarından itibaren TL değerlenmeye başladı. Önce sıcak para girişiyle değer artışı yaşandı, ancak hemen arkasından yaklaşık 50-60 milyar dolara varan özelleştirmelerle sağlanan dövizler, TL’yi değerli tutmaya yetti. Fakat TL’yi daha uzun süre değerli tutabilmek için özelleştirme gelirleri de yeterli değildi, devreye bankalar girdi. Hem enflasyonun düşmesi hem de TL’nin neredeyse sabit kalması nedeniyle yabancı kaynaklardan döviz kredisi bulan bankalar, bu krediyi içeride TL kredisi olarak dağıttı. TL’nin değer kazanması nedeniyle dövizle borçlanıp TL ile kredi veren bankalar, kur farkından da kazançlı çıkmaya başladılar. Bankaların sağladığı bu kaynakla 100 milyarları aşan döviz tutarı, Türkiye’ye girdi ve TL’yi değerli tutma mekanizmasının son ve en güçlü unsuru da tamamlanmış oldu. Yani sıcak paranın tetiklediği, özelleştirmelerle desteklenen ve bankaların aracılığıyla nihayete eren bir süreçle bugünlere geldik.
Hem sıcak para hem özelleştirmelerde ödenen hem de bankaların aracı olduğu kaynaklar, küresel sermayeye ait kaynaklardır. Peki, küresel sermaye TL’nin yaklaşık 15 yıl boyunca değerli tutulması için kaynak tahsisini neden yaptı? Bugünden bakıldığında Türkiye’deki sistem revizyonunun sağ salim yürümesi, bir yol kazasına kurban gitmemesi için ekonominin görece müreffeh olması, TL’nin değerli tutulmasına dayalı sanal bir refah ortamı oluşturulması gerekiyordu. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle revizyon tamamlanınca artık TL’yi daha fazla değerli tutmak için bir neden kalmamıştı.
TL’nin değerli tutulması, sistem revizyonu için küresel sermayenin desteğinin sonucuydu ve bu desteğin bugün de devam ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü kur artışının faturası Brunson üzerinden Trump tarafından üstlenilmiş durumdadır. Aksi takdirde söz konusu artış, içeride hükümete yönelik yoğun bir rahatsızlık ve eleştiri konusu olacaktı. Normalde halkın genel refah düzeyinin düşmesi, muhalefet için de bulunmaz fırsattır ancak Brunson üzerinden oluşturulan ikilem, hükümete yönelik her türlü eleştiriyi hainlik ve Amerikancılıkla mahkûm etmeye yetecek bir atmosferi oluşturdu.
Meselenin iktisadi boyutuna dönecek olursak; TL’nin son dönemde kaybettiği değer, Türkiye’nin döviz gelirleriyle giderleri arasındaki farkı önemli ölçüde kapatmaya yeterli olabilecektir. Ancak kesin ifadeler kullanabilmek için önümüzdeki ayların dış ticaret verilerine bakmak gerekir. Çünkü Türkiye’nin ihraç ürünlerinin ithalata bağımlı olduğu, yani ihraç ürünlerinde önemli ölçüde ithal ara malların kullanıldığı göz önünde bulundurulursa söz konusu döviz artışının yeterli olacağı kesin olarak söylenemez. Bu sebeple gelecek ayların dış ticaret verileri kesin hükmü verecektir. Eğer söz konusu artış, başta dış ticaret kanalıyla olmak üzere yeterli döviz geliri artışına yol açmıyorsa o takdirde elbette TL’nin değer kaybının süreceğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu arada hükümetin, haftalık repo faizlerini fiilen 1,5 puan artırması hariç, resmi olarak faiz artışına gitmemesi de olumlu bir tutumdur. Zira bugünkü sorun cari açık sorunudur ve bunun da çözümü kur artışıdır, faiz değil. Üstelik dövizin bu kadar arttığı, yani ekonomiyi daraltmaya başladığı bir dönemde bir de faiz artışına gidilmesi, ekonomiyi tamamen boğacaktır. Üstelik hemen bugün acil bir faiz artışı ihtiyacı da bulunmamaktadır.
Kur artışı nedeniyle yılsonu enflasyonunun yüzde 20-22 seviyelerine çıkacağı beklenebilir. Temmuz ayı tüketici enflasyonunun yüzde 16 olduğu göz önünde bulundurulursa hâlihazırdaki haftalık resmi repo oranının yüzde 17,75 olması normaldir, üstelik Merkez Bankası talepleri üst limitten değerlendirerek yüzde 19,25’ten repo yapmaktadır. Enflasyon yüzde 20’lere doğru hareketlendiğinde repo faizinin de enflasyon artışına paralel olarak bir miktar, ama kademeli olarak artmasında da bir sakınca bulunmamaktadır.
Bu dönemde hükümetin faiz dışı fazla vermeye devam etmesi, enflasyonun çığırından çıkmasını önleyecek ve orta vadede tekrar tek haneli rakamlara inmesinin garantörü olacaktır. Tabii bunun da büyümeyi frenleme gibi bir yan etkisi bulunmaktadır ancak enflasyon yüzde 20’ler gibi kritik bir seviyeye dayanmış bulunmaktadır ki eski enflasyonlu günleri hatırlatmaktadır. Eski dönemin zihinlerde tekrar canlanmasının maliyeti, birkaç puanlık büyümenin getireceği faydadan daha fazladır. Bu sebeple cari açık sorunundan sonraki öncelikli sorun, enflasyon hâline gelmiştir. Ancak hükümetin benzine yapılan kur kaynaklı zammı üstlenmesi, aksine bir işarettir ve bu tür uygulamaların yaygınlaşması, enflasyonu zincirinden boşaltabilecektir.
Nihayetinde ciddi bir cari açık sorununu çözüme kavuşturacak kur artışı, hükümet açısından, en azından şimdilik, bu makalenin yazıldığı Kurban Bayramı günlerinde, başarılı bir operasyonla, olabilecek minimum maliyetle gerçekleştirilmiş görünmektedir. Başka koşullarda hükümetin devrilmesine yol açabilecek kadar ciddi bir kur artışı, bırakın hükümeti devirmeyi, bilakis güçlendirmeye yol açıyorsa sadece şapka çıkarmak gerekir.

Yorumlar

Site Yorum 0