Apartheid

Apartheid

Güney Afrika’da yaşayan bir siyahiyseniz, beyazlarla aynı otobüse binmeniz, aynı okulda okumanız mümkün değildi. Siyasi hakkınız zaten yoktu, vatandaş olarak dahi görülmüyordunuz. Parkta gezinirken yanlışlıkla beyazlara
ait bir banka oturdunuz, tutuklanıp ceza almanız işten bile değildi.

***

partheid1 rejimi, 1948 yılında Güney Afrika’da Ulusal Parti’nin iktidara gelmesiyle kurumsallaşan ve ırk ay-

Afrika’yı sömürmek için 17. yüzyıldan iti- baren yoğun bir şekilde Afrika’ya göç etmeye
beyaz adam

başlayan

, ilk iş olarak bölge halkını

rımına dayanan bir rejimdi. Birçok insan, 1990’lı yıllara kadar devam eden reji- min baskısı altında çeşitli işkencelere uğradı, hayatını kaybetti ve evini terk etmek zorunda kaldı. 1948’de kurumsallaştı diyorum zira 48 öncesi de benzer ayrımcılıkların varlığından söz etmek mümkün. Örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında daha fazla insan gücüne ihtiyaç du- yulan zorlu alanlarda siyahiler çalıştırılmıştı. Daha da öncesine gidecek olursak, 1913 yılın- da çıkarılan yasayla siyahların yaşam alanları belirlendi. Ayrıca, bağımsız bir şekilde veya kiracı olarak tarım yapma hakları ellerinden alındı. Siyahlar, beyazların çiftliklerinde çalışmaya zorlandı. Ancak yine de bu ırkçı politikaların kurumsallaşması ve süreklilik kazanması bakımından 1948’de iktidara gelen rejim önemli bir rol oynadı.
Çok değil, 24 yıl öncesine dayanıyor bu utanç tablosunun fiilen sona ermesi. Bugün demokrasi ve insan hakları konusunda dünyaya ahkâm kesen Batılı ülkelerin desteklediği bu ırkçı rejim, Batı dünyasının ikiyüzlülük tarihindeki sayısız kara lekeden yalnızca bir tanesi.

1 Âfrika dilinde “ayrılık”, İ�ngilizcede “ırk ayrımı, ırkçılık” an- lamlarına gelir.

köleleştirdi. Bedenen olduğu gibi zihnen de siyahileri köleleştiren sömürgeciler, insanlık dışı muamelelerle yıllar boyu bölge halkına zulmetti.
Yaşanan dünya savaşlarının ardından evrensel bazda gelişen insan hakları bilinci ile birlikte Afrika’da da bir yumuşama görüldü. Ancak insana değer verme açısından pek bir ilerleme olmamıştı. Kölelik her ne kadar kâğıt üzerinde bitse de özellik- le Güney Afrika gibi -istilacı beyaz adamın yoğun olduğu- bölgelerde ırkçı uygulamalar devam etti.
1948’de iktidara gelen Ulusal Parti, ilk iş olarak siyahilerin yaşadığı bölgelerle beyazların bölgesini birbirinden ayırdı. 1950 yılında ise siyahlarla beyazların evlenmeleri yasaklandı. Bunun yanında kamusal alanlar siyahlara ve beyazlara ait olmak üzere ikiye ayrıldı.
Güney Afrika’da yaşayan bir siyahiyseniz, beyazlarla aynı otobüse binmeniz, aynı okulda okumanız mümkün değildi. Siyasi hakkınız zaten yoktu, vatandaş olarak dahi görülmüyordunuz. Parkta gezinirken oturduğunuz banka dikkat etmeliydiniz. Velev ki yanlışlıkla beyazlara ait bir banka oturdunuz, tutuklanıp ceza almanız işten bile değildi. Yargı önünde beyazlarla eşitliğiniz- den bahsetmek gülünçtü. Zulüm, baskı, kölelik sizin kaderinizdi.

Tüm bu baskılar, güçlü bir muhalefetin doğmasına sebep olmuş, 1960’lara gelindiğinde Apartheid rejimine karşı siyasi hareketlenmeler başlamıştı. Başını Nelson Mandela’nın çektiği hareket, rejim tarafından tutuklamalarla bastı- rılmaya çalışıldı.
1960 yılında Sharpeville’de toplanan silahsız muhaliflere polis ateş açmış ve birçok sivil ha- yatını kaybetmişti. Masum insanların bu şekilde katledilmesi, Güney Afrika’nın uluslararası are- nada dikkat çekmesine sebep olmuş, gelecekteki uluslararası yaptırımlara zemin hazırlamıştı.
1976’da Afrika dilinin okullarda öğretilmesi talebiyle protesto eylemi yapan binlerce liseli gence karşı devlet yine silah kullanmış, elini kana bulamıştı. Polis tarafından açılan ateş sonucu yüzlerce genç hayatını kaybetti. Bu olay, Soweto Katliamı olarak tarihe geçti.
80’li yıllara gelindiğinde artık uluslararası yaptırımlar Güney Afrika’yı hedef almaya baş- lamıştı. Ayrıca muhalifler de taktik değiştirerek silahlanma yoluna gitmişlerdi. Apartheid rejimi- ne karşı savaşan birçok lider tutuklanmış, ülke içerisindeki baskı artmış, siyahlar için yaşam oldukça güçleşmişti. Bu durum böyle gitmezdi.
Uluslararası kamuoyunun rejime yönelik yaptırımlarının artmasıyla beraber, 27 yıllık mahkûmiyetinin ardından Nelson Mandela ser- best kalmış, 1994’te seçimle iktidara gelen ilk siyahi başkan olmuştu. Böylece Apartheid rejimi de tarihe kara bir leke olarak gömülmüş oldu.
Zulmün kurumsallaştığı tarih aynıydı. Tak- vimler 1948 yılını gösteriyordu, Ulusal Parti’nin Güney Afrika’da iktidar olduğu yıl. İsrail diye bir devlet kurulmuştu Filistin topraklarında. Yine yabancılar gelmiş, ev sahiplerini evlerinden kov- muş, aralarına sınırlar çizmiş, yüksek tel örgüler çekmişti. Hikâye yine aynıydı; zulümler, baskılar, ikinci sınıf insan muameleleri…
ABD Başkanı Donald Trump’ın sağladığı siya- si atmosferle gün geçtikçe şımaran; öte yandan Esed ve Sisi gibi diktatörlerle başı belada olan İs-

Üzerinde uzun süredir çalışılan ve tartışma- lara yol açan “Yahudi Ulus Devleti” yasa tasarısı, işgal rejimi parlamentosu Knesset tarafından 19 Temmuz’da kabul edildi. Yasayla İsrail’in sistematik olarak uyguladığı ırkçı politikalar meşrulaştırıldı ve bundan sonra yapacağı etnik temizliğe zemin hazırlandı. Bu yasayı Filistinli- lerin ikinci Nekbe’si2 olarak tanımlarsak sanırım abartmış olmayız…
İsrail etnik ve dini bir devlet olarak tanımlanı- yor yasada. Arapça resmi dil olmaktan çıkarılıyor ve İbranice ülkenin tek resmi dili kabul ediliyor. İsrail’in dünyadaki tüm Yahudilerin devleti oldu- ğu ve dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı bulunduğu belirtiliyor. Ülkede kendi ka-

“yaHudi Ulus Devleti” yasa tasarısı, işgal rejimi parlamentosu Knesset tarafından 19 Temmuz’da kabul edildi. Yasayla İsrail’in sistematik olarak uyguladığı ırkçı politikalar meşrulaştırıldı ve bundan sonra yapacağı etnik temizliğe zemin hazırlandı. Bu yasayı Filistinlilerin ikinci Nekbe’si olarak tanımlarsak sanırım abartmış olmayız…

lam dünyasının Suudi Arabistan’da Muhammed

bin Selman, BAE’de Muhammed bin Zayed eliyle nasıl bir karanlığa sürüklendiğini gören işgalci İsrail’in beklediği an gelmişti.

2 Filistinliler, işgal devletinin kurulduğu, yüz binlerce Filis- tinlinin evsiz, vatansız ve kimliksiz bırakıldığı 14 Mayıs’ın bir gün sonrası 15 Mayıs’ı Nekbe yani “felaket günü” olarak kabul ederler.

derini tayin etme hakkının yalnız Yahudilere ait olduğu vurgulanarak ırkçı zihniyet bir kez daha tescillenmiş oluyor. Kudüs ise İsrail’in başkenti olarak ilan ediliyor. Yani Filistin topraklarının gerçek sahiplerinin varlıkları ve kimlikleri yok sayılıyor bu yasayla.
İsrail denilince akıllarda yalnızca Yahudilerin yaşadığı bir ülke algısı oluşuyor. Aslında bu algı, yıllar boyu titizlikle sürdürülen bir proje sonucu zihinlerimizde yer etmiş koca bir yalandan ibaret. Yaklaşık 8 milyon 300 bin olan İsrail nü- fusunun yüzde74,7’si Yahudilerden oluşurken, geriye kalan nüfusun büyük çoğunluğu Müslü- man (yüzde18) ve Hıristiyan (yüzde2) Araplardan müteşekkil. Yahudi olmayanların arasında ayrıca Dürziler, Çerkezler, Ermeniler, Latin kökenliler de var. Söz konusu Yahudi olmayan kesim de İsrail vatandaşı. Bunları, işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan insanlarla karıştırmamak lazım. Doğu Kudüs dâhil olmak üzere Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan yaklaşık 5 milyon Filistinli- nin İsrail vatandaşlığı bulunmuyor. Dolayısıyla çıkartılan bu yasa, İsrail’in işgali altında bulunan topraklarda yaşayan Filistinlilere karşı yeni bir uygulama değil. O bölgedeki keyfilik ve hukuk- suzluk zaten her gün devam ediyor. Söz konusu

yasa, İsrail’in kendi vatandaşı olan, İsrail devleti kimliği taşıyan, İsrail’e vergi ödeyen 2 milyonu aşkın Filistinliyi kapsıyor.3
Aslında bu sadece hukukî bir kılıf, on yıllar-
dır yapılan zulme meşruiyet zemini oluşturma çabaları. Yasadaki her bir maddenin pratikte karşılığı vardı zaten. Katliamlar yaparken, Filistin halkına ağır işkenceler uygularken, onları hiçbir zaman “insan” olarak kabul etmedi İsrail; tıpkı bu yeni yasada olduğu gibi.
Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, ABD’nin Kudüs’te büyükelçilik açması ve Yahudi Ulus Devleti yasasının kabul edilmesi, son altı ayda art arda duyduğumuz bu üç önemli gelişme spon- tane değil elbette. Üçü de ABD, İsrail, BAE ve Mısır’ın içinde bulunduğu “Yüzyılın Anlaşması” diye adlandırılan projenin parçaları. Bu projenin devamı olarak, topraklarından kovulan Filistin- lilerin Gazze’nin Sina Çölü’yle birleştirilmesi ile oluşturulacak bölgeye yerleştirilmesi ve burada kurulacak Filistin devletinin “iki devletli çözüm” olarak dünyaya pazarlanması tasarlanıyor.
Adım adım ilerliyor İsrail. Bu taşı da koyduk- tan sonra bir süre daha bekleyecek, önümüze başka başka gündemler, ajandalar, çözülmesi gereken problemler çıkaracak, hedef şaşırtacak, unutturacak, sonra yeni bir taş daha koyacak.
Ancak unutmamak gerekir ki, bu dünyada hiçbir iktidar sonsuz değil, hele zulmün ikti- darları hiç değil, tarih şahit. Siyonistlerin işgal, katliam ve barbarlığa dayalı Büyük İsrail projesi, var olan İsrail’i de yok edecek. Güney Afrika’da zulümle, baskıyla muktedir olmaya çalışan Apartheid rejiminin hazin sonu, bir gün İsrail’i de vuracak…l

3 Filistinlilerin nüfusu 6 milyondan fazla. Bir o kadar da 1948’de sürgün edilenlerin torunları olan; bugün Ü� rdün, Lübnan ve Suriye’de mülteci olarak yaşayan Filistinliler var. Filistin’dekiler ise 4 ayrı toprak parçasında yaşam mücadelesi vermekte. Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’dalar. Bir de 48 şehirleri var. Yafa, Hayfa, Âkka, Berşeba, Ümm Fahm, Ramle gibi İ�srail haritasında kalan şehirler. Buralar- da yaklaşık 2 milyon Filistinli bulunuyor. Onlar 1948’deki sürgün döneminde İ�srail işgal devleti kurulurken evlerin- de kalmayı başaran Filistinlilerin çocukları ve torunları. Bu Filistinliler aynı zamanda İ�srail vatandaşı. Gazze, Batı Şeria ya da Kudüs’tekilere oranla daha şanslı gibi görünseler de tamamen ikinci sınıf insan konumundalar. İ�srail onlara ‘Fi- listinli’ bile demiyor, ‘İ�srailli Ârap’ ifadesini kullanıyor.

Yorumlar

Site Yorum 0