Türkiye’nin Kaderi: Atanmışların Seçilmişlere Üstünlüğü!

Türkiye’nin Kaderi: Atanmışların Seçilmişlere Üstünlüğü!

Başkanlık sistemi seçilen iktidarların atanmışlar karşısındaki üstünlüğünü kurumsallaştırma amacıyla getirilmiş bir sistem olduğu savunulmaktadır.
Bu sistemi savunanlar, hızlı ve etkin karar alma, iktidarı atanmış kurulların denetimi dışına taşınması gibi olumlu faktörlerin yanı sıra, iktidarı kim ve nasıl denetleyecek sorusu da eleştirel anlamda öne çıkmaktadır.

***

24 Haziran seçimlerinin en önemli yönü, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin yürürlüğe girmesi ve Türkiye’de köklü bir yönetim değişikliğine yol açmasıdır. Demokrasilerin temel kurallarından biri olan seçim yöntemi, hiç kuşkusuz “Kim yönetecek” sorusuna verilen cevapla ilgilidir. Demokrasi, halkın çoğunluğunun desteğini alan siyasal partinin veya kişinin belirlenen sürede, yönetmesini meşru olarak görür. Çoğunluğun iyinin, doğrunun, hukukun, hakkın kaynağı olamaya- cağı yönündeki eleştiri bir yönüyle doğrudur. Ancak demokraside seçime yüklenen anlam da bu değildir zaten. Seçim, doğrunun, iyinin, haki- katin kaynağı değil, “kim yönetecek?” sorusunun meşru cevabını verir.

Türkiye’de seçim ve çoğunluk üzerindeki tartışma daha çok vesayet odakları tarafından yapılmaktadır. Bu kesimler seçim kazanama- dıkları, halkın desteğini arkalarına alamadıkları için çoğunluk üzerine tartışma açmaya çalışırlar.

Demokrasilerde seçim her şey değildir kuşkusuz; ancak temel koşuldur. Kim yönetecek sorusunun cevabını seçim verecektir. Bu verilen cevabın isabetli olup olmaması mümkündür. Bun- dan dolayı seçimler belirli periyotlarla tekrarlanır.

Tek adam rejimi tartışması başkanlık tartışmalarıyla eş zamanlı yürüyen bir tartışma. Genel anlamda yetkilerin tek elde toplanmasının sakıncalarına vurgu yapıyor. Türk siyasal sisteminin yapısı, aslına bakılırsa Cumhuriyetin kuruluşun- dan beri yetkiler konusunda sorunlu bir pratiğe sahip. Çok genel anlamda atanmış bürokratik seçkinler ile seçilmiş iktidar arasındaki ilişki son zamanlara kadar atanmışlar lehine işleyen bir yapıya sahip. Cumhuriyet kurulduğundan beri atanmış ve seçilmiş sorunu Türk siyasetinin ana sorunu olmuştur. Özelikle muhafazakâr /dindar/ sağ seçmen kitlesine hitap eden partiler, seçilen iktidarların aslında gerçek iktidar olmadığını iddia etmişlerdir. Kuşkusuz, var olan pratikte bu iddiayı destekler niteliktedir. Özellikle 1960 dar- besinden sonra seçilen iktidarların paydaşları, daha açıkçası denetleyicileri atanmış kurullar olmuştur. Bu kurullar seçilen iktidarları denetle- yen kuruluşlar olarak işlev görmüşlerdir. Anayasa Mahkemesi, Milli Güvenlik Kurulu, Yüksek Yargı Organları, Üniversiteler ve Yargı resmi ideolojinin araçları olarak seçilen iktidarlar üzerinde denetim görevini yapmışlardır. Atanmış bürokratlar son büyük eylemini 28 Şubat döneminde Erbakan yönetimindeki iktidarı istifaya zorlayarak yapmışlardır. 2002 yılında AK Parti iktidara gelene kadar kurulan koalisyon hükümetleri üzerinde denetim görevini kolaylıkla yerine getirmişlerdir. AK Parti kurulduğu andan itibaren bürokratik güçlerle seçilen iktidar arasında iktidar mücadelesi bütün alanlarda devam etmiştir. Türk siyasal tarihinde, özelikle AK Parti dönemi seçilmişlerin atanmışlar karşısındaki konumunu güçlendirme çabalarıyla öne çıkmıştır.
Başkanlık sistemi seçilen iktidarların atanmışlar karşısındaki üstünlüğünü kurumsal- laştırma amacıyla getirilmiş bir sistem olduğu savunulmaktadır. Bu sistemi savunanlar, hızlı ve etkin karar alma, iktidarı atanmış kurulların denetimi dışına taşınması gibi olumlu faktörle- rin yanı sıra, iktidarı kim ve nasıl denetleyecek sorusu da eleştirel anlamda öne çıkmaktadır.

Kuşkusuz başkanlık sistemi kuvvetler ayrılığı ilkesinin etkin olduğu bir zemine dayanmalıdır. Ancak burada iktidarı denetleyecek bir güç ola- rak tasarlanan yargının Türkiye’de geçmişi son derece sorunludur. Ne yazık ki, yargı cumhuriyet tarihi boyunca, iktidarı denetleyen ve iktidar üzerine baskı uygulayan bir araç olmuştur. Geçmişi böylesine sakıncalı olan bir kurumun siyaseti denetlenmesinin doğacağı sorunlar da önemlidir. Diğer yandan seçilen iktidarın nasıl ve hangi araçlarla denetleneceği hâlâ çözülmemiş sorun olarak ortada durmaktadır.

24 Haziran Seçimleri hem iktidar hem de muhalefet açısından uyarılarla doludur. Kuşkusuz Erdoğan ve AK Parti (oy kaybetmesine karşın) seçimin kazananı tarafındadır. Diğer bir kazanan da AK Partiyle Cumhur İttifakını kuran MHP olmuştur. Erdoğan’ın başkanlığı tartışmasız kazanmasına karşı partisindeki oy kaybı, uygulanan politikalara ve uygulamalara karşı ciddi bir uyarıdır. Nitekim Erdoğan uyarıyı aldıklarını açıkça ifade etmiştir.

Seçimlerin kesin sonuçlarından biri de mu- halefetin başarısızlığıdır. Ne Millet İttifakı’nın içinde bulunan partiler, ne de bağımsız seçime giren HDP istedikleri sonucu alamadılar.

Seçim ertesinde SP ve HDP sakin dururken İYİ Parti ve CHP’de çok sarsıcı tartışmalar oluyor. Yeni kurulan İYİ Partinin toplumsal bir ihtiyacın mı yoksa kurgulanan bir projenin geçici aktörü mü olduğu sorusunun da cevabının büyük ölçü- de belirlenebileceği bir seçim olacaktı. Nitekim seçim sonrasına yaşanan tartışmalar İYİ Partinin toplumsal dinamiklerden kaynaklanan bir ihtiyaca cevap olarak ortaya çıktığı konusunda büyük kuşkular doğurdu. İYİ Partinin konjonktürel bir seçim partisi görünümünde. Ne partiyi taşıyan iyi bir lidere (genel başkana), ne de partiyi bir arada tutacak ve toplumsal zeminde karşılığı olan bir ideolojisi var.
Öyle görülüyor ki, İYİ Parti, normal bir siyasal parti gibi değil. Özellikle 24 Haziran seçimleri üzerinden İYİ

Partinin durumu derinlemesine analiz edilmeli. Koray Aydın ve Ümit Özdağ partinin politikaları konusunda başka bir iradeye işaret etmeleri de ilginç bir durum ortaya çıka- rıyor. Bu iradenin konumunun anlaşılabilmesi için, konuya tanık olanlar mutlaka konuşmalı ya da tanık olduklarını yazmalıdır. Seçimin üzerinden daha bir ay geçmeden, üstelik çok iddialı söylemler olmasına karşın dağılmanın eşiğine gelme üzerinde düşünülmelidir.
Anlaşılan İYİ Parti üzerinden plan yapan- lar bu işin bu partiyle olamayacağına karar vermişler. Çünkü İYİ Parti ne milliyetçi kesimin birinci partisi olup MHP’yi iddia edildiği gibi yüzde beşlere geriletebildi, ne de Erdoğan’ın seçilmesini engelleyebildi. Kuşkusuz Akşener’in Erdoğan’ın karşısında etkili bir siyasal rakip olma potansiyelinin sınırlılığı ona yatırım yapanları hayal kırıklığına uğrattı. Akşener’in temsil etmeye çalıştığı Atatürkçü- Muhafazakâr- Ulusalcı kimli- ğin de sosyolojik anlamda anlamlı bir karşılığının olmaması da etkili oldu. Kemalist ulusalcı Ümit Özdağ’ın olası başkanlığı ise bu partiyi iyice eritir.

Millet ittifakının bileşenlerinden biri olan ve toplumsal barışı öne çıkaran SP’de seçimden ne yazık ki, yargı cumhuriyet tarihi boyunca, iktidarı denetleyen ve iktidar üzerine baskı uygulayan bir araç olmuştur. Geçmişi böylesine sakıncalı olan bir kurumun siyaseti denetlenmesinin doğacağı sorunlar da önemlidir. Diğer yandan seçilen iktidarın nasıl ve hangi araçlarla denetleneceği hâlâ çözülmemiş sorun olarak ortada durmaktadır.

Beklenen karşılığı bulamadı. Saadet Partisinin seçim sonuçlarına ilişkin sağlıklı bir eleştiri yapmadığı görülüyor. Görüldüğü kadarıyla hâlâ AK Parti ve Erdoğan eleştirisi ile yetiniyorlar. Halbuki bu tutum kendi zaaflarını görememekle sonuçlanıyor.

CHP için seçim hem muhalefeti birleştirme ve TBMM’de üstünlüğü sağlama, hem de Cumhur- başkanlığı seçimini ikinci tura taşıma stratejisi gerçekleşmedi. Üstelik parti olarak da seçimden kayıpla çıktı. Seçim sonucu CHP’de parti içinde keskin bir hesaplaşmaya dönüştü.

Seçimden beklenen sonucu alamayan partilerden biri de kuşkusuz HDP’dir. AK Parti’nin Türkiye genelinde oy kaybederken özellikle HDP’li belediyelere kayyum atandığı yerlerde oyunu artırması HDP için çok ciddi bir uyarıdır. Ayrıca HDP Genel Başkanı Selahattin Demir- taş’ın partisinin gerisinde kalması da ayrı bir tartışmanın önünü açtı. Öyle görülüyor ki, HDP özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölge- lerde oy kaybına uğradı.
Görünen o ki, AK Parti ve Özellikle Erdoğan toplumun yüzde 52’sinin desteğini almaya de- vam etmektedir. Muhalefet ise iktidara gelecek bir performans gösterememektedir.
İnisiyatifin tek elde toplanması ile sağlıklı devlet ve sivil toplum ilişkilerinin yürütülmesi sorunu hâlâ önümüzde önemli bir sorun olarak durmaktadır. Bürokratik güçlerin egemenliğine yol açmadan sağlıklı bir demokratik hukuk devletinin oluşması üzerine derinlemesine düşünmek gerekiyor.

Yorumlar

Site Yorum 0