Bitmeyen Sistem Arayışları…

Bitmeyen Sistem Arayışları…

Son yapılan anayasa değişimini tetikleyen cümle neydi, hatırlayalım: “Mevcut hali hukuksal platforma taşımak…” Dolayısıyla son yapılan anayasa maddelerinde ki değişim ile oluşturulmaya çalışılan yeni sistem biraz oradan, biraz buradan karma bir model olarak bize özgüleştirildi! Ne tam başkanlık, ne parlamenter sistem, ne de yarı başkanlık.

***
1914’de başlayıp 1918’de sona eren ve 14 milyon ölü, 34 milyon yaralı ve 12 milyon nerede olduğu bilinmeyen kay- bın yaşandığı Birinci Dünya Savaşı her
açıdan insanlık tarihinin bilinen en büyük, en kapsamlı trajedilerinden biridir. Bu savaş ye- nidünya düzeninin de yapılanması açısından da büyük önem arz etmektedir. Almanya ve Osmanlı bu savaşın mağlubu ve kaybedenleri iken, İngiltere başta olmak üzere Fransa ve Rusya kazananları olmuşlardır. Osmanlı bu savaşta açılan çok sayıda ki cephelerde binler- ce yiğit evladını kaybetmiş ve hepsinden daha önemlisi 600 yıldır süren cihan devleti-süper güç olma özelliğine nokta koymak zorunda bırakılmıştır. Osmanlı ile birlikte Rusya ve Avusturya-Macar İmparatorluğu da tarihe karışmıştır.

Sonuçlara Osmanlı açısından bakıldığında, varılan anlaşmalar neticesinde cephede elde edilen kazanımların masada kaybedildiği, ölümün yerine sıtmaya razı olunduğu belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Payitaht başta olmak üzere, tüm Osmanlı topraklarının işgal edilmesini engellemeye dönük ortaya konulan ve “Çanakkale Geçilmez” sözünün savaş meydanında ki kazanımına rağmen, 1918’in Kasımında İngilizler İstanbul’u fiili olarak işgal etmeye başlamışlardır bile.

Birinci Dünya Savaşının galibi ilân edilen iki ülke (İngiltere-Fransa), arkalarına savaşa çok aktif bir oyuncu olarak katılmamış olan ABD’nin de desteğini alarak açık (Mondros, Sevr, Lozan) ve gizli (Sykes-Picot) anlaşmalarla bir paylaşım gerçekleştirmekteydiler. Bu paylaşım; Orta Doğu başta olmak üzere dünyada yeni ulus devletlerin doğmasına, yeni siyasal sistemlerin oluşmasına, yeni sömürgecilik yöntemlerinin geliştirilmesi- ne de zemin hazırlamış ve böylece yenidünya düzeni kurulmaya başlanmıştı. Bu çerçevede bugünkü BM’yi (Birleşmiş Milletler) oluşturacak teşkilatın temeli Cemiyet-i Akvam olarak atıla- caktı. Cihan devleti olan Osmanlı’ya ise bakiye olarak bir avuç Anadolu topraklarında yeni bir isim ve yeni bir sistemle Türkiye Cumhuriyeti devleti bırakılmaktaydı.
Netice itibariyle yüzyılı aşkın bir süredir bu topraklarda var olma başarısını sürdürmüş ve büyük bir mirası kurumsal devlet deneyim- lerini devralmış olan bu ülke, hâlâ bir sistem arayışının içerisinde debelenmekte, iktidar değişimlerine göre şekil almakta ve arzulanan sonuca bir türlü ulaşamamaktadır. Başta Batı olmak üzere gelişmiş olarak isimlendirilen ve bunların içinde birinci ve ikinci dünya savaşının mağluplarının da olduğu birçok ülke çok kısa zamanda sistem sorununu çözmüş ve kendileri için belirlenen hedeflere emin adımlarla iler- lerken, yeniden dağılımın neticesinde oluşan devletlerde -ki içinde Türkiye’de var- neden bir türlü sistem oturmuyor ve sürekli kaoslar yaşa- nıyor? Peki, nedir bu ülkenin bir türlü arzulanan ideale yakın bir sistem ile kucaklaşamamasının nedenleri? Birinci ve İkinci Dünya Savaşı son- rası yapılan açık-gizli anlaşmalar mı? Bünyeye bir türlü uydurulamayan, dayatılan sistem mi? Bulunduğumuz coğrafya mı? Çok etnisiteli ve mezhepli yapı mı? …

Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul dâhil, Anadolu topraklarının büyük bir kısmı İngiltere-Fransa-İtalya-Yunanistan tarafından işgal ediliyor ve başta Çanakkale olmak üzere birçok cephede orta yaş, genç ve gençliğe yeni adım atmakta olan evlatlarını kaybetmiş bir toplum, kalanlarla bu işgallere karşı topyekûn bir direnci ortaya koyuyorlardı. Bu mücadeleler neticesinde elde kalan bu topraklarda, bundan sonrası için nasıl bir devletin ve siyasal sistemin oluşacağından toplumun kahir ekseriyeti bi haberdi. Bu mücadeleler ülke sathında birçok kongrenin yapılmasının zeminini teşkil ediyor, kongrelere öncülük eden kanaat önderleri başta olmak üzere toplumun kahir ekseriyetinin siya- sal sistem olarak Osmanlının devamını sağlama çabasında oldukları alınan kararlardan açık bir şekilde okunabiliyordu.

Neticede ilk meclis 1920’de bütün bu duygu ve düşüncelerle kılınan Cuma namazından sonra dualar eşliğinde Ankara’da toplanıyordu. Kısa zamanda kimsenin anlayamadığı ve anlam- landıramayacağı gelişmeler yaşanıyor ve kurucu irade 1920 ruhundan çok farklı bir noktaya eviri- liyordu. 1920 ile gerçekleşen Birinci Meclis tam bir Osmanlı bakiyesi görüntüsünü verirken -ki milli mücadele de bu saikler üzerine gerçek- leştirilmişti- 1923’deki İkinci Meclis birincisiyle mukayese dahi edilemeyecek bir görüntüyle oluş/ turul/uyordu. Bu yapı bugünlerde yüzyılına yaklaştığımız ve hâlâ tartışmakta olduğumuz siyasal sisteminde temelini oluşturmaktaydı. Ülke yüzünü Batı’ya dönmüş, gelişmişliği mu- asır medeniyet seviyesine ulaşmakta arayan, dini tüm kurum ve kavramlarla kavgalı, birçok kanunu Batı’dan edinmiş, demokrasiyi ve laikliği yönetimin, kapitalizmi ekonominin, moderniz- mi sosyal hayatın vazgeçilmezi kılarak yeni bir ulus yaratma projesiydi. Bu aynı zamanda yeni bir ideolojinin de oluşumuydu.
Ülke yeni bir günün sabahına yepyeni bir rejim-siyasal sistem ile uyanıyordu. Padişahlık olarak isimlendirilen saltanat ve sembolikte olsa varlığını sürdüren hilafet rafa kaldırılıyor, babadan oğula veya seçilmiş bir aileye tahsis edilen ülkeyi yönetme hakkı atamalarla değil seçimlerle belirleneceği bildiriliyordu. Uzun yıllar sandıklar seçmenin önüne getirilmiş olsa da, açık oy-gizli tasnifler yapılmışsa da bu yapılanların sadece mevcut siyasal partinin iktidarının ve onların tayin ettiği kadroların devamını onaylamaktan öteye gitmeyen bir düzlemde devam ettiğini her- kes biliyordu. Yani ülkede uygulanan demokrasi bize özgü hale getirilmişti!.. Tüm dünya, özellikle rol kesme yetisini kendisinde bulunduran süper- ler bundan hoşnut bir duruş sergilemeye devam ediyorlardı.
1920’den 1946’ya kadar demokrasi adeta “tek adam” yönetimini andıracak oluşum ve icraatlar- la “bize uygun bir model!” olarak tek parti sistemi ile yönetilmiş, ara ara çok parti denemeleri dahi mevcut siyasal partinin kendi içerisinde ki gö- revlendirilmiş kadroların kurdukları oluşumlarla denenmiştir. Bu denemeler toplumun sıkışmış gazını almaya veya oluşacak tepkileri ölçmeye matuf olarak uygulansa da, beklenenden daha fazla teveccühe mazhar olmuş, doğal olarak oluşan bu büyük ilgi kendini devletin tek sahibi addeden iradeyi rahatsız etmeye yetmişte artmıştır. Her ne kadar kendilerinin belirlediği isimler olsa da, oluşan bu alternatif partiler derhal kapatılmış, kurucuları ağır müeyyidelere tabi tutulmuştur. Bu süreçte ülkenin bağımsızlık mücadelesinde önde vuruşan ve ülkenin kurucu kadroları arasında yer alan birçok isim vatana ihanet suçlamaları başta olmak üzere birçok ağır suçlama ve ithamlarla karşı karşıya bırakılarak ya idam edilmişler ya ağır cezai müeyyidelerin istendiği mahkeme koridorlarında ve cezaevi ko- ğuşlarında mücadele vermişler ya da ülkeyi terk etmek zorunda bırakılmışlardır.. Yani devrim, kahramanlarını yemeye, yola birlikte çıktıklarını yolda bulunanlarla değiştirmeye başlamışlardı.
1946 Türk demokrasisi için bir dönüm noktasıydı. Zira ilk defa gerçek anlamda çok partili bir deneme yapılıyor ve bu denemede yeni kurulan bir parti –ki kurucuları dâhil kahir ekseriyetinin CHP teşkilatlarında siyaset yapıyor olmalarına rağmen- ülkenin ideolojisi dâhil her şeyini belirleme yetkisini elinde bulunduran kurucu partisine karşı ciddi bir zafer elde ediyor- du. Üstelik siyaset tarihinin alışık olduğu iktidar gücünün tüm imkânlarını kullanmalarına, her türlü algı ve manipülasyonlarına rağmen. Bu süreç DP’yi 1950 de “Artık Yeter, Söz Milletin!” sloganının sandıklara bir öfke olarak yansıması ile mutlak zafere ulaşıyordu. CHP eldeki tüm imkânlarını seferber etmesine rağmen sonuca etki edemiyor ve istemeyerek de olsa yenilmiş- liği kabullenmek zorunda kalıyordu. Bu on yıl devam edecek süreçte DP, iktidar olduğu halde muktedir kılınmayacaktır. Neticede kaderleri, çok ağır bedellerin ödendiği hain bir darbe ile iktidardan alaşağı edilmek olacaktır. İktidar par- tisi bu süre zarfında bir-iki sembolik değişimin dışında köklü, toplumun gerçekten arzuladığı değişimleri gerçekleştiremeyecek, tam tersi kendini devletin gerçek sahibi addeden güruha karşı sempatik ve şirin gözükecek söylem ve eylemlerde bulunacaklardır. Ama tüm bunlar kendileri için birilerinin belirlediği akıbeti-ka- deri değiştiremeyecektir.
Türk demokrasisi darbelerle ve bunun neti- cesinde gerçekleşecek yapılanmalarla tanışmış, birilerine rağmen iktidara gelmenin veya oralar- da kalıcı olmanın çokta kolay olamayacağının ağır ve bir o kadar acı mesajını almıştır. Tek parti iktidarında Ankara valisi tarafından dillendirilen bir cümle aslında ülkenin yeni ideolojisinin-si- yasal sisteminin de çok açık ve net mesajıydı; “Memlekete komünizm gerekirse onu da biz getiririz.”

Bu süreç iki binli yıllara kadar değişik ama benzer sahnelerin yaşandığı görüntülerle tekerrür etmeye devam etti. Darbeler, koalisyonlar, derin yapılanmalar, güç odakları, bürokratik oligarşi, vs. gibi söylemler dillerden hiç düşmeyen kavramlara dönüşüyor ve bunların üzerine kurulmuş, ne olduğunu kimsenin anlayamadığı bir sistem ile ülke idare edilmeye çalışılıyordu. Her parti iktidar olduğunda muhalefette iken şikâyetçi olduğu sistem sorununu rafa kaldırıyor, mevcut yapıyı makyajlamak, cilalamak suretiyle elde ettiği hükümet etme yetkisini kaybetmemek uğ- runa sisteme sımsıkı sarılmaya devam ediyordu. Şikâyet etme hakkı ise bu defa dünün iktidarı olup bugünün muhalefetine düşen partisine kalıyordu. Neticede dünya dönüyor, günler deveran ediyor, ama bu ülkede sistem adına değişen hiçbir şey olmuyordu. Zira sistem, ya dokunulmaz kılınmış, ya da iktidara gelenler elde ettikleri kazanımları kaybetmemek istercesine ‘dün dündür, bugün bugündür’ ü oynuyorlardı. Aradan 36 sene geç- mesine rağmen yamalı bohçaya dönüşmüş darbe anayasasının değiştirilememesi bu realitenin en güzel ispatı olsa gerekti…

2000’li yılların başında, yine bir sıkışmışlığın arifesinde, sistemin tüm tıkanmışlığını aşacak, demokrasi, laiklik, kapitalizm, modernizm olmak üzere egemen ideolojilerin toplum hayatında varlığını, devamını sürdürmesini ve içselleştirilmesini sağlayacak, adaleti, ahlakı, erdemi, refahı, hukuku egemen kılacak bir oluşum aranmaktaydı. Bu arayış uzun sürmedi ve ana omurgası düne kadar “öcü!” kılınan bir siyasi partiden koparak yeni bir oluşum gerçekleştiren muhafazakâr-demokrat-yenilikçi bir kadroyla sağlanmakta, seçimlerde halkında büyük tevec- cüh göstermesi neticesinde görev verilmekteydi. Fakat kendini devletin gerçek sahibi addeden yapılanma boş durmayarak, sürekli aba altından sopalarını göstermeye devam edeceklerdi.

İktidar partisi, birkaç eğilimi bünyesinde ta- şımakta, farklı yapılarla hiçte gizli saklı olmayan boyutuyla ilişkilerini sürdürmekte ve onların toplum vicdanında meşruiyet oluşturmasına da zemin hazırlamaktaydılar. Toplumun bütününü oluşturacak çok önemli noktalar o yapıların eline adeta ikram edilircesine sunulmaktaydı. Burada dillendirilen söylem ise “iyi niyet” ten öte geçmeyecekti. FETÖ bunun en bariz ve açık örneğiydi. Bu hain yapı, kurulduğu günden beri kendisini hiçbir zaman ümmetin bir parçası gör- meyecek ve hedefe ulaşmak için her şeyi meşru telakki edecek kadar kontrolden çıkacaktı. Az çok kendisini İslami bir hareket içerisinde gören herkes bu ve benzeri yapıları çok iyi bilmelerine rağmen ortak kazanımların oluşturduğu -çıkar mı denir, başka bir isimlendirmemi yapılır bile- miyorum ama- bunların tüm gayri İslami tutum ve davranışlarına göz yummakta, daha da kötüsü yanında yer almakta veya sessiz kalmaktadırlar. Bu yapı topluma sempatik gelecek birkaç büyük gösterimlerle de başta iktidar erkinin önemli üyelerine gözyaşları döktürerek, methiyeler dizdirecekti. Ta ki bu süreç 17/25 Aralık tarihine kadar düşe kalka devam edene kadar… 17/25 Aralık sonrası gelişmeler 15 Temmuz kanlı darbe girişimini gerçekleştirmeye kadar uzayacak ve bu darbe girişiminde bulunan yapı, iktidara, gerçek muktedirlerin kendileri olduğunu ve kendileri izin verip ve müsaade buyurdukça iktidarda kalabile- cekleri tehdidinde zirve yapacaklardı. Sonrası tüm kamuoyunun bildiği ve takip ettikleri gelişmeler… Peki, tüm bunların oluşmasını sağlayan saik neydi?.. Tartışmasız, bize özgü algı yönetimleri ve sistem problemleriydi. Zira bir türlü oluşturula- mayan, sürekli kişilere endekslenerek yamanan bir sistem ile bu ülke yaklaşık bir asırdır yönetil- mekteydi. Sistem devletin bir sorunu ve çözümü olması gerekirken, iktidarların bir sorununa ve çözümüne bırakılmıştı. Dolayısıyla iktidar parti- leri kendilerini o koltuklarda biraz daha uzun süre tutabilecek yaklaşımlarla yamadıkça yamıyorlar,
ortaya yine bize özgü bir model çıkarıyorlardı.

Son yapılan anayasa değişimini tetikleyen cümle neydi, hatırlayalım: “Mevcut hali hukuksal platforma taşımak…” Dolayısıyla son yapılan anayasa maddelerinde ki değişim ile oluşturul- maya çalışılan yeni sistem biraz oradan, biraz buradan karma bir model olarak bize özgüleşti- rildi! Ne tam başkanlık, ne parlamenter sistem, ne de yarı başkanlık.

16 yıldır iktidarda olan siyasal yapı, kendi içinde oluşan bir bakan değişiminde bile -ki Eğitim ve Adalet Bakanlıkları başta olmak üzere- sil baştan yeniden düzenlemeye kalkışmakta, yapboz uygulamasına dönüştürmektedir. Aslında bu tür konular iktidarların değişimi ile değişecek kadar kolay olmamalı, köklü, kalıcı ve çok zor müdahale edilebilen yapıda olmalıdır. Zira or- taya konulacak bir programın başarısını veya başarısızlığını ölçümleyebilmek bile onlarca yıla mal olmaktadır. Ama ne yazık ki halef-selef sanki farklı partilerin bakanlarıymış gibi tüm bürokrasi yeniden yapılanmakta, tüm programlar yeniden düzenlenmektedir. Bu davranışı gerektiren saikin ise; “benim adamım” olmaktan öte bir şey olmasa gerek. Aranan kriterler liyakat, ehliyet, adalet ve de hak olması gerekirken, maalesef yaşanan pratikler öyle olmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla makroların yerini mikrolar almakta, adeta gün kurtarılmaktadır. Bu ise kaynakların-zamanın israfı ve geleceğe dönük artan ümitsizliklerin oluşmasından başka bir anlam ifade etmemek- tedir. Devleti bürokratik anlamda küçültmeye gelenler büyüttükçe büyütüyorlar, artık öyle bir noktaya geliyor ki tam bir obez yapı ortaya çıkıyor.

Duygusallığın, hamasetin, tarafgirliğin zirve yaptığı bu topraklarda olayların gerçek anlamda irdelenmesi bile objektiflikten çok uzak bir de- ğerlendirmeye tabi tutulmakta, olması gereken doğru ne ise konuşulamamaktadır. Eleştiriler yapıcı dahi olsa “zamanlama çok manidar” gibi absürt deyimlerle kişiler hedefe oturtulmakta, çok ucuz polemiklerle ve demagojilerle yıpra- tılabilmektedir. Bu mantık ve mantalite hâkim olduğu sürece bu ülke insanı daha çok uzun yıllar sistem sorununu konuşmaya ve kişilerle müşahhas hale getirilen palyatif çözümlerle, yeni tıkanmışlıkların içinde yeni çözüm arayış- ları bulmak için tartışmaya devam edecektir. Aslında sorunun temelinde sistem problemi olsa da, önemli ölçüde etik değerlerden yoksunluğu- muzda göz ardı edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki; bu ülkede iktidar değişimleri ahlaki saikler aslında sorunun temelinde sistem problemi olsa da, önemli ölçüde etik değerlerden yoksunluğumuzda göz ardı edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki; bu ülkede iktidar değişimleri ahlaki saikler üzerinden daha çok ideolojik veya en çokta ekonomik nedenlerden oluşmaktadır.

Her seçim sonucundan sonra kazanan da kaybeden taraf da ‘seçmenin verdiği mesajı aldık’ derler. Ama seçmen ne mesaj verdi ve bunlar neyi aldı bu çoğu kez kimse tarafından tam olarak bilinmemekte ve herkes işine geldiği şekliyle yorumlamaya ve çözümler üretmeye devam edegelmektedir. Gerçekte bakıldığında seçim öncesi yapılan tartışmalar, eleştiriler va- atler bile ana yörüngesinden çok uzak hamasi, niyet okuyucu, ötekileştirici, aşağılayıcı basit ka- saba politikacılarının tavrından öteye gitmeyen şekliyle cereyan etmektedir… Tüm yarış “ben şunu veriyorum” vadine karşı “ben daha fazlasını vadediyorum”dan öteye geçmemektedir. Ülkede başta ahlaki-etik değerler yozlaşmış, uyuşturucu kullanımı çocuk denecek yaşlara kadar inmiş, adalete olan güven duygusu sarsılmış, yolsuzluk konuşulmaması gerekirken tam tersi meşru- laştırmak için yeni tefsirler ve teviller yapılmış, toplum psikolojik travma yaşamakta, çok basit ve ucuz gerekçelerle insanlar öldürülmekte, kavgalar çıkarılmakta… Kimin umurunda…
Kim, hangi siyasi oluşum bunlar üzerine gerçek verilerle halkın huzuruna geldi veya gelebilmekte. “Önemli olan ekonomik kazanımlar”, bunlar kaybe- dilmesin gerisi laf-ı güzaf söyleminden başka bir şey ifade etmez mantığı ne acıdır ki toplumun büyük bir kısmının egemen düşüncesi haline gelmiştir. İşin en acı ve trajik olan tarafı ise bu konularla ilgili en çok konuşması gereken kanaat önderleri, aydınlar, âlimlerin sessizliği veya körü körüne tarafgirliği… Yani özetle oynanan bir tiyatro, roller aynı, sanatçı- lar aynı, konu aynı, konuklar aynı. Değişen sadece sahne dekorları, yani çağın söylem ve eylemleri…l

Yorumlar

Site Yorum 0