Cemaatten Devlete, Devletten Şirkete

Cemaatten Devlete, Devletten Şirkete

Şurası iyi bilinmeli ki hakkıyla yapılan bir istişare asla vakit ve hız kaybı değildir.
Tam aksine toplumları yıkıma götüren kararların çoğu, alelacele ve istişareye başvurulmaksızın alınan kararlardır. Geçen çağın en kararcı lideri olan Hitler iktidarının ömrü, on yıl civarındadır ve Almanya’nın yıkımına mal olmuştur.

Geçmişte, şehir veya kabile demok- rasilerinde toplumun yönetiminin doğrudanlığına karşı, günümüzün karmaşık ve kalabalık toplumlarında
bu doğrudanlık ister istemez temsilî biçimlere evrilmiştir. Hatta parlamenter temsil bile artık anlamını yitirmiş durumda. Dolayısıyla da temsilî- yet, seçmenin temsilinden sosyopolitik alanların temsiline evrilmekte. Ama bu kez de sosyopolitik çoğulluğun temsil biçimi tartışılmakta. Zira seç- menle seçilen arasında doğrudan hiçbir temasın olmadığı ve hatta ülkemizde de olduğu gibi seçmenin belli bir kişiyi değil de sadece bir partiyi seçtiği temsil durumları, seçimleri giderek sadece parti (liderleri)’nin seçildiği bir anlamsızlığa götürmekte. Hele ki başkanlık sistemi içerisinde seçilen artık sadece başkan olduğuna, yürütme kadar yasamayı da o belirlediğine göre, meclis seçimleri de büsbütün anlamsızlaşmakta. Bu du- rumda yasama için farklı bir yöntem, sözgelimi farklı seçim yöntemleriyle oluşturulacak bir uz- manlar heyeti formülü geliştirilerek, parlamenter temsil meselesinin yerel düzeyde çözümlenmesi, daha doğru ve tutarlı bir yol olacaktır. Bunun için de bir türlü hayata geçirilemeyen şu mahut yerel yönetimler yasasına işlerlik kazandırılarak ve yerel yönetimler güçlendirilerek (büyükşehirler veya eyaletler biçimiyle), temsil mekanizmaları halka daha yakın kılınmalı ve halkın siyasete katılımı da hiç değilse bu yolla etkinleştirilme- lidir. Başkan tarafından teşkil edilecek yürütme (hükûmet)’nin denge ve denetlenmesi ise, yerel meclislerin temsilcileriyle teşkil olunacak dar bir merkezî meclis tarafından yürütülebilecektir.
Ama iktidar, Başkanlık modelini nasıl rasyonalize edebileceği üzerinde değil de, oto- ritesini nasıl daha etkin kılabileceği üzerinde kafa yormakta. Oysa Kur’an istişareyi emre- derken, aslında yönetimin yaygınlaştırılmasını amaçlamaktadır. Üstelik bu istişare, keyfekeder bir uygulama değil, kurumsal ve zorunlu bir emirdir. Günümüz yönetim tecrübeleri de, iş yerinden okula, aileden hükûmetlere kadar, istişarenin yaygınlaştırılmasını esas almaktadır. Gerçi Cumhurbaşkanı ülkeyi de şirketler gibi yönetmekten söz ederken, bir tür otoriterliği ve merkeziyetçiliği kast etse de, günümüz şirketleri de böyle yürütülmemekte. Şurası iyi bilinmeli ki hakkıyla yapılan bir istişare asla vakit ve hız kaybı değildir. Tam aksine toplumları yıkıma götüren kararların çoğu, alelacele ve istişareye başvurulmaksızın alınan kararlardır. Geçen çağın en kararcı lideri olan Hitler iktidarının ömrü, on yıl civarındadır ve Almanya’nın yıkı- mına mal olmuştur.

Liberalizmin iktisada bakışı açısından, bir devletin şirket gibi yönetilmesi, daha doğrusu mümkün olduğunca küçültülmesi, arzulanabi- lir bir şeydir. Ama bir taraftan aşırı bir biçimde büyüyen bir devletin, öte yandan özünde ras- yonel bir kuruluş olması gereken bir şirket gibi yönetilmesi düşüncesi, oldukça abes. Çünkü rasyonellik belli bir sınırlılığı gerektirmekte- dir. Sonuçta bir şirketin belli bir iştigal alanı vardır ve şirket bu alanla sınırlıdır. Devlet ise oldukça farklı ve adeta zıt konuları bünyesinde barındırır ve bu açıdan çok da rasyonel bir kurum değildir. Şirket, özünde kâr amaçlı bir kuruluştur. Devlet ise kârı değil, hizmeti esas alır. Kâr payı değil, adalet dağıtır. Beri yandan liberal devletin bir başka hususiyeti ise, siyasal açıdan otoriter ve merkeziyetçi olmamasıdır. Oysa “Türk tipi başkanlık” modeli, bir yandan şirketler gibi yönetimsel serbestlik isterken, öte yandan bunun otoriter ve merkeziyetçi olmasını arzulamakta.

AK Parti iktidarının on altı yıllık iktidarı dönemindeki en büyük başarısı, milliyetçilerle muhafazakârları ve İslamcıların büyük bir kesimini ortak bir iktidar şemsiyesi altında toparlayabilmesidir. İslamcılığı kendi dinginliği ve uyuşumculuğunda dizginleyen muhafazakâr sağcılık, kapitalizme teşne fırsatçılığıyla, kazan- mayı esas alan bir bakışı, ahlakın ve siyasetin esası haline getirmiştir. Milliyetçi ve muhafa- zakârları tatmin etmekse kolay. Yollar, köprüler, havaalanları, uçaklar, otomobiller, gösteriş ve şaşaa, güç ve ihtişam gösterileri… Hele hele bunlara ucundan kıyısından kendisi de ula- şabiliyorsa, kendisi de egemenliğin hazzını yaşayabiliyorsa, gerisi umurunda bile değildir. İhtişamın ardındaki sefalet görülmez bile. Ötekilere karşı kalbinde bir duyarlık, empati ve merhamet hissi yerine sadece kazanılmış zaferlerin hazzıdır umurunda olunan. Peki ya İslamcılar, cemaatler, hakkın ve adaletin AK Parti iktidarının on altı yıllık iktidarı dönemindeki en büyük başarısı, milliyetçilerle muhafazakârları ve İslamcıların büyük bir kesimini ortak bir iktidar şemsiyesi altında toparlayabilmesidir. İslamcılığı kendi dinginliği ve uyuşumculuğunda dizginleyen muhafazakâr sağcılık, kapitalizme teşne fırsatçılığıyla, kazanmayı esas alan bir bakışı, ahlakın ve siyasetin esası haline getirmiştir. Milliyetçi ve muhafazakârları tatmin etmekse kolay savunucuları olması gereken kesimlere ne demeli? Onlar da kendilerine özgü haksızlıklar giderildikçe gireceklerdir gücün kontrolüne, hele ki bu gücü bir ucundan da olsa kendileri de kontrol edebiliyorlarsa, iktidarda olmanın keyfini yaşayabiliyorlarsa!.. Durun bakalım! Her şey bu kadar ucuz mu? Böyle mi öğrenmiştik kitabı? Öğrendiklerimiz bunlar mıydı? Yoksa o, hayali bir dünya mıydı? Ayaklarımızı yeni mi bastık topraklara? Toprağın mı kulları olduk?

Salt iktidar hırsıyla, özellikle de mahrumi- yetleri ve yoksunluklarıyla bilenmiş bir kuşağın saldırganlığı (ya da mücadelesi) tarafından ele geçirilen iktidarın yarattığı tatminin ardından gelen bir yorgunluk ve amaçsızlık hali (refahın yol açtığı sefahat), İbn Haldun’dan beri bilinmekte. Oysa yayılmalıdır egemenlik, farklı alanlara geniş- letilmelidir. Sözgelimi kültüre, eğitime, adalete, hukuka, insan haklarına, dezevantajlı kesimle- re, gelir eşitsizliklerine, ekolojiye… Ehliyet ve liyakate dikkat edilmeli, devletin uygulamaları adalete uyarlı bir biçimde nesnelleştirilmelidir. İnsanların adalete erişim yolları açılmalı, bu yollar nüfuzun ve rüşvetin gücüne, siyasilerin insafına bırakılmamalıdır. Ama öyle mi? İşler hâlâ güç odaklarının himmetine havale edilmiş durumda. Adalet de işlemeyince, cemaatleşmeyi bile nüfuz aracı olarak kullanan kötü niyetlilerin ardı arkası kesilmiyor. En önemli işlevi bunların önlenmesi ve hukukun sağlanması olan iktidarn ise, bunları ancak kendisine bile zararlı olmaya başladığında ve adeta bir zafer havası içerisinde ortadan kaldırabilmekte.

İBN HAlDuN ve İKTİDARlARıN
çöKüşü NAZARİYeSİ

Suyun suya benzediği gibi, geleceğin de geçmişe benzediği bir dünyada yaşadığından söz eden İbn Haldun’un toplumbiliminin en büyük hususiyeti, bizzat kendi tecrübelerinden yola çıkarak kaleme aldığı iktidar döngüleridir. Öyle ki bu söylemin inandırıcılığından ve gerçekleşmesinden korkan Abdülhamid bile, ay- dınların diline pelesenk olan çöküş nazariyesinin kehanetimsi söyleminden kurtulabilmek için ya- saklatır Mukaddime’yi. Oysa çare Mukaddime’yi yasaklatmakta değil, akla ve tecrübeye dayanan tedbirleri almaktadır. Sonuçta ise Mukaddime’yi yasaklatması Abdülhamid’i o mahut korkusunun gerçekleşmesinden kurtaramaz. Hem de kendi mekteplerinde yetişen bir kuşağın girişimiyle indirilir tahtından.

İbn Haldun ise kendi tecrübelerini şöyle özetler: “Yüceliği şahıslarda toplamak devletin bir tabiatıdır. Yücelik ve şeref, devleti kuran kuvvetlerden ibaret olan asabiyetler arasında ortak olduğu ve devleti kurmak ve korunmak için hep birlikte çalıştıkları çağlarda, başkalarını kuvvetle yenerek memleketler ele geçirmek ve mülkü korumak için son derecede çalışarak devlet sahibi olmanın ve onu kuvvetlendirme- nin bir örneğini teşkil ederler… Fakat aralarında biri hükümranlığı kendi şahsına tahsis ettikten sonra asabiyetlerin kudretini kırar ve onları boyunduruğu altına alır; mal ve serveti kendi şahsı için ayırıp onları bundan mahrum eder, bunun bir sonucu olarak onlar düşmanlarıyla savaşmak hususunda tembelleşir. Bunun üzerlerine kudretleri zaafa uğrar… Nimetler ve servet çoğalmakla birtakım alışkanlıklar da artar, bunların artmasıyla masraflar çoğalır… gelirler masrafları karşılayamaz olur. Yoksullar mahvolur, zenginler lezzet ve nimetlere dalar- lar. Gelirlerini bu yolda sarf edip, tüketirler… nimetlere ve lezzetlere dalma kalp ve nefislerde

her çeşit kötülük, zayıflık ve korkuları yarattığı için ahlak ve karakterler de bozulur… bundan sonrası ise çöküştür.” (İbn Haldun, Mukaddime, MEB Y. cilt: 1, s. 426, 427, 428, 429; kısmi deği- şikliklerle)
Benzeri örnekleri Kemalizm kuşağı kadar, Abdülhamid ( Tanzimat) kuşağı da yaşadı. Abdülhamid dönemi İslamcılarının Abdülha- mid’le anlaşmazlıklarının temel sebebi ise, her iki tarafın birbirlerine karşı şahsi husumetleri değil, aralarındaki anlayış ve strateji farklılığı- dır. Abdülhamid’in muhafazakâr kalkınmacı Osmanlıcı siyasetine karşı İslamcılar yenileş- meci ve ümmetçi bir siyasal anlayışa sahiptiler. Ahlakı, adaleti ve istişareyi önemsediklerinden, Abdülhamid’in bunlara mugayir politikalarına karşı bir tavır içerisinde olmaları gayet tabiydi. Dolayısıyla buna yönelik bir değişim umudunu barındırdığı için, Abdülhamid’in hal’ine ve meşrutiyete dolaylı da olsa destek vermişler veya en azından bu meselede sessiz ve tarafsız kalmışlardır. Oysaki onların bağımsız ve mu- halif bir İslamcı siyaset geliştirememelerinin önündeki en önemli engel de bizzat Abdülha- mid’di. Bunun en açık izharı, onca İslamcının sürgünle, hapisle cezalandırılması ve hatta Cemaleddin Afgani’nin gözaltında ölüme mahkûm edilmesidir.

İslamcıların Abdülhamid’e karşı bu ta- vırlarındaki temel etken, onunla olan bakış açısı zıtlıkları, daha doğrusu İslam dünyasının içerisine gömüldüğü krizinden çıkışıyla ilgili teşhis farklılıklarıydı. Çünkü Abdülhamid meseleyi basit bir kalkınma ve modernleşme sorunu olarak görürken, İslamcılar meselenin çok daha derin olduğunu ve bu nedenle de ön- celikle İslam dünyasını bu hale düşüren temel etken olarak gördükleri müstekbir yönetimlerin tasfiye edilerek, toplumların içerisine düştüğü ve onları meflûç hale getiren zihinsel ve bedensel kötürümlükten kurtarılmaları gerektiğini dü- şünmekteydiler. Sonuçta aradan geçen yüz yılı aşkın bir zamana rağmen, İslamcılarla muha- fazakârlar arasındaki bu temel görüş ve strateji farkı değişmiş de değil.l

Yorumlar

Site Yorum 0