Cemaatler-Tarikatlar ve Olası Operasyonlar

Cemaatler-Tarikatlar ve Olası Operasyonlar

Cemaatler-Tarikatlar ve Olası Operasyonlar

MEHMET DUMAN

Yıllarca dokunulmayan, büyüdükçe büyüyen, kurumsallaşan, kabul gören, halkın umudu olan, gelecek vadeden iktidar veya kurumsallaşmış yapılar post-modern bir darbeyle alaşağı edilebiliyor.

15 Temmuz askeri darbe kalkışması ka- muoyunda kendilerine ‘cemaat’, ‘camia’ denilen bir çevre tarafından yapılmaya kalkışılınca, ‘cemaat’ olarak bilinen
veya öyle nitelendirilen her kesim suçlanmaya, mahkûm edilmeye ve kuşkularla haklarında olmadık şayialar çıkartılmaya çalışıldı. ‘Karıncayı bile ezmez’, namazında-niyazında, dürüst, na- muslu, kendi hallerinde, vb. olumlu nitelemelerle anılan bu cemaat 251 insanımızı da şehit edip, binlercesini yaralar, ülkenin en stratejik yerle- rini ele geçirmek için düşmanca bombalama eylemine geçince onlarla birlikte memleketteki irili-ufaklı bütün oluşumlar, cemaat ve tarikatlar o gün bugün topa tutuluyor.
2016’da başlayan bu saldırılar hızından bir şey kaybetmeksizin içinde bulunduğumuz zaman dilimine kadar devam etmektedir. Belli belirsiz aralıklarla darbeler yaşayan ülkemizde Nisan 2007 e-muhtıra darbesini göz ardı edersek, 28 Şubat 1997 post-modern darbenin öncesini de hesaba kattığımızda yaklaşık 20-25 yıldır –eski tabirle- ‘mürtecilere’ operasyon çekilmiyordu… Tabi unutulan bir şey yok ve devlet de sahipsiz değil!.. Bunların hesabı ‘bir yerlerde’ yapılıyor. Yıllarca dokunulmayan, büyüdükçe büyüyen, kurumsallaşan, kabul gören, halkın umudu olan,

gelecek vadeden iktidar veya kurumsallaşmış yapılar post-modern bir darbeyle alaşağı edile- biliyor. Genelde İslam ve Müslümanlar, özelde bu dinin anlamından hareketle cemaatleşen yapılar, tarikatlar veya sivil toplum kuruluşları şeklinde örgütlenerek bir araya gelen insanların çabaları, emekleri, biriktirdikleri kâh IŞİD eliyle, kâh el-Kaide ve türevleriyle veya bizde olduğu gibi 15 Temmuz kanlı askeri darbe heveslilerinin ‘harakiri’ teşebbüsünde bulunmaları ile yok edilebiliyor, gözden düşürülebiliyordu.. Örnek- ler çoğaltılabilir, içimizdeki ve dışımızdaki sinsi düşmanlar ‘dindar kesim’ iyi bir noktaya geldi- ğinde, tamamen yok edilme değilse de, hoyratça ‘budanma’ işlemi için düğmeye basılıyor.
Özellikle son iki yıldır zaman zaman nük- seden-belki alıştıra alıştıra- cemaatlere ve tarikatlara operasyon yapma haber ve yorumları yazılı, görsel ve sosyal medya da yer almakta. Hatta bunun altyapısı hazırlandı ve hazırlanıyor da denmekte. En son Adnan Oktar’ın karanlık, sıradan, ahlak yoksunu şebekesini bile ‘Adnan Hoca Cemaati’ olarak adlandırarak, kendilerini ‘cemaat’ olarak tanımlayan veya kamuoyu ta- rafından öyle bilinen çevreler üzerinde bir ‘algı’ havası oluşturmak ve bunun operasyonel alt yapısını hazırlamak suretiyle planlar yapılmakta-

dır… Bazen de bu operasyonlar-bir terbiye aracı olarak- ‘gözdağı’ vermek amaçlı da olabiliyor. Büyük öküzü kırbaçlarsak, küçük öküzleri ürkü- türüz, sonra üstlerine çökeriz korkusu şeklinde işleyen bir süreç…

DeNeTİM AlTıNA AlMAK çARe Mİ ve MüMKüN Mü?

Gazeteler televizyonlar ve sosyal medya “Nedir kardeşim bu cemaatlerden çektiğimiz? Devlet hepsinin üzerine beton dökmeli. İtiraz eden de yerlilikten millikten atılmalı…” denilmekte. Hiçbir şey yapılmasa bile bu cemaat ve tarikatların ‘kayıt altına alınması’, ‘denetlenmesi gerekmekte…’ tartışmaları bu şekilde sürüp gidiyor…
Hemen her çevrenin görüş beyan ettiği tartışmalara geçen dönem AK Parti Isparta Milletvekili olan Sait Yüce şu sözlerle katılmıştı: “Devletin cemaatleri denetim altına almak gibi bir niyeti yok. Devlet cemaatleri denetleyemez. Cemaatler kendi içlerinde kendilerini denet- lemek durumundadırlar. 15 Temmuz olayı, cemaatler için de önemli dersler çıkaracak sonuçlar doğurmuştur.”
Eski İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa
Çağırıcı ise Karar gazetesine verdiği demeçte “Ya- pılması gereken, toplumu tasavvuf ve cemaatler konusunda doğru bilgilendirip yanlışa düşme- sini önlemektir. Devletin denetim işlemini de despotizme yönelmeden yapması gerekir. Eğer siz devletin görevi olan denetleme, meşru çizgide tut- ma görevinizi yapmaz da onların suç işlemesine ortam hazırlarsanız suça ortak olmuş olursunuz.”
En son Star Gazetesinde yazan, uzun süre de sessizliğini koruyan Ahmet Taşgetiren ise yapıların kendi içinde bir denetime gidebilece- ğini belirtiyor. “Cemaatler realitedir, meşruiyet zemini sağlanmalı. Cemaatler Türkiye’nin ve İslam’ın realitesidir. Cemaatlere meşruiyet ze- mini sağlamak gerekiyor. Bunun aynı zamanda şeffaflığı getireceğini düşünüyorum. Yani örtülü çalışma gibi bir zorunluluğun içine itilmemeli. Kamuya açık olduğunda sosyal denetimi de kendiliğinden olacaktır.” Eski Diyanet Başkanı Mehmet Görmez de benzer görüşleri payla-

ÖzElliklE son iki yıldır zaman zaman nükseden-belki alıştıra alıştıra- cemaatlere ve tarikatlara operasyon yapma haber ve yorumları yazılı, görsel ve sosyal medya da yer almakta. Hatta bunun altyapısı hazırlandı ve hazırlanıyor da denmekte. En son Adnan Oktar’ın karanlık, sıradan, ahlak yoksunu şebekesini bile ‘Adnan Hoca Cemaati’ olarak adlandırarak, kendilerini ‘cemaat’ olarak tanımlayan veya kamuoyu tarafından öyle bilinen çevreler üzerinde bir ‘algı’ havası oluşturmak ve bunun operasyonel alt yapısını hazırlamak suretiyle planlar yapılmaktadır…

şıyor: Yasaklamak çare değil. Devletleştirmek hiç çare değil. Çare liyakattır, ehliyettir, ilimdir, özgürlüktür. Çare şeffaflıktır. Bir yapı, hangi çerçevede hizmet veriyorsa topluma onu deklare etmeli ve onun dışına çıkmamalıdır”.

DİYANeTİN TeMSİl eTTİğİ ReSMİ DİN İKNA eDİCİ Değİl

DİB’in Osmanlı sonrası Cumhuriyet dönemin- de hangi amaçlarla kurulduğu herkesin malumu. Doğru İslam’ı halka sunmak gibi bir amacı olsa da, asıl –siyasi- işlevi dini-dindarları da diyebi- liriz- kontrol altına almak… Çok iyi isimlerin başkan olduğu dönemlerde diyanet, kendisinden bekleneni fazlasıyla vermiş olsa da, bu belli bir yere kadar. O yüzden DİB, cemaatleri ve tarikatları ihata edemez, denilmekte. Biri resmi, diğerleri sivil(olmalı). Bununla beraber o devletin bir me- muru olarak üstüne düşen görevi yapmalı…
Buradan bakılınca denetimde en büyük görev DİB’in. Mehmet Görmez döneminde bu yönde adımlar atılmıştı. Görmez, Din Şurası›nın 18. maddesine dayanarak “Diyanet İşleri Başkanlı- ğı’nın ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nun Türkiye’de ne şekilde din hizmeti verileceğine katkıda bulu- nan bütün sivil dini yapılarla bir araya gelerek bu hatalara bir daha bu milleti düçar etmemek için bize düşen ortak görevler konusunda istişa-

rede bulunmak” olduğunu söyleyerek cemaat ve tarikatlarla toplantı yapacaklarını ilan etti.. Onlarca çevrenin katıldığı toplantıda Diyanet’in, Cemaat ve Tarikatlardan istediği, olmazsa olmaz 5 ilke şöyle belirlendi:

1. Tekfir etmeyeceksin
Sadece kendini hak bilip, kendin gibi inan- mayan, kendin gibi düşünmeyen ve kendin gibi yaşamayanları dinden çıkmakla suçlama- yacaksın.

2. Ötekileştirmeyeceksin
Kendin gibi inanmayanı ve yaşamayanı öte- kileştirmeyeceksin, azınlığa düşürmeyeceksin.

3. İslam’dan ayrılmayacaksın
İslam ilminden ayrılmayacaksın, İslam›ı kendine göre yorumlamayacaksın.

4. Şahısçı olmayacaksın
Şahısları hakikatin yerine ikame edemezsiniz, baki hakikatleri fani şahsiyetler üzerine bina edemezsiniz. Biz irademizi bir faniye teslim edemeyiz.

5. Şiddete karşı duracaksın.
Altına kim imza atmaz ki, yeter ki lafta kalma- sın. Bütün derdimiz de bu değil mi zaten?

BİZİ ‘BİZ’le Mİ vuRACAKlAR

Aslında kendisi de siyasal İslamcı hareket- ten gelen kadrolarla kurulan ve farklı İslamcı çevreleri de içine alan bir ‘koalisyon’ olarak ken- dini var eden iktidar partisinin tutumu çok net değil bu konuda… Her ne kadar 2015 yılında ‘Kırmızı Kitap’ta yazılan “Legal görünümlü İllegal yapılanmalar” ifadesi, FETÖ ile ilgili veya onunla sınırlı olduğu hissettirilse de kazın ayağı hiçte öyle değil. Çünkü istenirse bu cümleden hareketle herkese, her kesime operasyon çeke- bilirler. Süreç ve iktidar olan zihniyetin rengine göre gelişmeler değişir… Son derece esnek ve kapsamlı… Kenan Alpay’ın Yeni Akit’teki köşe- sinde yer alan görüşe inanmak bile istemiyoruz: “Kemalist devletin yıllar yılı ezmeye, un ufak etmeye endekslendiği muhafazakâr ve İslamcı

kimliği güya iltifat olsun diye Yeni Türkiye’de ezmesi ve un ufak etmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a havale ediyorlar. Ne kadar ahlaksızca, utanmazca bir teklif…”
Şu üç öküz hikâyesi gerçek olmasın sakın, eğer hesaplar o yönde yapılıyorsa, biz de kurulan tuzaklar ayaklarınıza dolansın diyelim…

TARİKAT ve CeMAATleR ‘YeRlİ’ ve ‘Mİllİ’ Mİ olACAK?..

15 Temmuz sonrası, devletin değişen bir pa- radigması var, onda kuşku yok. Gazeteci Nevzat Çiçek’in Habertürk de yayımlanan açıklamaları ve tespitleri dikkat çekici: “(Yapılar) toplum ta- rafından biliniyorsa, İslami öğretisi varsa ve bu ülkeye hizmetinde bir sıkıntı yoksa burada bir sorun yok. Ama tarikat, cemaat, vakıf ve dernek adı altında dini kullanarak dışarının maşalığını yapıyorsa, milli güvenliğe tehdit oluşturuyorsa, dinin sahih kaynaklarını yerle bir ederek kendi anlayışını empoze etmeye çalışıyorsa, ümmete de ülkeye de herhangi bir faydası yoksa bunlar tasfiye edilecektir… Bu noktada iki şey söyleni- yor. Islah edilebilir olanları varsa ıslah edelim. Büyük bir ihtimalle ya tasfiyeleri ya küçülmeleri ya da asli unsurlarına dönmeleri istenecek.”
Devletin sivil toplum kurumlarıyla, tarikat ve cemaatlerle ilişkisini son derece demokratik bir ortam içerisinde hazırlaması gerekir diyen Çiçek” Devlet, devletliğini; tarikat, tarikatliğini cemaat cemaatliğini bilecek. Devletin sahibi devlet olacak. Hiçbir tarikat, cemaat, siyasi akım ve ideoloji artık devletin sahibi olmayacak. Eğer, tarikat – cemaat yapısı devletin içerisine sızmayı hedef alıyorsa, belli bakanlıkları ve yerleri kendi adamlarıyla doldurmayı esas alıyorsa, yeni devlet paradigmasının buna izin vereceğini düşünmüyorum.”
Operasyonların devam edeceğini de belirten Nevzat Çiçek “Çünkü bunlar toplumu etkileyen, toplumda gerginlik çıkarabilen, din adına hare- ket edip, farklı şeyleri öne çıkarabilen yapılar. Bu ülke, Çorum›u, Sivas›ı, FETÖ› yü gördü. Sistem bunlara “Dur” iradesini daha hızlı gösterecektir.» “Devlet paradigması şu an siyaset, asker,

bürokrasi, istihbarat, emniyet, diyanet hepsini kapsadığı yeni bir paradigma. Bu yeni paradig- ma içinde ben bunun ortak bir akıl olduğunu düşünüyorum. Ve bu ortak akıl neticesinde dev- letin milli güvenliğini tehdit edecek olan bütün yapıların pasifize edilmesi için çok ciddi bir irade olduğunu düşünüyorum.”
Dün Star’da, şimdilerde ise Türkiye’de yazan ve yarın nerede olacağı bilinmeyen, hatta Er- doğan’ın bütün ikazlarına rağmen susmayan, yetkisini de haddini de aşan cümleler kuran bir Cem Küçük var ki evlere şenlik, köşesine çekilmiş kurusıkı atış yapıyor.” Ben ne yazıyor- sam hep oldu ve olacak. Ben kurusıkı atmam ve soruşturmadan yazmam. Önümüzdeki süreçte birçok başka operasyon da olacak. DEVLET hem sağda hem solda büyük temizlik yapacak ve irili ufaklı tüm suç örgütleri temizlenecek. Nasıl sağ- daki Alpaslan Kuytul çetesi göçertildiyse, aynı şekilde soldaki suç örgütleri de temizlenecek. Aynı şekilde soldaki sözde medya görünümlü suç örgütleri de çökertilecek»
Abdurrahman Dilipak’ın Akit’teki yakla-
şımları, kullandığı ifadeler de şık olmamış. Okuyalım: “Adnan Oktar yakalandı ya, ben- zerlerini ve bunların tuzağına düşen fuhuş bataklığında debelenen siyaset, bürokrasi, ser- maye ve STK içindeki gaflet sahiplerinden de söz edeceğim, bu “Cemaat” denilen yapıların nasıl kontrol altına alınması gerektiğinden de. Bunları kendi haline bırakırsanız hepsi birer FETÖ’ ye de dönüşebilir.”
İbrahim Karagül de Yeni Şafak’taki köşesinde “Yerlileşme dalgası ilk “Muhafazakâr Muhalefet” i vuracaktır” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Karagül, tehdit mi, uyarı mı yapıyor… Gazeteci mi, kâhin mi belli değil… Dostça bir yazı hiç değil; ‘konu- munu’ aşan cümleler sarf etmiş olmalı ki, sanırım bu yazının ardından, gazetede ki görevi hariç diğer bütün görevlerinden el çektirdiler. Karagül şunları söylüyor: “Önümüzdeki dönemin en bü- yük riski “açığa düşmek” tir. Kişiler, kurumlar, sivil örgütler, cemaatler, siyasi hareketler dünyadaki genel eğilimi, Türkiye’nin büyük dönüşümünü doğru okuyamaz, nereden gelip nereye doğru gittiğini kavrayamaz, önümüzdeki yıllarda çok

daha hızlanacak bu değişime yatırım yapamazsa “açığa düşecek”, iddialarını kaybedecek, bazıları siyasi ve ideolojik tezlerini yitirecektir.
Çok güçlü yapıların eridiğini, akıllıca hareket eden kişi ve çevrelerin büyük güce dönüştüğünü, bu anlamda dramatik değişimlerin yaşandığını görebiliriz. Çok güçlü kişiliklerin unutulduğunu, dev ekonomik yapıların zayıflayıp dağıldığını, yeni aktörlerin öne çıktığını, bugün küçümsenen bazı yapı ve çevrelerin merkeze kaydığını, Tür- kiye›nin geleneksel iktidar alanında önemli yer tutanların o dairenin dışına itildiğini görebiliriz. Çünkü bu dönemde “açığa düşme” nin sonucu erimek, yanlış hesapların içine düşüp zayıflamak ve kaybolmaktır. Siyasi çevreler ya da partiler, yeni bir dil geliştiremedikleri ölçüde toplumsal zemin kaybı yaşayacaklardır. 24 Haziran seçimlerinin en önemli sonucu budur. Dolayısıyla kimse hesap- larını, bugüne kadar edindiği alışkanlıklara göre yapmasın. Bu öyle bir dalga ki, çok güçlü yapıları bile ezip geçebilir. Kurumları, cemaat adı altında örgütlenen iktidar gruplarını, medya organlarını, entelektüel direnç odaklarını un-ufak edebilir.
“Yerlileşme” ye muhafazakârlık kimliği ile di- renmeye çalışmak. Bu öyle bir gelecek yatırım ki;

bireylerin, siyasi çevrelerin, kurumların, şirket- lerin, medya organlarının, cemaatlerin, küçük İslâmcı yapıların tamamını yerlileşme testinden geçirecektir. Süreç ve o büyük dalga ister istemez bunu yapacak, önünde hiçbir engele izin verme- yecektir. Çünkü bu, olağanüstü bir değişimdir, tarih değiştiren bir dönemdir. Bu yerlileşmeye muhafazakârlık ya da İslâmcılık kimliği altında bile direnmek mümkün olmayacaktır.
24 Haziran’dan sonra, “Erdoğan ne yapmaya
çalışıyor?” sorusunu soran “bizden” bazı çev- relerin ciddi bir körlüğe saplandıkları ortada. Bugünlerde duyduğum bütün itirazların bu körlükten kaynaklandığını biliyorum.
Dalga ilk “muhafazakâr muhalefet” i vuracak- tır. Siz siz olun, eski alışkanlıklarınızla kendinizde merkezi güç vehmedip hayal dünyasına kapıl- mayın. Türkiye’nin yürüdüğü yol yerlileşme, millileşme, Müslümanlaşmadır. Tarihe dönüştür, geleceğe yürüyüştür. Sakın ola ki, “muhafazakâr muhalefet” in süslü cümlelerine, büyük iddi- alarına kulak asmayın. Çünkü bu dalganın ilk vuracağı çevre burasıdır. Çünkü “muhafazakâr muhalefet” yerli değildir. Aslında muhalefet de

değil, Türkiye’nin yükseliş dönemine karşı muh- temel “operasyonel alan” olarak görülmektedir.”

PolİS MüDüRüNDeN ‘vİTRİNlİK’ BİR KoNuşMA

Kayseri Polis Meslek Eğitim Merkezi Müdürü Metin Tanrıver, mezun öğrencilere manşetlik bir konuşma yaptı. İyi şeyler de söyledi ama aşağıdaki cümleleri çok sert, aşırı otoriter ve ürkütücüydü… Dileriz bu konuşmalar Metin Bey’in kişisel görüşü olarak kendisiyle sınırlı kalır. «Hiçbir kimse ya da örgüte, hele hele hiçbir cemaate ya da tarikata, hiçbir şeyhe bağlı olmayacaksınız. Bağlı olacağınız tek bir yer vardır, o da devlettir. Hiç kimseye devlete el kaldırtmayacaksınız, devlete laf söyletmeyecek- siniz. Devlete yan baktırmayacaksınız. Devlete isyan eden hainleri topyekûn imha edeceksiniz. Gücünüzü mutlaka adaletten, hukuktan, haktan ve halktan alacaksınız.”

DoğRu YAKlAşıM Ne?

Diyalektiği yanlış yapmanız sizi hatalı sonuç- lara götürecektir diyor Diriliş Postası’ndan Halil Arslan. “Şu an yapılan diyalektiğe göre; FETÖ bunu yaptıysa, diğer cemaatlerde potansiyel ola- rak tehlike arz edebilir. O yüzden tüm cemaatler kapatılıp yok edilmeli.” diyorlar.
“Tarikat veya cemaatlerin her birinin o kadar hatalı ve eleştirilmesi gereken yönleri var ki, yaz- maya kalksam en az 10 sayılık yazı dizisi çıkar. Ama yaptığım şeyin sınırı ve durmam gereken nokta, karşı tarafın özgürlüğünün başladığı yerdir.”
Nevzat Çiçek ise cemaatlere hatalı yaklaşım-
ları şu şekilde eleştiriyor: “Gülen cemaati FETÖ’ ye dönüşerek içinden bir casus şebekesi çıkarmış diye, cemaat olmaktan başka her şeye benzeyen Adnan Oktar grubunun ipliği pazara çıkmış diye tüm cemaatlere savaş açmanın sonu, yeni FETÖ’lerin oluşmasına imkân sağlamaktır, bunu görmüyor muyuz?
FETÖ’ yü FETÖ yapan cemaati değildi. Ken- disine terör örgütü vasfını kazandıran inanmış, dinimi yaşıyorum zanneden kitleler değildi, pi- ramidin üstünde yer alan, uluslararası imkânlar

elde etmiş, ekonomik, istihbari ve bürokratik hiçbir tedbir alınmadığı için güçlendikçe güç- lenmiş kurmay tabakaydı.
Dahası FETÖ, toplumsal alanda da ‘tek’
olabilmek için, diğer cemaatleri yok etmeye çalışıyordu. Şimdi FETÖ ile mücadeleyi Oktar’la soslayarak cemaat düşmanlığı yapanlar aslında bir zamanlar FETÖ’nün yürüttüğü ajandaya hizmet ettiklerinin farkındalar mı? Ya sözüm ona dindarlar,‘cemaat düşmanlığı’ yaparlarken 28 Şubatçılarla aynı yere düştüklerini idrak ede- miyorlar mı? Hatırlayın. 28 Şubatçıları harekete geçiren de Erbakan’ın toplumda sevilen sayılan bir grup din adamını iftara çağırması olmuştu. Devamında Fadime Şahin adlı bir kızı bulup ekran ekran dolaştırmışlardı. “
Kurt kuzuyu yemeye niyetlenmişse, kurtuluş zor. Her hesabı yapar, sonunda emeline kavuşur. Konu mankeni bulur, senaryolar hazırlar, alt yapı- sını oluşturur. Hamlesini yapar. Herkese onaylatır. Dün Fadime Şahin’di, sözgelimi bugün operasyona hedef olan kesimden kopan, ayrılan veya ayartılan ‘ortak bir sima’ neden olmasın… Örneğin daha birkaç ay önce sosyal medyaya düşen bir fotoğrafla birlikte ülke gündemi çok hızlı bir şekilde değişmiş- ti. Fotoğrafta, cafcaflı bir tahta oturmuş takkeli bir adam ve etrafında da yine takkeli adamlar var. 2013 yılına ait ve tarikata mensup bir ailenin düzenlediği düğün merasimi olduğunu öğreniyoruz. Tahtta oturan takkeli adam da tahmin edebileceğiniz gibi müstakbel damat…
Bu hikâyeyi önemli kılan durum, bu fotoğrafı paylaşmasından sonra ortaya çıkan curcuna… Olayı daha da trajikomik hale getiren mesele ise, bu fotoğrafın paylaşılmasından sonra “Tari- katların ve Cemaatlerin kapatılması” nın sonuç bildirgesi gibi ortaya atılması oldu. Sosyal med- yada “Cemaatler Kapatılsın” hasthag’leri açanlar, içinde biriktirdikleri nefreti kusanlar, FETÖ’ yü bahane ederek tüm cemaatleri bir tutanlar, ‘tek tipçilik’ zihniyetinden kurtulamayanlardır.

NASıl BAKMAlı, Ne YAPılMAlı?

Karar’dan Hakan Albayrak, “Cemaatçiliği, tarikatçılığı, fikrî gruplaşmaları suç gibi gör-

meyelim, göstermeyelim. Bütün Müslümanları aynı tornadan çıkmış kalemler gibi tek tip hale getirme çabası hoş değildir ve zaten beyhudedir. Farklı farklı mizaçlar oldukça farklı farklı ‘ekoller’, cemaatler, tarikatlar da olacaktır.
Devletin ‘Şu andan itibaren falanca çerçe- veye girmeyen Müslüman kalmayacak, bütün Müslümanlar tek tip olacak!’ diyerek cemaat ve tarikatların, dernek ve vakıfların tepesine binmesiyle değişmez bu durum.
Silah zoruyla da değişmez.
Bir süreliğine değişmiş gibi görünse de o görüntü yanıltıcı olur.”
Tek parti diktatörlüğünün hüküm sürdüğü 1930’lu-40’lı yıllarda bu işin kesinkes hallolmuş gibi görünüyordu; halbuki cemaat ve tarikatlar o amansız baskı ortamında bile neşvünema bulabildiler.
Kimi Risale-i Nur okumalarında bulur huzu- ru, kimi de zikir halkalarında.
Kimi gelenekçiliğe mütemayildir, kimi de ıslah ve tecdide.
Bu böyledir ve böyle güzeldir; gökkuşağı gibi. Tek renkli gökkuşağı olmaz.
Tek tip dindarlık da olmaz, diyor Albayrak. Ve son cümlesi ‘Devlet bütün İslamcı grupların, cemaatlerin ve tarikatların kökünü kazısın!’ di- yenler, devleti eşyanın tabiatına isyan etmeye çağırıyorlar.” derken haksız sayılmaz… Ama bu yalın gerçeğe karşın hâlâ bildiğini okuyanlara Habertürk’ten Nihal Bengisu Karaca şöyle ses- leniyor:” Cemaatlerin ve tasavvuf geleneğini kör topal da olsa yaşatan tarikatların kapısına kilit vurmayı savunanların bilmesi gereken bir şey var: Böyle bir hamleyi dengelemenin tek yolu devletin aşırı dindarlaşmasıdır; dinin kamusal görünürlüğünün artmasıdır. Buna razı mısınız?
Ne cemaatim ne tarikatım var. Sözü geçen problemlerden dolayı hiçbirine kanım ısınmadı. Ayrıca bazılarında gözlemlediğim güç iştahı ve çoğunda gördüğüm kadın karşıtlığı, bu sosyal camialarla aramda her zaman aşılması güç bir perde oluşturdu.
Ve sosyolojinin ayarlarıyla oynamanın uzun
vadede gelecek hazin sonuçları. Devlet ve cema-

at-tarikat arasındaki ilişki sadece ‘saygı’ olacak. Devlet kadrolarına atama yapılırken vatandaşın cemaat ya da tarikat mensubiyeti pozitif ya da ne- gatif herhangi bir imtiyaz ya da ayrımcılık kriteri olmayacak. Makul yollar tüketildi mi ki, kıralım, ezelim, yok edelim diskuru yürürlüğe giriyor?”
‘Cemaatleşme”, insanın ve hayatın tabiatında var’ diyen Yusuf Kaplan “Önemli olan bunları, toplumun ve insanlığın hayrına olacak şekilde kanalize edebilmek, asgarî hukukî ve ahlâkî standartlara göre şekillendirebilmek.
İnsan, tek başına yaşayabilecek bir varlık değil.
Bireyciliğin, egoizmin, hız, haz ve ayartının insanı geçici duygularının, dinmek bilmeyen uçucu arzularının kölesi hâline getirdiği; insa- nın düşünme ve duyma melekelerini iptal eden (medyadan kültür endüstrisinin her alanına damgasını vuran) “pornografi”nin insanı insan altı bir varlığa dönüştürdüğü bir zaman diliminde, bu post-modern yok oluş felâketinin önünde sahih cemaatlerle durabileceğimizi iyi bilmeli ve bunu haykırabilmeliyiz; yoksa biz de post-modern popüler kültürün yok edici selinin önünde sürüklenmekten ve yok olmaktan kur- tulamayız..”
“Bu memleketin mayasını capcanlı tutanlarla diğer sorunlu grupları bir tutmak affedilir bir karar olmayacaktır, der Yusuf Kaplan.
Çünkü, bilgelik ayırabilmeyi, merhamet zulmetmemeyi gerektirir…

Ne YAPMAMAlıYıZ!

Bugün Türkiye’de “gelenekli inanç topluluk- larının” büyük imtihanı, “devletle ve politikayla kurdukları ilişkiler” ile “organizasyonel olana meyyallik” problemidir, diyor İsmail Kılıçaslan.
Benzer bir tespiti N. Bengisu Karaca da yapıyor: “Cemaatlerde çok fazla problem var, kabul ediyorum. Bazılarında pazarlık iştahı çok öne çıkıyor, devlete verdikleri destek oranında kadro, bina, arsa talep edenler var. Cemaatlerin yeterince sivil olamamak gibi bir problemleri var. Ama açıkçası bu problemin bir ucunda da devletin ‘cemaatler fazla sivil

olursa, özgür de olurlar; özgür olurlarsa itiraz ederler ve muhalif oldukları politikaların pe- şine halkı da takarlar, başımıza dert olurlar” tespitini yapmaktadır.
Devlet gibi kolları uzun, hesapları sonsuz, ‘dün dündür, bugün de bugün’ anlayışının sahibi bir organizasyonla ‘iş tutmak’ herkesin harcı değil tabi, bedelini karşılamayı göze alanlar için zor bir iş değil…
Lakin sonrasında ‘lale devri’ bitiyor. FETÖ
yüzlerce işadamının, halkın malına nasıl kon- duysa gün geliyor devlette FETÖ’ nün mallarına el koyuyor. The Ent/ Game Over. Adnan Oktar yüzlerce ailenin malına kondu şimdi de devlet Adnan Oktar şebekesinin mallarına el koyuyor… Bu böyle. ‘Müsadere bir Osmanlı devlet gelene- ğidir. Üretecek kaynak zekâ ürün bulamazsanız, gözden düşen vezirlerin, paşaların mallarına el koymaktan başka seçeneğiniz kalmaz.’
Ortalık toz-duman olunca herkes durumdan vazife çıkarıyor. Yeni Şafak’tan Ergün Yıldırım diyor ki” “Sizden iyiliği emreden kötülüğü nehye- den bir topluluk bulunsun” emrine kulak veren cemaatlerin de “dünya sultanlığı” arayışlarından uzak durmaları gerekiyor. Bu arayışlara yöneldik- lerinde de devletin müdahale hakkı doğacak…

HAKİKAT Ne?

Onu da Kenan Alpay’dan dinleyelim: “Dev- letin istihbarat birimleri Fethullahçı ve Adnancı şebekelerden sonra diğer cemaat ve tarikatları da tasfiye için hazırlık yapıyor’ tarzı söylemlerin ne düzeyde provokasyon ve manipülasyon amaçlı ve ne düzeyde hakikat olduğunu zamanla gö- receğiz. Burada esas mesele cemaat ve tarikat meselesi değil, suç işleyen, suç işlemek üzere organize olan laik-seküler ayrımı yapmadan tüm oluşumlara emniyet ve yargının müdahale etmesinin zaruret olduğudur.
“Kimse boşuna inkâra kalkışmasın! Endişe ve korku Fethullahçı veya Adnancı şebekelerin Allah’ın dinini tahrif ederken değil, Kur’an’ı, Hz. Muhammed (a.s.)’ı ve ibadetleri sapkın emelleri- ne alet ederken değil, devletin bekasını tehlikeye atarken belirginleşti, tavan yaptı…”l

Yorumlar

Site Yorum 0