Dünden Bugüne, Bugünden Yarına…

Dünden Bugüne, Bugünden Yarına…

GEzi olaylarında 3 ay önceden, 17-25 Aralık olaylarında ise 8 ay önceden istihbarat alındığı bizzat Cumhurbaşkanı tarafından ifade edilmişti. Ancak devlet aklı “nasıl engellerim?” şeklinde değil, “bu olayları lehime nasıl döndürürüm?” şeklinde çalışmış ve birincisinde gezicilerin deşifre olması, ikincisinde ise cemaatin kirli hedeflerinin açığa çıkarılması sağlanmıştı.

ünya sisteminin alt üst olduğu, güç dengelerinin yeniden kurulduğu tarihi bir dönemden geçiyoruz.
Geçmişte hep savaşlar yoluyla gerçekleşen hesaplaşma, savaş teknolojileri çok fazla geliştiği için bugün ekonomi ve siyaset üzerinden gerçekleşiyor. Hiçbir ülke güvenlikte değil, hiçbir toplum gelişmelerin dışında kalamıyor. Güvenlik politikaları tüm ülkelerin önceliği haline geldi; özgürlüklerin beşiği olarak kabul edilen ülkelerin bile.
Türkiye’de olup biten hadiselerin dünyadaki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemeyeceği- ni düşünerek bu yazımızda bir ufuk turu yapacak, sonrasında da Türkiye’deki durumu değerlendir- meye çalışacağız.

DüNYADA Ne oluYoR?

İkinci Dünya Savaşından Sovyetler Birliğinin dağılmasına kadar geçen süreç, dünyanın iki bloğa ayrıldığı ve iki tarafın da diğerini “düş- man” göstererek hegemonya kurduğu bir dönemdi. Egemenler için iyiydi; çünkü itirazla karşılaşmadan göstere göstere hükmedebiliyor,

toplumları istedikleri formata sokabiliyorlardı. Ancak Sovyetler Birliğinin dağılması bu büyünün sonu oldu.
ABD tek kutuplu bir dünya iktidarı denedi ama güçlü bir “tehdit” olmadan ülkeleri ikna etmenin imkânsızlığını anlaması fazla uzun sürmedi. İslam’ı “yeni tehdit” olarak piyasaya sürmeye çalıştı. Ancak fiilen öyle bir tehdit yoktu, oluşturmak için de zaman gerekiyordu. Bugünden bakınca net olarak görülüyor ki, bu boşluk egemen devletlerin kendi içinde bir ikti- dar mücadelesi doğmasına yol açtı. İç içe geçmiş bir yapıda mücadelenin taraflarını belirlemek kolay değildir ama artık ülkeler, birbiriyle çelişen politikalar içinde ikircikli bir görüntü vermeye başladılar. Bir yerde destekledikleri ve dost oldukları bir ülkeyle başka bir yerde kavga içeri- sinde bulunabiliyorlar. Soğuk savaş döneminin netliği ve ittifaklarıyla yeni durumları anlamak da anlamlandırmak da artık mümkün değil.
İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan dünya sistemi, sermaye gruplarının güçlenip palazlanmasına yol açmıştı. Devletlerden daha güçlü şirketler, kendilerini ülkeler üstü görüp farklı ülkelerin şirketleriyle karteller oluştur-

muşlar, sonra da devletlerin politikalarını dizayn etmeye girişmişlerdi. Devasa boyutlardaki ekonomik faaliyet halkları gün geçtikçe fakir- leştiriyor ama sermaye gruplarının gücünü her geçen gün daha fazla artırıyordu. Sermaye grup- larının hâkimiyeti öyle bir hal almıştı ki, bunların desteğini alamayan yöneticiler, medyadaki kara propaganda ile başlayan ve nihayetinde darbeye kadar giden süreçler içerisinde iktidarlarını yiti- riyorlardı. Hatta icazet alamayan yeni sermaye grupları bile ayakta kalamıyordu. Fakat soğuk savaş döneminin sona ermesiyle doğan boşluk, güç pastasından pay almak isteyen yeni sermaye gruplarını ve halk iradesine uygun yönetim ser- gilemek isteyen yöneticileri cesaretlendirdi. Ve bu cesaretle birlikte hemen hemen her ülkede bir güç mücadelesi başladı. Mevcut sistemin ülke içerisindeki temsilcileri, güçten pay almak isteyen yeni toplum kesimleri tarafından sıkıştı- rılmakta ve alaşağı edilmeye çalışılmakta.
Birbiriyle çatışan taraflar kimi ülkelerde kü- reselciler ve ulusalcılar, kimilerinde yerli-milli olanlar ve olmayanlar, kimilerinde ise yerliler (halk) ve beyazlar (imtiyazlılar) gibi kavramlarla ifade edilmeye başlansalar da, aslında hiçbir kav- ram durumu tam olarak ifade etmeye yetmiyor. Bir ülkede mücadele farklı sermaye grupları ara- sında gerçekleşirken, başka bir ülkede güçlü bir lider iktidarını dünya ölçeğine taşımaya çalışıyor.

Biri ülkesini küresel hegemonyanın boyunduru- ğundan kurtarmaya çalışırken, diğeri ideolojisini koruma ve yaygınlaştırma çabası gösteriyor.
Tabii farklı coğrafyalarda farklı temalarla baş- layan itirazlar, zamanla adı konmamış bir ittifaka da dönüştü. Taraflar, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla farklı ülkelerdeki mua- dillerini kollamaya ve birbirlerini desteklemeye başladılar. Dolayısıyla düşman ortak: Dünyada geçerli olan mevcut sistem! Ama ittifaklar gerçek değil, geçici ve kırılgan. Bu yüzden ittifaklar durmadan yıkılıyor ve yerini yenileri alıveriyor.
Bununla birlikte dünya sisteminin yeniden şekilleneceği tarihi bir ana şahitlik ediyoruz. Mevcut sistemin sahibi olan sermaye grupları, safahatlarının devamını ülkelerin bölünmesinde ve güçsüzleşmesinde gördükleri için, ülkeleri parçalamayı, kolay yönetilebilir ve sermayeye başkaldıramaz hale getirmeyi istiyorlar. Mevcut sisteme itiraz eden yeni güçler ise karşı çıkış temaları farklı olsa da, sermaye gruplarının he- gemonyasını kırma ve dünyanın geleceğinde söz sahibi olma hedefinde birleşiyorlar. Çatışan güçler birbirlerini ekonomik olarak boyun eğdirmeye uğraşmaktadır. Sıcak çatışmalar bile birbirlerini ekonomik ve siyasi olarak yormaya ve hırpalamaya dönüktür. Bu yüzden çatışmaların çoğu, çıkarların kesiştiği İslam coğrafyasında yoğunlaşmaktadır.

TüRKİYe’De Ne oluYoR?

Soğuk savaş süresince biriken toplumsal stres ve sonrasında oluşan hegemonya krizleri, Türkiye’de de önemli gelişmelerin doğmasına yol açtı. 2002 yılında halkın iradesi sandığa yansıdı ve AK Parti iktidar oldu. Yeni iktidar başlangıçta küresel güçlerin onayına ihtiyaç duyduysa da, gün geçtikçe gücünü artırdı ve gücünü attır- dıkça da küresel hegemonyanın zincirlerinden kurtulmaya başladı. Üstelik bununla da yetin- medi; dünyadaki güç dengeleri değişirken, yeni sistemin belirleyici aktörleri arasına girmek için zorlamaktadır.
Bu hedefin iki büyük yan tesiri ortaya çıkmak- tadır:
1- İçeriden ve dışarıdan engelleme faaliyetleri:
Hiç kimse elindeki gücü bir diğerine kaptırmak istemez. Çökmekte olan, yanında diğerlerini de sürüklemeye çalışır. Yükselmekte olan ise rakip çıkmasın diye uğraşır. Bugün de öyle oluyor; hegemonya sahipleri güçleri yetti- ğince engelleme faaliyetleri içerisine giriyorlar. Nitekim 28 Mayıs 2003 tarihinde yaşanan Gezi Parkı Olayları, 17-25 Aralık 2013 tarihinde yargı yoluyla girişilen darbe teşebbüsü, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi, Suriye’de sıcak savaşın içine girmeyle sonuçlanan PYD/YPG eksenli gelişmeler, Haziran 2017 tarihinde yaşanan Katar krizi, 25 Eylül 2017 Kuzey Irak referandumu ve halihazırda devam etmekte olan ekonomik sal- dırılar, siyasi baskı ve ambargo bu faaliyetlerin örnekleri arasında sayılabilir.
2-Devletle aynılaşma ve güvenliği önceleme
sorunu:
Tehditler ve saldırılar beka endişesini tetikler. Beka endişesine düşen ise bir yandan elindekine sıkı sıkıya sarılır, bir yandan da aleyhine oldu- ğunu düşündüğü en ufak eleştirilere karşı bile tahammülsüzleşir. Nitekim bugün Türkiye’de de; devletin eksiklerini eleştirerek, yanlışlarını düzelterek ve bu çabasında samimiyet göstere- rek halk desteğini kazanmış olan mevcut iktidar, tehditler ve saldırılar karşısında devleti koruma refleksi içine girmiş bulunmaktadır. Bu noktada “iyiyi korumak yanlış mıdır?” gibi bir soru so-

rulabilir. Ancak devlet yekpare bir yapı değildir, içinde mutlaka hata yapanlar ve elindeki gücü istismar edenler bulunur ve “iyi” bir kere elde edilince artık değişmeyen bir nitelik değildir, “daha iyi”nin elde edilebilmesi için arayışı ve eleştirel yaklaşımı kaybetmemek gerekir. Oysa mevcut iktidar “daha iyi”ye doğru olan refor- mcu çizgisini artık kaybetmiş ve statüko halini almıştır.
İktidarın devlet ile özdeşleşmesi haklı veya haksız birçok eleştiriyi, itirazı ve güç hesaplaşmalarını tetikler. İktidarın gösterdiği tepki “halkla beraber ve halktan yana” olması gerekirken “devletle beraber ve devletten yana” bir seyir izlemekte ve büyük ölçüde güvenlik öncelikli görünmektedir. “Yerli ve milli olma” veya “olmama” üzerinden ötekileştirmeler yaşanıyor, orantısız müdahalelerle hukukun sınırları zorlanıyor. Polis ve asker devleti imajı her geçen gün pekişiyor. Devletin imajı, en haklı olduğu konularda bile aceleci ve sınırları zorla- yan uygulamalar yüzünden bozulmakta. Darbe teşebbüsünde bulunmuş bir örgüt olan FETÖ’ ye karşı operasyonlar bunun açık bir örneği haline gelmiştir artık. Bizzat Cumhurbaşkanı tarafından dillendirilen “şikâyet edin!” çağrısı, neredeyse

FETÖ’ nün can simidine dönüşmek üzere. Şikâyet konusunda kimse onlar kadar “etkin” olamadığı için, FETÖ ile ilişkisi bulunmayan veya ilişkisi sadece gönüldaşlık düzeyinde olan bir sürü insan mağdur oluyor. Suçlular ile suçsuzlar birbirine karışmış vaziyette, mücadele süreci her geçen gün aleyhe dönüyor. Geçen her gün, iktidarın imajından bir parça kopartıyor. Oysa bir hukuk devletinde şüphe yeterli karine olma- malıydı. Hakkında bir delil bulunmadan kimseye dokunulmamalıydı. Dokunuluyorsa da, suçları ispat edilene kadar mağduriyet yaşamayacakları imkânlar oluşturulmalıydı.
Yaşanan gelişmeler ulusalcı ve milliyetçi zihniyete uygun olduğu için, bu kesim tarafından memnuniyetle karşılanmakta, desteklenmekte. Verilen destek ise iktidarın dilini, “politikaları- nın kıymetini bilen” bu kesime yanaştırmakta. Son dönemde konuşmalara iyice yansıyan milli- yetçi ve Kemalist söylemi, bu evirilmenin somut göstergeleri olarak saymak gerekir.
Yeni oluşacak küresel sistemde belirleyici olma çabalarının yol açtığı yan tesirler kısaca böyle özetlenebilir. Peki, mevcut iktidarın bece- rileri Türkiye’yi küresel bir aktör haline getirmek için yeterli midir?
Devletin bekasını ve güvenliğini önceleyen politikaların, uluslararası rekabette devletin elini güçlendirdiği bir gerçektir. Bu sürecin sonu

TürkiyE’ninaskerigücününveekonomik yeterliliğinin küresel aktörlerle boy ölçüşecek seviyede olduğu söylenemez. Ancak Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG üzerinden kurulan oyunu bozmada gösterdiği beceri, Katar ambargosunda dik durarak gösterdiği cesaret ve Irak Kürt bölgesinde yapılan referanduma karşı oluşturduğu başarılı ittifak, saha avantajını oldukça iyi kullandığını göstermektedir. Uluslararası siyasette gücü oyun kurmaya yetmiyorsa da kurulmuş oyunları bozma konusunda yeterince başarılıdır.

bir felahsa da, bir bataksa da; oraya çok hızlı ve güçlü bir şekilde yol alınmakta. İç siyasette devlet artık oyun kuran, siyaset kurgulayan bir akılla hareket ediyor. Bir olayın istihbaratını alınca artık eskisi gibi hemen engellemeye dönük refleks göstermiyor; kontrollü bir şekilde gerçekleşmesini sağlayarak, sonuçları lehine döndürmeye çalışıyor. Mesela Gezi olaylarında 3 ay önceden, 17-25 Aralık olaylarında ise 8 ay önceden istihbarat alındığı bizzat Cumhurbaş- kanı tarafından ifade edilmişti. Ancak devlet aklı “nasıl engellerim?” şeklinde değil, “bu olayları lehime nasıl döndürürüm?” şeklinde çalışmış ve birincisinde gezicilerin deşifre olması, ikincisinde ise cemaatin kirli hedeflerinin açığa çıkarılması sağlanmıştı. Yani bu akıl her iki olayda da devletin lehine netice vermişti. İç siyasetteki bu vakıayı “devletimizin gücü” deyip övmek mi lazım, yoksa bir çeşit “toplum mühendisliği” olarak görüp yermek mi lazım? Bakış açısına bağlı olarak iki türlü yorumlayanların da bulunduğunu ifade etmek gerek.
Dış siyasete gelince, bu noktada da iktidar “sı- fır sorun” söylemi ve “yumuşak güç” politikaları ile uluslararası arenada gücüne denk olmayan önemli bir yer edinmeyi başarmıştı. Fakat Su- riye ve Mısır’da bir anda devre dışı kalıp, Rusya ile de uçak krizi yüzünden karşı karşıya gelince, bu politikalarla daha fazla ilerleyemeyeceğini fark etti. Rusya ile arasını düzeltir düzeltmez Suriye’ye asker sokarak “sert güce” etkili bir geçiş yaptı. Türkiye’nin askeri gücünün ve ekonomik yeterliliğinin küresel aktörlerle boy ölçüşecek seviyede olduğu söylenemez. Ancak Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG üzerinden kurulan oyunu bozmada gösterdiği beceri, Katar ambargosunda dik durarak gösterdiği cesaret ve Irak Kürt böl- gesinde yapılan referanduma karşı oluşturduğu başarılı ittifak, saha avantajını oldukça iyi kul- landığını göstermektedir. Uluslararası siyasette gücü oyun kurmaya yetmiyorsa da kurulmuş oyunları bozma konusunda yeterince başarılı- dır. Bu noktada Kürdistan referandumundaki tutumundan dolayı çok fazla eleştirildiğini de hatırlatalım. Ancak bize göre eleştirenler, yardım gördüğü tek güç Türkiye iken, Barzani’nin neden

ve kimin isteğiyle bu ilişkiyi çiğnediğini, bağım- sızlığın gerçekleşmesi halinde bir sonraki adımın ne olacağını yeterince düşünmemektedirler.
Velhasıl “mevcut iktidarın becerileri Tür-
kiye’yi küresel bir aktör haline getirmek için yeterli midir?” sorusunun cevabı özetle şudur: Türkiye artık içeride siyaset kurgulayan, dışarıda ise maddi yetersizliklerinden dolayı yapamasa da en azından kurulmuş siyasetleri bozan bir noktadadır. İçeride ve dışarıda yaşanan geliş- meleri bir de bu gözle okumak, anlamayı daha da kolaylaştırabilir

2019 SeçİMleRİNİN ARDıNDAN

Önümüzdeki sürecin en belirleyici mese- lesinin, yeni anayasa çerçevesinde kurulacak devlet düzeni olduğunu söylersek herhalde yanlış olmaz. Eski anayasa bir parlamenter sistem ön- görüyordu ama güçler ayrılığı ilkesinde dengeyi yasama lehine bozmuştu. Bu yüzden de sistem bir bürokrasi hegemonyasına dönüşmüştü. Yeni anayasa ise başkanlık sistemini esas almakta ama önceki anayasada güçler dengesinin bozulması- na yol açan cumhurbaşkanı figürünü “olduğu gibi” yürütmeye dâhil ederek, bu defa da güçler dengesinin yürütme lehine bozulmasına yol açmakta. Teorik olarak bu durum siyasal hege- monyaya teşnedir. O makama gelmiş ve sisteme kendi rengini vermek isteyen bir lideri, seçimler- den başka engelleyebilecek güç yoktur. Güvenlik politikalarını birinci öncelik haline getirmiş bir devlet ve o devletin başındaki hesap sorulamaz liderlik, hukuk devleti ilkesiyle yan yana duramaz. Bir üniversitedeki öğrenci kavgasında bile taraf olan bir cumhurbaşkanı, farklı parti liderlerini tehdit eden, talimat yoluyla valilere iş yaptıran bir içişleri bakanı, yetersiz delillerle yapılan STK operasyonları, delil yetersizliğini gizlemek için medya yoluyla itibarsızlaştırmalar… Toplumun çoğunluğu sessiz kalsa da, tüm bunlara bakınca aklıselimin, yeni dönemde hukuk ve adalet adına kaygı duyması gerekmektedir.
Bir yanda İslam coğrafyasındaki mazlumlar tarafından “umudumuz” diye nitelenen bir lider: Tayyip Erdoğan.

GüvEnlik politikalarını birinci öncelik haline getirmiş bir devlet ve o devletin başındaki hesap sorulamaz liderlik, hukuk devleti ilkesiyle yan yana duramaz. Bir üniversitedeki öğrenci kavgasında bile taraf olan bir cumhurbaşkanı, farklı parti liderlerini tehdit eden, talimat yoluyla valilere iş yaptıran bir içişleri bakanı, yetersiz delillerle yapılan STK operasyonları, delil yetersizliğini gizlemek için medya yoluyla itibarsızlaştırmalar…

Bir yanda o ve iktidarının gittikçe devlet ile aynılaşması ve devletin bekasını önceleyen politikaları.
Ve bir yanda da Türkiye’nin küresel bir aktör haline gelmemesi için hesap yapan iç ve dış çıkar grupları.
Mazlumlar umudunu Türkiye’deki liderliğe bağlamış ve onun başarısı için dua edip duruyor. Türkiye’deki liderlik ise bir yandan taraftarlarını hızla milliyetçi bir çizgiye çekip “yerlilik”, “mil- lilik” kavramları üzerinden politize ederken, diğer yandan karşıtlarına karşı güvenlikçi politikalar üzerinden bir mücadele yürütüyor ve sık sık hukuku ihlal ediyor veya zorluyor. Taraftarları üzerindeki etkisinin sonuçları, ulu- sal medyada iktidara veya politikalarına dönük yapılan neredeyse hiç bir eleştirinin müsamaha ile karşılanmamasıdır. Değersel bir nitelik taşı- yanlar bile niyet okuma mekanizmalarından kurtulamıyor ve diriliş karşıtı olup olmadığı yönünden sorgulanıyor. Böyle devam ederse millilik ve yerlilik kavramlarının üzerinde hiçbir değerin kalamayacağı açıktır. Hukuk alanında ortaya çıkan sıkıntılar ise bir yandan mağdurların sayısını artırıp problemleri büyütürken, diğer yandan gelişmelere değer ekseninde bakanların tepkisini çekmektedir.
Yeni dönemde siyasal iradenin, mazlumların duasını hak edecek bir tutum ortaya koymasını diliyor, tüm dünyadaki acıların bir an önce son bulmasını Cenabı Allah’tan niyaz ediyoruz.l

Yorumlar

Site Yorum 0