23 Haziran’ın Yeni Sürece Mesajı

23 Haziran’ın Yeni Sürece Mesajı

31 Martta YSK kararıyla geçerliliğini yitiren, 23 Haziran’da tekrar yenilenen İstanbul seçimi Türkiye gündeminin belirleyicisi oldu. 31 Martta yapılan genel yerel seçim sonuçları, 17 yıldır yerel yönetimlerde ve merkezi hükümette belirleyici güç olan AK Parti açısından ‘sarsıcı’ bir etki bıraktı. Bu ‘sarsıcı’ darbeden kurtulamadan 23 Haziran’da yenilen İstanbul seçimi ikinci sarsıcı darbeyi getirdi ki, bunun etkisi daha uzun zaman tesirini gösterecek gelişmelerin habercisi olacaktır.

Öncelikle AK Parti 23 Haziran İstanbul seçimine hangi haleti ruhiye ile girdi; ona bakmak, yaşanan hezimeti görmemize yardımcı olacaktır. İyimser düşünce, 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına hükümet kurma çoğunluğuna elde edemeyen Davutoğlu liderliğindeki AK Parti, CHP’yle sürdürülen muhtemel bir koalisyon için ‘istikşafi’ görüşmelerinde bir sonuç alamayınca, Cumhurbaşkanı, Anayasal süreci tamamlayarak ülkeyi erken seçime götürme kararı aldı. 1 Kasım 2015’te yapılan genel seçimlerinde AK Parti oy oranını %41’den %49’a çıkarmıştır. Muhtemeldir ki bu taktik ve stratejiyi danışmanları -İstanbul seçim içinde- bir argüman olarak Tayyip Bey’e dayattılar ve de ikna ettiler.

YSK tarafından 6 Mayıs 2019 tarihinde İstanbul seçimi iptal kararı alındığında, bu sürece kadar yapılan seçim değerlendirmelerde CHP’nin (Millet İttifakı) oy oranını yükseltmesi bağlamında, AK Parti (Cumhur İttifakı) cephesi, 31 Mart yerel seçim sürecinde yürütülen propagandanın artı ve eksileri üzerinde yapılan analizler sonucundan, yeni bir strateji üzerinden ittifak edilmiştir. Örneğin; “Beka sorunu, Kürtler Kürdistan’a, Binali Yıldırım’ın daha görünür olması, “Reis’in daha arka plana çekilmesi, İstanbul’a daha çok hizmet bağlamında projelerin öne çıkarılması, İstanbul’un tarihsel ontolojisi bağlamında muhafazakâr bir anlayışın İstanbul’a daha çok hizmet edeceği gibi daha birçok gerekçelerle yeni seçim süreci başlatıldı.

Adayların 47 günlük seçim maratonu YSK’nın 6 Mayıs kararıyla başlamış oldu. Yalnız YSK’nın seçimin iptali için gösterilen gerekçesinde; seçim sonuçlarına müessir (etkileyici) madde olarak, “sandık kurulu başkan ve üyelerinin kamu görevlisi olması zorunluluğuna uyulmaması” cümlesi vicdani olarak kimsenin içine sinmedi. Her ne kadar AK Parti yönetici kadroları kendilerini ikna etseler de muhalefet ve iktidarı destekleyen halkın belli bir kesiminin tatmin olmadığını seçim sonucu açıkça gösteriyor.

31 Mart seçimlerinin yorgunluğunu daha üzerlerinde atmadan, seçimin aktörleri, Binali Yıldırım ve İmamoğlu kısa sayılmayan yeni bir propaganda sürecine başlamış oldular. Yenilen İstanbul seçimi her iki blok (Cumhur ve Millet İttifakı) için çok anlam ifade ediyordu. Büyük bir metropol olan İstanbul birçok yönüyle kendisini anlamlı kılıyordu; gerek demografik yapısı, tarihi ve coğrafi bakımdan stratejik konumu, nüfus yoğunluğu, turizm merkezi, ana medya gruplarının mekânı, ticari yönüyle de finans merkezi olması… Bunlar daha da çoğaltılabilir. Ve tabi ki, siyasetin kalbinin nabız atışları büyük oranda bu şehirde atıyordu…

47 günlük seçim süreci gerek sosyal medyanın ve gerekse de görsel ve yazılı medyanın imkânlar dâhilinde takip edildi. Seçim sürecinde propaganda imkânını taraflar; iktidar kanadı (AK Parti-Cumhur İttifakı) hiçbir şeyden kaçınmamak gibi bir görüntü içindeydi. İstanbul Türkiye’nin bir mozaiği özelliğini temsil ettiğinden, buradaki seçmenleri etkileyecek tüm seçenekler devreye sokuldu. Diğer şehirlerdeki siyasileri ve kanaat önderlerini İstanbul’a taşıdılar. Yazılı ve görsel medya bütün imkânlarını Binali Bey’in önüne serdi. İmamoğlu kanadı da boş durmuyordu, o da imkânları düzeyinde seçim sathı mailini ülke çapına yaymak için seferber olmuştu.

Seçimin yenilenmesi AK Parti-Yıldırım açısından bir imkân olsa da; maratonun psikolojik üstünlüğü İmamoğlu tarafına kaymıştı. Son 25 yıllık süreçten gerek tüm muhalefet ve gerekse CHP, İstanbul seçimlerinden Refah’la başlayıp AK Parti ile devam eden dönemlerden ilk kez bir adım da olsa öne geçmiş, AK Parti’nin mağlubiyetini görmüştü. Öyle ki, bu psikoloji muhalefetin neredeyse her ferdinde kendini gösteriyordu.

Bu seçim süreci ile ilgili çok şey söylendi, yazıldı ve çizildi ki, tekrara düşmeme açısından bizim üzerinde durmamız gereken nokta, seçim sonrası gelişmeler ne olabilir, bu seçim siyaset sahnesine yeni aktörlerin çıkmasına zemin hazırlayabilir mi, iktidar ve muhalefet çevrelerinde hangi gelişmelere yol açabilir mi, bu yazımızda bunları irdelemeye çalışacağız.

31 Mart seçim öncesi gündeme gelen bazı konuları hatırlatarak konuya girelim; Devlet Bahçeli özellikle üç büyük şehir (İstanbul, Ankara, İzmir) muhalefetin eline geçerse “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” tartışılır hale gelir derken, muhalefet cephesi de parlamenter sisteme tekrar dönülmesi açısından bu seçimin bir fırsat olduğunu her platformda vurguluyorlardı. AK Parti’nin MHP ile girdiği ortaklık ve hükümet sisteminin verdiği imkânla otoriter bir yönetim tarzına yönelmesi, AK Parti’nin kurucu kadrolarında yer alan birçok siyasetçinin devre dışı bırakılması rahatsızlıklara yol açmıştı, bu sorunlar biliniyordu.

Yine hatırlanması gereken, AK Parti’nin yeni siyaset tarzının, AK Parti’nin kuruluş felsefesine ters düştüğü gerçeğiydi. Bir Türkiye partisi olan ve Türkiye’nin kronik sorunlarını parlamenter sistemin verdiği imkânlar dâhilinde çözme taahhüdünde bulunan AK Parti MHP’nin güvenlikçi ve asimilasyoncu anlayışına o kadar yaklaştı ki, nerdeyse daha önce rahatça kullanılan kavramları kullanamaz hale gelmiştir. Mesela ‘Kürdistan’ gibi bir kavramı kullandı diye birçok milletvekili ceza almıştır. Keza ‘Türkiye İttifakı’ ifadesi de aynı şekilde… Dindar ve Kürt duyarlılığı olan kesimler gerek memuriyet kadrolarının tescillenme sürecinde ve gerekse milletvekili yemin metinlerindeki bazı kavramların çıkarılması veya düzeltilmesi bağlamında yeni anayasa hazırlanması sürecinde hayli mesafe alınmışken nerdeyse körpe beyinlere her sabah söyletilen “ant”ın tekrar yürürlüğe konulacağına dair söylentiler birçok rahatsızlığa sebep olmuştur.

23 Haziran seçimlerini İmamoğlu’nun açık farkla kazanması her şeyi alt üst etti, şok etkisi yaptı. Bir belediye başkanlığının, bir partiden bir başka partiye geçmesinden ziyade genel seçim etkisini gösteren bir resim çıktı ortaya. Siyasetin yeniden konuşulacağı bir alan oluştu ve partiler yeniden ameliyat masasına yatırılarak, siyasetleri tartışılmaya başlandı.

Bu bağlamda seçimin mağlubu olarak “Cumhur İttifakı” nın büyük bileşeni AK Parti tartışmanın odağında yer aldı. AK Parti her ne kadar tartışılır bir hal yaşasa da en azından Türkiye siyaseti biraz olsun rahatladı. İçte muhalefete bir güven geldi, dışarıda ise Türkiye otoriter bir rejime mi sürükleniyor gibi değerlendirmeler azaldı.

Bir zamandır tartışılan veya hükümet çevreleri tarafında da ifade edilen “beka” sorunu şimdilerde farklı bir şekilde değerlendirilmeye başlandı. AK Partinin bir ‘’Beka’’ soru nu var mıydı? Parti’nin “Beka” sorunu var diyen kesimlerin bu söylemine AK Parti nasıl cevap verecekti, “tekrar küllerinden (yeniden) mi doğacak, yoksa ANAP’laşma sürecine mi girecekti?

23 Haziran siyasi dalgalanmasında AK Parti en çok operasyonlara açık bir konuma geldi. Parti yöneticilerinin öncelikle bunu görmeleri gerekiyor. Birçok eski vekil ve aynı zamanda köşe yazarları hamasetle “REİS” i yedirmeyeceğiz gibi söylemlerle, -bizi bağışlasınlar- “amigo”luk yaparak, sağa sola sataşarak bu sorunları çözemezler. Gerçekten “Reis” i seviyorlarsa ve partilerini önemsiyorlarsa daha derinlikli okumalar yapmaları ve sorunlar üzerine daha da yoğunlaşmaları gereklidir. Her denizin nihayete erdiği ve karanın görülmesiyle son bulduğu bir hakikattir. Türkiye halkı Tayyip Erdoğan’ı hiç kimseye nasip olmayan bir sahiplik ve sevgi beslemiştir. Buradan halka kızmaktan ziyade herkesin dönüp kendisine bakması gerekmektedir. Dün sahip çıkan bu halkın bugün basireti mi köreldi ki bu sahipliğe bazı rezervler koymuştur? AK Parti önderliği ve tüm kadroları bu soruları öncelikle kendilerine sormaları ve doğru cevaplar aramalılar.

AK Parti bugün itibarıyla hem Türkiye’nin en büyük partisi ve hem de Türkiye partisidir. Bu büyük bir imkândır. Ama bu bizi yanıltmamalı, sosyal olaylarda büyük gibi görünen olaylar yanıltıcı da olabiliyor. Tarihte bunun birçok örnekleri vardır; kendine isyan eden ordunun karşısına çıkarak onları ikna edip fethi gerçekleştiren liderler de var, Romanya’nın devrik lideri Nikolay Çavuşesku’nun yaşadığı menfi olaylar da… Çavuşesku, halkı ikna için onlara hitap ederken halk kitlelerinin hışmına uğrayarak linç edilmişti!..

Sonuç olarak 23 Haziran seçimi bir dönüm noktası olduğundan hiç şüphemiz yok, hiç kimse bu olayı palyatif tedbirlerle geçiştiremez, herkesin bunu böyle bilmesi, okuması lazım. Tabir caizse “cin şişeden çıkmıştır”, kartlar yeniden karılacaktır, herkes hesabını buna göre yapmalıdır.

23 Haziran seçimleri aynı zamanda yeni siyasi oluşumların kendilerini daha rahat ifade edecekleri bir zemini de oluşturmuştur. Önümüzdeki günlerin daha hareketli olacağı şüphesizdir, bu hareketlilik bir imkâna mı dönüşecek yoksa karamsarlığa mı evirilecektir, göreceğiz. Mütedeyyin kesimlerin oyları hayli bölünmüş bir resim mi verecek yoksa başka bir yol mu görünecek? Bu soruların cevaplarını yakın zaman da açıkça görmesek te bunun ipuçlarını görmüş olacağız.

Bu son gelişmelerle birlikte bağımsız İslami çevreler bu gerçeklikten ne kadar etkilenecekler, kendilerine nasıl bir yol çizecekler. Ülkenin bu kaotik/karmakarışık haline çözüm bağlamında ne katkıda bulunacaklar? İslam dünyasının imkânları ve yaşanmış tecrübelerden dersler çıkaracaklar mı? Başkalarının gündemleri mi konuşulacak yoksa edilgen ve nesne konumundan, etken ve özne bir konuma geçebilecekler mi? Veya ezberlenmiş alışkanlıklar sürdürülmeye devam mı edilecek?

Ümitsiz değiliz tabi ki. “Çare vardır” sorumluluğunu taşıyarak, ‘çare nedir’ dendiğinde, çare, değerlerimize sadakatle bağlanmak ve sorunlarımızın farkında olmaktır. Her ne kadar kavramlarımız yer yer anlamsızlaştırıldı ise de tekrar kavramlarımızı yeni bir ruhla hatırlayarak “Kitap, mizan, adalet/kıst, ahlak, özgürlük, merhamet, istişare, şura, marufu emretmek, münkerden sakındırmak, itidal, tevhid, uhuvet/kardeşlik, şuur/bilinç, basiret, takva, isar …” gibi kavramlarımızın hayat bulması, ete kemiğe bürünmesi, biz de neşvü nema bulması, bizi daha da anlamlı kılacaktır..

Rabbimiz hiçbir çalışmayı zayi etmeyeceğini, “kişiye çalıştığının karşılığı var” ilahi emriyle bizi daha çok çalışmaya, daha çok akletmeye, tefekküre ve tevekküle yönlendiriyor. Bu vasıflarla donanmış şahsiyetler büyük insanlık yürüyüşünün tecrübelerine yaslanarak daha yaşanılır bir ülke ve nefes alacağımız bir dünyanın özneleri olabilirler.

Yorumlar

Site Yorum 0
DISQUS: 0