153. Sayı / Editör'den
‘Hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah, her şeyi bilendir, her şeyden
haberdardır.’ Ölüm hayatın içinde ve biz onunla iç içeyiz. İnsan nerede, nasıl, ne
şekilde öleceğini asla bilemez. O kadar yalın bir hakikat ki ölüm, yeryüzünün en
azgın, zorba ve en şımarıkları dahi ona-ister istemez- teslim olmuşlardır.
Ölümü hayatın sonu olarak görenler, büyük bir yanılgı içindedirler. Bu tür zihin
sahipleri kâinatı selim bir akılla temaşa edebilseler ya da İbrahim(as) gibi Ay, Güneş
ve Yıldızlar gibi gezegenleri aklın ve hislerin süzgecinden geçirebilseler, o büyük
hakikate, ölümü de yaratan, ölmeyen diriye ulaşabilecekler ama her neyse… Öyle
ya da böyle ölüm dediğimiz o davetsiz misafir bir gün hepimizin kapısını çalacak.
Ondan kaçış yok…
Hayatın ölümle bitmediğine inanan bizler için, tüm insanların nasıl bir hayata
gözlerini yumduklarına(ölüm) şahit olmak, fazlasıyla ürpermemize neden oluyor.
Hayatı, karşılığı olmayan yaşadıklarıyla sınırlı görenler neyse de; ölümü ‘hesap
günü’ ile birlikte düşünen ve ona inananlara ne demeli? Ölümü kanıksamış ve onu
sıradanlaştırmışız gibi bir hal var üzerimizde. Ölüm, ardından hesap vermenin,
hesaba çekilmenin adı ise eğer, toplum olarak/ İslam dünyası olarak iyi bir hal
üzere olduğumuz söylenemez. Ölümü, emeklilik sonrası zaman diliminde gelecek
olan bir vakıa olarak görmemiz ve bu anlayışın kazandırdığı rahatlık bile bizlerin
ölüm gerçeğini ne denli ciddiye aldığımızın bir göstergesi… Ölüm vakıası o kadar
canlı ki, her gün ölümlere şahit oluyoruz da, o ölenler gibi bizlerin de bir gün-belki
hemen- ölümle burun buruna geleceğimiz aklımıza gelmez. Ya da işimize gelmez;
kafa konforumuzun bozulmasını asla istemeyiz.
Oysa ölüm vakıası insan ve toplum için bir terbiye yöntemidir. Onu hesap günü ile
birlikte ele aldığımızda, bireysel ve toplumsal iyiliklerin kökleştiğine şahit olabiliriz.
Olmadık şeyler yapanlara ‘ölüm var ölüm’ deriz ya veya dünya malına tamah edenlere
‘kefenin cebi yok’ hatırlatmasını yaparız ya çok yerinde olarak… Fakat bununla birlikte
çok az insanın kendine çeki düzen verdiğine şahit oluyoruz ne yazık ki…
Çaresiz, ölüm bilincini kuşanmamız gerekir. Toplumsal barışın anahtarı, bir gün
kefenleneceğimizi, toprağa gömüleceğimizi bilmemizdir. Bu bilincin kuşattığı
toplumun, toplumsal yapıyı çözücü yalanı, talanı, zulmü ve sömürüsü olmaz,
olamaz. Siyasetin de, sokağın da dili ve davranışı temiz olur böylece. Neticede
bugün varız yarın yokuz; mesele ‘baki kalan bu kubbe de hoş bir sâda’ bırakmak…
Dergimizin bu sayısında herkesin bildiği, inandığı ama kendisine her nedense
bir türlü çeki-düzen vermediği ‘Ölüm Gerçeği’ ni dosya konusu olarak ele aldık.
Dergimiz bu konuyla bizi ölümün o ani gelişiyle tefekküre davet ediyor.
Ölüm hepimizin gerçeği; bazı ölümlere seviniriz, hatta düğün/bayram yaparız,
kimisi de derinden üzer bizi; kocaman bir boşluk oluştursa da…
Zaman zaman bu kavramlarını ele almayı düşünüyoruz dergide. Hayata taşıyarak,
güncelleyerek, bize ifade ettiği incelikleri yakalayarak canlı kılmak istiyoruz. Bu
tür konuların akademik ve soyut olmasından yana değiliz. Somut, canlı ve pratik
olmalı. Konuşmalı. Yön vermeli. İşaret etmeli bize. Değiştirmeli ve şekil vermeli.
Okuyucularımızın da dergimize katılımını bekliyoruz. Yazı gönderebilir, konu
teklifinde bulunabiliriz. Yayınlanan yazılarla ilgili tenkit ve eleştirilerinizi her türlü
iletişim imkânlarıyla bize sözlü veya yazılı olarak ulaştırırsanız ziyadesiyle memnun
oluruz, seviniriz. Biz birbirimizi yıkayan iki el gibiyiz, birbirimizin aynasıyız. Uyarı ve
eleştiri anlayışı-ölçülü olduğu sürece- hayattır. Bunu biliyoruz.
Bu sayımız bizden bize, bizden size nasihat, ‘nasihat istersen ölüm yeter’ diyor
ya diyen, onun gibi bir şey. Güzel yaşamak ve güzel ölmek temennisiyle…

‘Hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah, her şeyi bilendir, her şeydenhaberdardır.’ Ölüm hayatın içinde ve biz onunla iç içeyiz. İnsan nerede, nasıl, neşekilde öleceğini asla bilemez. O kadar yalın bir hakikat ki ölüm, yeryüzünün enazgın, zorba ve en şımarıkları dahi ona-ister istemez- teslim olmuşlardır.Ölümü hayatın sonu olarak görenler, büyük bir yanılgı içindedirler. Bu tür zihinsahipleri kâinatı selim bir akılla temaşa edebilseler ya da İbrahim(as) gibi Ay, Güneşve Yıldızlar gibi gezegenleri aklın ve hislerin süzgecinden geçirebilseler, o büyükhakikate, ölümü de yaratan, ölmeyen diriye ulaşabilecekler ama her neyse… Öyleya da böyle ölüm dediğimiz o davetsiz misafir bir gün hepimizin kapısını çalacak.Ondan kaçış yok…


Hayatın ölümle bitmediğine inanan bizler için, tüm insanların nasıl bir hayatagözlerini yumduklarına(ölüm) şahit olmak, fazlasıyla ürpermemize neden oluyor.Hayatı, karşılığı olmayan yaşadıklarıyla sınırlı görenler neyse de; ölümü ‘hesapgünü’ ile birlikte düşünen ve ona inananlara ne demeli? Ölümü kanıksamış ve onusıradanlaştırmışız gibi bir hal var üzerimizde. Ölüm, ardından hesap vermenin,hesaba çekilmenin adı ise eğer, toplum olarak/ İslam dünyası olarak iyi bir halüzere olduğumuz söylenemez. Ölümü, emeklilik sonrası zaman diliminde gelecekolan bir vakıa olarak görmemiz ve bu anlayışın kazandırdığı rahatlık bile bizlerinölüm gerçeğini ne denli ciddiye aldığımızın bir göstergesi… Ölüm vakıası o kadarcanlı ki, her gün ölümlere şahit oluyoruz da, o ölenler gibi bizlerin de bir gün-belkihemen- ölümle burun buruna geleceğimiz aklımıza gelmez. Ya da işimize gelmez;kafa konforumuzun bozulmasını asla istemeyiz.


Oysa ölüm vakıası insan ve toplum için bir terbiye yöntemidir. Onu hesap günü ilebirlikte ele aldığımızda, bireysel ve toplumsal iyiliklerin kökleştiğine şahit olabiliriz.Olmadık şeyler yapanlara ‘ölüm var ölüm’ deriz ya veya dünya malına tamah edenlere‘kefenin cebi yok’ hatırlatmasını yaparız ya çok yerinde olarak… Fakat bununla birlikteçok az insanın kendine çeki düzen verdiğine şahit oluyoruz ne yazık ki…


Çaresiz, ölüm bilincini kuşanmamız gerekir. Toplumsal barışın anahtarı, bir günkefenleneceğimizi, toprağa gömüleceğimizi bilmemizdir. Bu bilincin kuşattığıtoplumun, toplumsal yapıyı çözücü yalanı, talanı, zulmü ve sömürüsü olmaz,olamaz. Siyasetin de, sokağın da dili ve davranışı temiz olur böylece. Neticedebugün varız yarın yokuz; mesele ‘baki kalan bu kubbe de hoş bir sâda’ bırakmak…


Dergimizin bu sayısında herkesin bildiği, inandığı ama kendisine her nedensebir türlü çeki-düzen vermediği ‘Ölüm Gerçeği’ ni dosya konusu olarak ele aldık.Dergimiz bu konuyla bizi ölümün o ani gelişiyle tefekküre davet ediyor.


Ölüm hepimizin gerçeği; bazı ölümlere seviniriz, hatta düğün/bayram yaparız,kimisi de derinden üzer bizi; kocaman bir boşluk oluştursa da…


Zaman zaman bu kavramlarını ele almayı düşünüyoruz dergide. Hayata taşıyarak,güncelleyerek, bize ifade ettiği incelikleri yakalayarak canlı kılmak istiyoruz. Butür konuların akademik ve soyut olmasından yana değiliz. Somut, canlı ve pratikolmalı. Konuşmalı. Yön vermeli. İşaret etmeli bize. Değiştirmeli ve şekil vermeli.


Okuyucularımızın da dergimize katılımını bekliyoruz. Yazı gönderebilir, konuteklifinde bulunabiliriz. Yayınlanan yazılarla ilgili tenkit ve eleştirilerinizi her türlüiletişim imkânlarıyla bize sözlü veya yazılı olarak ulaştırırsanız ziyadesiyle memnunoluruz, seviniriz. Biz birbirimizi yıkayan iki el gibiyiz, birbirimizin aynasıyız. Uyarı veeleştiri anlayışı-ölçülü olduğu sürece- hayattır. Bunu biliyoruz.


Bu sayımız bizden bize, bizden size nasihat, ‘nasihat istersen ölüm yeter’ diyor ya diyen, onun gibi bir şey. Güzel yaşamak ve güzel ölmek temennisiyle… Allah'a emanet olun..


  • Sayı: 164
  • Sayı: 163
  • Sayı: 162
  • Sayı: 161
  • Sayı: 158
  • Sayı: 157
  • Sayı: 156
  • Sayı: 155
  • Sayı: 154.Sayı
  • Sayı: 153
E-Mail listemize katılarak yeni yayın ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.
Email :